Babasının şok edici açıklamasının ardından salonda hala bir uğultu vardı. Devran, elinde tuttuğu şampanya kadehini sıkıyordu. Yüzündeki öfke, her geçen saniye daha da belirginleşiyordu. Meyra ise sinirle dişlerini sıkarak etrafa bakıyordu. Onun için bu gece bir kâbusa dönüşmüştü.
Emre, gözleri kocaman açılmış bir halde babasına baktı. Kardeşi olmaktan gurur duyduğu Devran, hep şirketin başına geçecek kişi olarak görülmüştü. Şimdi, babasının kendisine böyle büyük bir sorumluluk vermesi karşısında ne düşüneceğini bilemiyordu.
Devran (dişlerini sıkarak):
"Bu nasıl bir karar baba? Yıllardır şirkete emek veren benim! Şirketi sırtlayan benim! Ama sen hiçbir şey yapmamış birine devrediyorsun, öyle mi?"
Ahmet Soylu (kararlı bir sesle):
"Bu karar bir günde verilmedi, Devran. Ben sadece kimin patron olacağını değil, kimin bu şirketi daha iyi yöneteceğini düşündüm."
Meyra (öfkeyle araya girerek):
"Bu saçmalık! Emre dediğiniz çocuk, yönetici koltuğunda bir hafta bile dayanamaz! Onun yerine Devran’ın geçmesi gerekiyor, bu herkesin beklediği şeydi!"
Salonda birkaç konuk başlarını sallayarak konuşmaları dinliyordu. Bazıları Meyra’nın dediklerine hak veriyordu ama Ahmet Soylu’nun kararından dönmeyeceğini bilenler de vardı.
Ahmet Soylu:
"Emre bu şirketin geleceğini temsil ediyor, Meyra. Onun bir hafta dayanıp dayanamayacağını görmek için değil, başarılı olacağına inandığım için bu kararı verdim."
Emre ise gözlerini kaçırarak konuşmaya çalıştı.
Emre (tereddütlü):
"Baba… Ben gerçekten hazır mıyım bilmiyorum. Devran bu şirket için çok çalıştı. Onun kadar iyi olabilir miyim emin değilim."
Ahmet Soylu, gülümseyerek oğlunun omzuna dokundu.
Ahmet Soylu:
"Bu yüzden herkes yanında olacak. Ama liderlik yalnızca tecrübeden ibaret değil, Emre. Şirketin ihtiyacı olan yeni vizyonu sen sağlayacaksın."
Devran, içindeki öfkeyi kontrol etmekte zorlanıyordu. Şirketin ellerinden kayıp gittiğini hissediyordu. Babasına inanıyordu ama bunun yanlış bir karar olduğuna emindi.
Devran (sesi daha sert):
"Yanlış yapıyorsun baba. Bunun bedelini ağır ödeyeceksin."
Meyra, kocasının koluna sıkıca sarıldı ve yüzüne sinsice bir gülümseme yerleştirdi.
Meyra (alçak sesle, Devran’a fısıldayarak):
"Bu iş burada bitmedi. Şirketi Emre’ye bırakmayacağız. Gerekirse onu kendi ellerimizle düşüreceğiz."
Devran, gözlerini Emre’nin üzerine dikti. Artık bir düşmanı vardı. Ve bu savaş yeni başlıyordu…
Gece yarısı… Depo loş bir ışık altında sessizliğe bürünmüştür. Soğuk beton duvarlar arasında yankılanan tek şey, Elif’in derin nefes alış verişleridir. Ellerini ve ayaklarını çözmek için defalarca uğraşmış, ama başarılı olamamıştır. Gözleri yaşlı, yüzü yorgundur. O anda dışarıdan ayak sesleri duyulur. Kapının kilidi döner, gıcırtıyla açılır.
Barış ağır adımlarla içeri girer, gözleri karanlığa alışırken Elif’in yerde kıvrılmış hâlini fark eder. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluşur.
Barış (alaycı bir ses tonuyla): Günaydın prenses. Rahat mısın?
Elif (hızla başını kaldırarak, öfkeyle): Beni buradan çıkarmalısın! Ne istiyorsan yaparım, ama ne olur bırak beni!
Barış (gözlerini devirerek, yaklaşır): Ah Elif… Ne kadar da safsın. Senin burada olman, benim kazanmam için çok önemli. Seni bırakmam için hiçbir sebebim yok.
Elif (çırpınarak, sesi titrek): Emre beni arıyordur! Beni bulacak! Buradan sağ çıkamayacağını biliyorsun, değil mi?
(Barış bir kahkaha atar. Cebinden bir mendil çıkarıp eğilerek Elif’in yüzündeki terleri silermiş gibi yapar.)
Barış (sessiz ama tehditkâr bir sesle): Beni tehdit etmeye kalkma Elif. Senin yerine geçen biri var ve şimdiden ailene uyum sağlamaya başladı bile. Üzgünüm, ama kimse seni aramıyor.
(Elif’in gözleri büyür, kalbi hızla çarpar. Derin bir nefes alıp başını sallar.)
Elif (şaşkın ve korkulu): Hayır… Hayır, bu imkânsız. Kim benim yerime geçebilir ki?
(Barış başını hafif yana eğerek gülümser, gözleri parlamaktadır.)
Barış: Senin kim olduğunu bile bilmediğin biri. Ailenin karanlık geçmişinden gelen biri…
Elif (nefes nefese, korkuyla): Kimi getirdin onların yanına?
Barış (hafifçe eğilip fısıldar): Senin hayal bile edemeyeceğin birini… Ama merak etme, çok yakında her şeyi öğreneceksin.
(Elif, bağlandığı sandalyede çırpınarak Barış’a öfkeyle bakıyordu. Gözleri yaşla dolsa da pes etmeye niyeti yoktu. Barış ise onun çaresizliğinden keyif alıyor gibiydi.)
Elif (dişlerini sıkarak): Emre beni bulacak, oğlum Emir bana geri dönecek! Ne yaparsanız yapın, bu oyunu sonsuza kadar sürdüremezsiniz!
(Barış kahkaha atarak başını iki yana sallar.)
Barış: Ah Elif… Bu kadar umut dolu olman beni şaşırtıyor. Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Kimse seni özlemiyor. Senin yerine geçen kişi… nasıl desem… pek güzel uyum sağladı!
(Elif’in nefesi kesilir. Yüzüne dehşet dolu bir ifade yerleşir.)
Elif (boğuk bir sesle): Kim o? Kim benim yerimi aldı?!
(Barış sessizce gözlerini kısarak Elif’in yüzündeki dehşeti izler. Eğilip, alaycı bir fısıltıyla konuşur.)
Barış: Çok yakından tanıdığın biri…
(Elif’in gözleri büyür, zihni hızla çalışır. Ama Barış ona cevap vermeyecektir. Adam doğrulup telefonunu çıkarır ve bir mesaj yazar. Elif’in zihni karmakarışıktır. Birisi onun yerini almış ve ailesi, hatta Emre bile fark etmemiştir…)
Elif (kendi kendine mırıldanarak): Hayır… Hayır, bu mümkün değil…
(Tam o sırada deponun kapısı gürültüyle açılır. İçeri giren kişi, siyah paltosunun içine bürünmüş bir siluet gibidir. Ayak sesleri yankılanırken, ışığın altına geçtiğinde yüzü görünür… Eylül!)
Eylül (sakin ama tehditkâr bir ses tonuyla): Merhaba Elif. Kendi hayatımı biraz ödünç aldım, rahatsız oldun mu?
Elif (çıldırmış gibi): Sen! Sen kimsin?!
(Eylül başını yana eğerek sahte bir merhametle gülümser.)
Eylül: Ben mi? Tatlım, ben sensin. En azından herkesin bildiği gerçek bu.
(Elif çırpınarak iplerini çözmeye çalışır, ama Eylül eğilip yüzünü yaklaştırır.)
Eylül (fısıldayarak): Emir’in kokusunu içine çektim… Emre’nin sıcaklığını hissettim… Annenin gözlerindeki sevgiyi gördüm. Senin kaybettiklerini ben kazandım. Bunu değiştirmek için ne yapabilirsin ki?
(Elif’in nefesi sıklaşır, gözleri öfkeyle dolar.)
Elif: Sen… Sen bunu sonsuza kadar sürdüremezsin! Bir gün gerçek ortaya çıkacak!
(Eylül, başını iki yana sallayarak gülümser.)
Eylül: O zamana kadar her şeyi bitirmiş olacağım. Soylu ailesi benim olacak.
(Elif, nefes nefese Eylül’ün gözlerinin içine bakıyordu. İhanet, öfke ve hayal kırıklığı iç içe geçmişti. İkizinin bu denli acımasız olabileceğini hiç düşünmemişti. Barış ise köşede sessizce olanları izliyordu. Eylül, Elif’in gözlerindeki çaresizliği görmekten keyif alıyordu.)
Elif (öfkeyle): Sen nasıl bu kadar zalim olabildin? Ben senin varlığından bile haberdar değilken, sen benim hayatımı elimden almak için planlar mı yaptın?!
Eylül (umursamazca omzunu silkerek): Kendi kaderini yaşayan birine “zalim” diyemezsin, Elif. Senin yerinde ben olmalıydım! Ben babamla tek başıma mücadele ederken, sen sevgiyle büyüdün. Senin için her şey hazırdı. Şimdi sıra bende.
Elif (hiddetle): Bu bir oyun değil, Eylül! Bu benim hayatım, benim ailem!
(Eylül eğilip gözlerini kısıp alaycı bir şekilde gülümser.)
Eylül: Peki, ailen bunu biliyor mu? Küçük oğlun Emir bile seni tanımadı. Ne acı değil mi? O kadar süredir annesiyle vakit geçiriyor ki… benimle!
(Elif’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlasa da, pes etmeyeceğini gösteren sert bir bakış atar.)
Elif: Oğlumu asla benden alamayacaksın! Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Emre bir gün gerçeği anlayacak!
(Eylül, Elif’in bu direncinden sıkılmış gibi geriye çekilir. Barış’a döner.)
Eylül: Onu burada fazla tutamayız. Zayıflıyor ama hâlâ fazla güçlü.
Barış (soğukkanlı bir ifadeyle): Onu öldürelim gitsin, neden uğraşıyoruz ki?
(Elif’in gözleri dehşetle açılır. Eylül ise bir an duraksar, ama sonra Barış’a uyarı dolu bir bakış atar.)
Eylül: Hayır! Onun ölmesi hiçbir işe yaramaz. Onu burada tutacağız. Ne kadar uzun süre kayıp kalırsa, o kadar kolay unutur herkes.
(Barış, Eylül’ün bu kararı karşısında sıkıntıyla iç çeker ve yere tükürerek konuşur.)
Barış: Sen bilirsin. Ama fazla uzun süre saklarsan, bir şekilde izi bulunur.
(Eylül gözlerini devirir, Barış’a yaklaşarak alçak bir sesle konuşur.)
Eylül: O yüzden her ihtimali düşünerek ilerlemeliyiz. Aileye kendimi kabul ettirdim, Emre bana güveniyor, Emir annesi sanıyor. Eğer Elif’i ortadan kaldırırsak, şüphe çekebiliriz. Ama zamanla… herkes unutur.
(Elif, sessizce her kelimeyi aklına kazıyordu. Güçsüz görünse de, içinde fırtınalar kopuyordu. Kendini bırakmayacaktı. Buradan kurtulmanın bir yolunu bulacaktı.)
Elif (hırsla): Sen benim yerime geçebilirsin ama asla beni tamamen silemezsin. Aileme kavuşacağım!
(Eylül gözlerini kısarak Elif’e yaklaşır, yüzünü iyice yaklaştırıp tehditkâr bir şekilde fısıldar.)
Eylül: Denemeye devam et Elif… Ama unutma, ne kadar direnirsen, ailen o kadar zarar görecek.
(Elif’in içi korkuyla ürperir ama bunu belli etmemek için dişlerini sıkar. Eylül ve Barış, depodan çıkarken kapıyı sıkıca kilitlerler. Karanlık ve soğuk odada yalnız kalan Elif, kendi kendine fısıldar.)
Elif (kendi kendine): Dayan Elif… Bu savaşı sen kazanacaksın!