Hadi Oradan!

2899 Kelimeler
Burcunuzu yorumlarda belirtir misiniz?(。⁠◕⁠‿⁠◕⁠。⁠) -Burçlar safsatadan ibarettir! İnsanların bir grubuna "Aslan" diyorsunuz. Ardından bütün "Aslanların" aynı özelliklere sahip olduğunu mu savunuyorsunuz? Burçlara inananlara göre dünya üzerindeki milyonlarca insan öbek öbek birbirinin aynısı mı? Hah! Gür bir kahkahayla amfiyi inletmiştim. Bir kısım öğrencinin yüzünü buruşturup beyan ettiğim fikre karşı çıktıklarını görebiliyordum. Bir kısmı ise gülerek bana eşlik ediyordu. Aslına bakılırsa... Zerre kadar umurumda değildi. Hadi ama! Ben Asil Selçuk'tum. Kendimi bildim bileli azimle çalışıyordum. Bu üniversiteye kapak atmak için yıllarımı vermiştim. 30 yaşındaki bir öğretim görevlisi olarak karşımdaki genç dimağları Sokrat* yöntemiyle rahatsız etmek eğlenceli değil miydi? Ah, bunun verdiği zevki tarif bile edemezdim. Bilhassa bütün doğrularının şaştığı kısımda muazzam bir ölüm sessizliği oluştuğunda... İnanılmaz haz alıyordum! -Söyler misin Şule, boynundaki kolye hangi burcu temsil ediyor? -Akrep. Güldüm sessizce. Boynundaki kolyeden yola çıkarak burçların manasızlığına dalmıştık zaten. Daha doğrusu konuya giren bendim. Dinlemek zorunda olanlar ise bu şaşkın suratlar. -Ne için takılıyor burcu simgeleyen kolyeler? Gergince avucunda sakladı kolyesini. Bakışlarını göğsüne eğdi ve: -Öylesine takıyorum hocam. Diyerek mahcup bir gülümsemede bulundu. Çekingen tiplere yüklenmektense aykırı ve fırlama olanları şaşırtmak daha çok hoşuma gidiyordu. -Yanındaki, sen... Ne o taş tam olarak? Akik mi kaplangözü mü? Ya da ne bileyim, aşk taşı falan mı? Yanındaki kız daha özgüvenliydi. Gülerek elindeki bilekliği salladı ve dudak büktü. -Bir doğal taşçıdan almıştım. Kötü enerjiyi giderdiğini söylemişti. Sesli bir kahkaha atmadan önce ayağa kalktım. Masanın yanında dikilirken öğrencilerin tamamı uyanık hâldeydi. Benim gibi gülenlerin yanında bir de sıranın kendisine gelmesini bekleyen tedirginler vardı. Takım elbisemin düğmelerini çözerek gömleğimi ayan ettim. Gözlerini üzerime odaklamış, biraz merak biraz endişeyle seyrediyorlardı beni. -Aldı mı kötü enerjini? Nasıl hissediyorsun şuan? Sınıftaki diğer kişilerle beraber o da güldü. -Pek... Aldığını söylemem hocam. Arka sıralardan bir kız girdi söze. -Sahtedir o, ondan. -Al işte! Dediğimde tüm sessiz gülüşler bir kahkaha tufanına dönmeye başladı. Akıllarını çeldiğim öğrencilerin artık bana ayak uydurduğunu görebiliyordum. Memnuniyetsiz bir adam olduğum doğruydu. Ancak... Öğretmenlik benim hakiki tutkumdu. -Yani bir taşın, ruh halini değiştirebileceğine inanıyor musun? Omuz silkti kız. Kibarca gülmeye devam ediyordu. -Ben doğal taşlara inanırım. Bizzat annem de doğal taş satışı yapıyor. Hatta tarot falan da bakıyor. -Kaç insan, amansızca ruh hallerini düzelttiğine inanıp bu boncuklardan alıyor? Dudak büktü genç kız. Kendi üzerindeki taşlı kolyeleri, yüzükleri inceliyordu. Takribi bir hesap yapıp cevap verdi: -Günde yaklaşık otuz-kırk sipariş geliyor. Size de hediye edelim hocam. Tebessüm git gide yayılmaya başladı yüzümde. "Aptal ve cahilsin!" Diye bağırmama engel olan tek şey: Gerçekten de aptal ve cahil olmasıydı. Burası üniversiteydi. Cahilliğin giderileceği yer. Şayet belli bir birikime sahip olarak bu savunmayı yapsaydı, avazım çıktığı kadar bağırmaktan çekinmezdim. -Tarot için başka ilçelerden kafeye gelen oluyor. İnsanların biraz suratlarının gülmeye ihtiyaçları var Asil Hocam! Bazen de yalan lakırdılar duymak istiyorlar. Ne olmuş yani? Bu fakültenin duvarları daha ne kadar böyle saçmalıklara maruz kalacaktı? Bütün bu gözler... Aşka inanan, menfaatsiz sevginin olabileceğini düşünen, paranın saadeti elde edemeyeceğini savunan... Hepsinden daha da kötüsü insanları burçlara göre kategorize eden organizmalara aitti. İki yana salladım başımı umutsuzca. -Bütün bunların kapitalist sistemin getirisi olduğunu düşünen var mı peki? Çoğunluğu erkek olmak üzere eller havaya kalktı. Başımı sallayarak devam ettim konuşmama. -Sosyal medyaya bakın, herhangi bir platform olabilir bu. "Bu doğal taşın etkisi inanılmaz!", "Siz henüz nergis çiçeği almadınız mı?", "Bu renk 'makyaj zımbırtısının' en çok yakışacağı burçlar!" Uyanın! Sesim hafifçe yükselince merakla beni dinleyen öğrenciler irkildi. Geneli 23 yaşında olan bu kafaların felsefe dersinde uyandırılmaya ihtiyaçları olduğunu epey hissediyordum. -Eğer bu başlıklardan herhangi birine göre hareket ettiyseniz, tebrikler. Kandırıldınız. Ama üzülmeyin, korkmayın... Dünyada sadece belli başlı insanlar benim gibi düşünme yetkinliğine kavuşabilir. Standart seviyedeki zihinler ise kendilerini kandırarak hayatlarına devam edebilirler. Göz ucuyla birbirine bakan öğrencilerden kimisi hak verdi, bir kısmı ise henüz ikna olamamıştı. Omuz silktim. -Diyeceğim o ki: Siz bilirsiniz. Kandırılmak isteyenler böyle toz pembe gözlüklerle devam etsin hayata. Ben acı gerçeği konuşacağım. Ama yok, yok hayır. Size kızmıyorum... Cümlemin sonunda dersin bitimine yakınken kapı açıldı. Bu kız... Bütün derslerimin son on dakikasında girdiği dikkatimi çoktan çekmişti. Dikkat çekmek bir yana... Zaten bu şeytan yavrusunun maksadı dikkat çekmek değil miydi? Kızıl saçları turuncudan uzak, siyaha yakındı. Mütemadiyen renkli ve tuhaf çoraplar giyerek üzerine etek ve ceketli takım geçiriyordu. İçeriye girerken başının tepesinde olan numaralı gözlükleri, sıraya oturduğunda yüzüne konuyordu. Umarsızca eşyalarını çıkarırken ekledim. -Ne diyordum ben? Size kızmıyorum. Buraya öğrenmeye geldiniz. Bilgiye aç olanları doyurmaya kararlıyım. Bir gülüş dalgası daha koparken, Aleda'nın etrafındakilerle konuşma çabası beni daha da öfkelendirmişti. Bu kızdan, gerçekten hiç hoşlanmıyordum. Nefretin alt düzey zekaya sahip insanların bir oyalanma duygusu olduğunu düşünürken; Aleda'ya olan nefretim bütün bu tezimi yalanlıyordu. Eh, altını doldurabilirdim bu nefretin. Zira geçerli sebeplerim vardı. 27 yaşında ikinci üniversitesinin son yılındaydı. Derslere doğru dürüst katılmamasına rağmen sınavlarından yüksek puan alıyordu. Zekâ mı? Kırıntılarını görebiliyordum, evet. En genç akademisyen olarak yerimi işgal edecekti. Hedefi buydu. Zaten babası da felsefe bölümünün dekanıydı. Şu kibirli suratını şaşkına çevirmek o kadar zordu ki, derse girdiğinde bütün motivasyonumu yerle bir ediyordu. Keyifimi kaçıran tavrını görmezden gelmeye çalıştım. -Evet, dersi bitiriyorum. Eşyalarımı topluyordum aynı anda. Umursamaz kızın suratında mimik oynamıyordu. -Var mı bir ekleme yapmak isteyen? Sorusu olan... Öğrenciler senkronize bir şekilde başlarını sallarken son kez gülerek sordum. -Sanmıyorum ama... Burçlar hakkında yorumu olan? Sınıfta oluşan uğultulu kahkaha etkisini sürdürürken kırmızı saçlı kız, sanki dersin son dakikasında gelmemiş gibi gamsızca elini kaldırdı. Bildiğim hâlde, kibirli ifadesinin sönmesini umarak sordum: -Neydi adın? Elini yavaşça indirirken adını söyledi. -Adım Aleda. İsmi bile aykırıydı. Çenemi dikleştirerek bağdaş yaptım kollarımı. Yeşile çalan gözleri, numaralı gözlüklerinin arkasından küçülmeden belli oluyordu. Sağ elimin parmaklarını göze sokmadan kütürdetirken konuştum. -Dinliyorum. Ayağa kalktı ve toparlanmış eteğini hafifçe aşağı doğru çekti. -Bana kalırsa; insanlar doğdukları andan bu yana gök cisimlerinin hareketlerinden etkilenirler. Büyük oranda diyemeyeceğim. Ancak bir örnek verecek olursam... Gözüm seğirmeye başlamıştı şimdiden! Diğer öğrencilerle beraber pür dikkat, kendini öne atmayı seven Aleda'ya odaklandık. -...mesela giydiğiniz kıyafetlerdeki kırışıksız düzene ve renk uyumuna, tahtanın sağ köşesinden sol köşesine kadar tek bir nokta kalmayana dek silmenize, saçlarınızın yönünü daima aynı tarafa taramanıza, dinlenmeden çalışmanıza bakacak olursak: Başak burcu olduğunuzu düşünüyorum. Henüz ben cevap vermeden sınıfın arka sıralarından önlere doğru kahkaha yayılmaya başladı. Nasıl böyle... Nasıl böyle küstah olabilirdi? O... Onun çekici olduğu gerçeğini... Kabul ediyordum. Ne düşünüyordum ben böyle? Öfkemin şiddeti artarken nefes verdim dudaklarımdan. Utanıp da saklanmak yoktu Aleda'nın karakterinde. Arkasını döndü. Ukalaca gülerek saçlarını savurdu kendisine gülen arkadaşlarına ve tekrar oturdu yerine. -Hiçbir bilimsel gerçekliğe dayanmayan cümlelerini şaka olarak varsayıyorum Aleda. Böyle sığ fikirler sunmadan önce dersin tamamında bulunmaya çalış. Bordoya çalan kırmızı rujuyla boyanmış dudakları, arsızca kıvrıldı. Ah! Bu nefretim... Bu nefretim ve... Kızıl dudakları... -Değerlendirmemden rahatsızlık duyacaksanız... Bundan sonra daha az konuşurum öğretmenim. Arkadaşlarına verdiği tepkiden farklı, oldukça çekici bir tavırla kalemi ağzına götürürken, öfkeme hâkim olamadan çıktım sınıftan. -Gelecek hafta görüşürüz! Arkamdan konuşulacak cümleleri bir bir tahmin ediyordum koridorda yürürken. Şeytanın öz mirasçısıydı bu kız. Bir yerleri yumruklama huyum olmadığı için kendi beynimde savaşıyordum Aleda'yla. O kırmızı saçları ateşin en kızıl tonunda savruluyordu. Sınıftaki tüm yarım akıllıları ağzı açık bırakıyordu. Kadınların çekiciliğine kanan erkekleri kınamadan duramıyordum. Bir aptal gibi beyinlerini kaybediyorlardı. Böyle boş zevkler için hayatını heba eden bir aptal olmayacaktım. Kendime verdiğim yegane sözdü bu! Bir kadının kapısında köle olmanın vizyonsuzluğunu taşıyamazdım. Bugüne dek de hiçbir kadına ilk adımı atmış değildim. Buradaydım. Beni çok isteyen savaşacaktı. Aksi takdirde hiçbir kadın Asil Selçuk'u öyle kolay elde edemezdi. Hatrıma gelen o müstehcen sahneler yüzümü güldürürken asansöre bindim. Evet, bana haz veriyordu. İnsanların beni etkilemek için uğraşması, türlü oyunlara alet olması egomu tatmin ediyordu. Bir gece... Belki ikinci gece... Üçüncüye geçit vermeme sebebim barizdi. Normal insanların adına "aşk" dediği şey, aslında bir çeşit koşullanmaydı. Hatta klasik koşullanma. Yoğun ilgiye alışırsan bittin. Alışmaz da... Sana bu ilgiyi verenin aleyhinde kullanırsan... Asansörün düğmesine basıp aynaya döndüm. Kazanan sen olursun. Kadınlar hakkında sayfalarca kitap yazabilirdim. Onları hediyelerle şımartıp hoş sözlerle kendime bağlayabilirdim. Zaten bu değil miydi "aşk" sanılan şey? İlgiye bağımlılık. Hiçbir zaman bir kadının ilgisine bağımlı olacak kadar ilerletmedim ilişkilerimi. Evet, evet! Anladık, korkunç bir herifim, tamam. Umurumda mı? Asla! Tensel çekimle bazı ihtiyaçları gidermek normaldi. Ruhun eksikliğini gelip geçici insanlar tamamlayamazdı. Üstelik bir kadın. Ah, yok. Hayır, asla! Asla. ASLA, bir kadınla ruhsal eksikliğimi gidermezdim. Hiçbir kadın beni manevi anlamda mutlu edecek düzeyde değildi. Asansör ansızın durunca açılan kapıdan içeriye fakültenin dekanı girdi. Namıdiğer "Aleda'nın babası". İsmi mi? Dekan Bey, işte. Kendi içimden adını hiç anmıyor, yüz yüzeyken de Dekan Bey, diyordum. -İyi akşamlar Asil'ciğim. Hava daha kararmadı. Bunadın mı, yoksa aklımla mı oynuyorsun kızın gibi? Elbette diyemediklerim bilinçaltımın köhne kuytularına gizlenirken, etik olan cevabı verdim bu papaz eriğine. -İyi akşamlar Dekan Bey. Konuşma... Konuşma, konuşma... Lütfen samimiyetsiz bir şekilde benimle iletişim kurmaya çalışma. -Seminerlerin hepsine eksiksiz katıldığını duydum. Aferin. Yüzüme bakarak sarf ettiği bu cümlenin peşine, zoraki gülümsememle karşılık verdim. -Teşekkürler ama... Vazifemiz değil mi? Herkesin seminerlere katıldığını sanıyordum. Elini sallayarak kahkaha attı. Asansörde yankılanan sesi gözümü seğirtince, söylediğim sözün komik kısmını tespit etmeye çalışıyordum. -İlahi Asil! Komik çocuksun. Bir ara kahve ısmarlayayım sana. Duran asansörden inerken, zemin kattaki otoparkın duvarlarına çarpıp geri döndü kulağıma kahkahası. Kahrolası herif. Arkasından gidişini seyrederken parmaklarımı birbirine kenetleyerek kütürdettim. Bu öfkemi ve gerginliğimi atacak tek bir şey vardı: Spor. Evet, evet! Bağımlı olan orta düzey yahut az zekalı insanlarla çoğu zaman dalga geçmişliğim vardı. Bu benim de bağımlılıklarımın olmadığını göstermezdi. Ben... Son derece takıntılı bir adamdım. Yine de hiçbir bağımlılığım zararlı değildi. Yani kim fazla spor yapmaktan, evini temiz tutmaktan ve kariyerine odaklanmaktan ölmüştür ki? Arabama bindikten sonra dikiz aynasını düzelterek otoparkın çıkışına ilerledim. Üniversiteye yakın bir spor salonuna kayıt olmam müthiş bir fikirdi. En çok vakit harcadığım mekandı spor salonu. Öfke ve stresle başa çıkmanın bir yolu mu, diye soracak olsalardı şayet. Belli bir yüzdelik orana tabi tutmadan: Evet, cevabını verebilirdim. Beraberimde getirdiğim spor çantasından eşyalarımı çıkararak giyindim. 1.92 boyu olan bir adam için şort bulmanın zorluklarından kimsenin haberi yoktu tabii. Üstelik sırılsıklam terliyken sırf duşa sığmadığım için eve kadar yıkanamıyordum. Ah, kahrolası duşakabinleri uzun insanları düşünmeden mi tasarlamışlardı? S*ktiğimin vitaminsizleri... Her şeyin idealini yaparken ideallerin üstünde ve altındaki insanları da düşünmelisiniz. -Merhaba Asil. Ben de seni bekliyordum. Ceylan... Ceyhan... Ce-Ce... Ceyda! -Merhaba Ceyda. Beni neden bekliyordun? Sporumun bölünmesinden ne kadar nefret ettiğimi bilseydi böyle bir şeye cüret etmezdi sanırım. Bu kadın... Standarttan daha düşük zekaya sahip, gösteriş budalasının tekiydi. -Birkaç hareket gösterirsin, diye ummuştum. Bileklerim incecik, hemen bükülüp inciniyorlar. Nasıl doğru tutarım bu ağırlığı? Gözlerinden başlayıp dışa doğru basan ayaklarına kadar indi gözlerim. Umutsuz vaka! Bunu demiş olamazdı. Böyle bir şeyden etiklenecek kadar aptal bir izlenim mi veriyordum? Yoksa bu kadının flört anlayışı biraz... Ah, her neyse. -Bileklerin inceyse Ceyda... Küçük ağırlıklarla başla. Kendini zorlayıp da zavallı narin bileklerinin hasar görmesini istemeyiz, değil mi? Onunla dalga geçtiğimi anlayamayacak kadar kaptırmıştı kendini. İstemsiz bir şekilde gülmeye başladım. Aynı anda suyumu yudumladım kızı seyrederek. Giydiği yarım tişörtten ince beli görünüyordu. Altındaki şort, dizinden iki karış yukarıdaydı. Güzel bedene sahip boş bir kafa. -Neden bakıyorsun, utanıyorum. -Utanıyorsun, ha? Utanan insan kızaran yüzünü çevirirdi. Suyun kapağını kapatırken gözlerimi sabitledim üzerime diktiği gözlerine. Sporun ortasında bölündüğüm için henüz hala nabzım düşmemişti. Nefes alırken inip kalkan göğsümü diğer yöne çevirdim. -Hoş görünüyorsun. Güzel bir fiziğin var. Ağırlıkları yüklenerek arka kol çalışırken gözlerimi tamamen ayırdım ondan. -Ama beni oyalama, kaybedecek vaktim yok. -Bu kadar kaba olma Asil öğretmen. Senden yardım isteyen bir kadını geri mi çevireceksin? Kenara bıraktığım telefon titrediğinde kızı görmezden gelerek ekrana baktım. Arayan babamdı. İşte beni en çok geren insanlardan biri. Ağırlıkları yere bırakırken uzandığım aletteki havluyu kavradım. -Alo? Terleyen alnımı silerek seslenmeme rağmen bir süre çekmedi telefon. Ardından babamın sesi kulağımdan girip, midemde tatsız bir sancı bıraktı. -Asil... İyi akşamlar oğlum. Göğüs kafesimi mesken edinen endişe, bir kez daha peyda oldu. Beni neden aramıştı ki? -İyi akşamlar. Bir sorun mu var? Resmî... Fazlasıyla resmî. -Ankara'ya geleceğim hafta sonu. Bir araba satın aldım. Ebru'yla beraber... Kesinlikle annem değil. Babamın yeni sevgilisi. -...bizi misafir eder misin? Müsaitsen tabii. Biliyorum, genelde işlerin oluyor. Böyle pat diye sormak istemezdim ama... Ama, pat diye sordun baba. Sahiden, çat kapı kalmaya gelen birini gönül rahatlığı ve zevkle kabul eden var mıydı? Hayır, varsa da ben onlardan değildim. Karşımdaki kız uzanıp havluyu kaptı elimden. Ne yaptığına anlam veremeden telefonda beklemekte olan babama cevap verdim. -Tabii, evet. Reddedecek kadar zalim değildim. Artık sık sık görüşmesek de o benim babamdı. Annemden 1-0 önde! -Keşke daha önce haber verseydin. Bir gün önceden söylemen- -İstersen bir otelde kalırım. Yani... Sadece vakit geçiririz, diye düşündüm. Oğlum ve ben... Sözümü keserek kurduğu cümleyle buruk bir gülüş atarken, elindeki havluyla terimi silen kız boynuma yönelmişti. -Bir de Ebru ha? Diye ekledim ben de babamın sözünü keserek. -Dediğim gibi, otel ayarlayabilirim. -Gerek yok, yarın bekliyorum. İyi akşamlar tekrardan... Nefes verip son seslenişimde bulundum telefonu kapatmadan evvel. -...baba. -İyi akşamlar, buradan istediğin bir şey var mı? -Yok. -Hah, peki. Eskiden birkaç parça oyuncak getirirdim. Şimdi ne hediye almam gerektiğini bilmiyorum. Havlu git gide tişörtümün içine kaydığında kızın bileğinden yakalayarak engel oldum. -Sorun değil. Kendini getirmen yeterli. -Peki, peki oğlum. Tekrardan iyi akşamlar. Telefon kapanır kapanmaz kafamda dönen kahrolası anılardan kurtulmaya ihtiyacım olduğunu fark ettim. Bileğinden tuttuğum kızın gözleri onu evime davet etmemi arzuluyor gibiydi. Ya da kafam o kadar doluydu ki, dağılması için bunu arzulayan bendim. -Ceyda... Fısıltıyla seslenişim, belirgince yutkunmasına sebep oldu. -...ne istiyorsun? -Birkaç kadeh içki... Ben ısmarlayacağım. Teklifine karşın gülmeden duramadım. Başımı iki yana sallayarak havluyu geri aldım elinden. -Bar, gece kulübü, gazino, pavyon... Her ne haltsa, hiçbirine gitmem. Islak saçlarımı havluyla kurularken kızın üzerinde yaptığım gölge hayret edilesiydi. Oldukça kısa bir boyu vardı. Yahut ben mi çok uzundum? -Eve gideceğim. Eğer gelirsen, birkaç kadeh içkiyi ben ikram edeyim. İşte şimdi anladığı dilden konuşmaya başlamıştım. Dudakları memnuniyetini yansıtırken eşyalarını kucakladı. -Duş alıp çıkalım öyleyse! -Sen al. -Sen? Duş almayacak mısın? Gereksiz sorular beni fazlasıyla bayıyordu. Gözlerimi devirerek sol elimin parmaklarını kütürdettim. Eşyalarımı bir bir toplayıp cevap verdim. -Duşa sığmıyorum. Arabada bekleyeceğim. Otoparka indiğinde sola dön. On dördüncü sıra. -Ah, peki. Peki, tamam. Hemen gelirim. Beni baştan ayağa arsızca süzmüştü. Kafamda yalnızca bir şey vardı. O da yarın babamın evime geleceğiydi. Bu beni neden bu kadar öfkelendiriyordu ki? Kız arkadaş edindiği ilk sefer değildi. Evime bir kadınla geleceği ilk sefer de değildi. Neden? Babama karşı bu öfkeme bir mana veremiyordum. Henüz küçükken bizi terk edip giden anneme bile bu kadar öfkeli değildim. S*ktiğimin logaritması kadar zordu bu ruh hali çözümlemesi. Şimdilik, kafamı yeterince dağıtabileceğim atmosferi yaratmam gerekiyordu. Aksi hâlde yarın, babamın karşısında ona muhtaç bir oğlan gibi görünmek istemiyordum. *** -İçmek için bir seçenek sunamayacağım. Arkadaşımın geldikçe getirdiği bir şişe şarabım var. -Sen içmeyecek misin? Omuz silktim. Ben alkol kullanmıyordum. Vücuduna ve sağlığına dikkat eden bir adam için alkol ve sigaranın ne kadar zararlı olduğundan haberi var mıydı bunun? -Hayır. -Ama... O zaman ben de mi içmesem? Kırmızı şarabı kadehe doldurarak Emirhan'a teşekkür ettim içimden. Burada yiyip içip s*ktir olup gidiyor, diye kızıyordum. Arada işe yaradığı da oluyormuş demek. -İçersin, içersin. Kadehi uzattıktan sonra yanına yerleştim. -Al bakalım. Beğenirsin umarım. Kadehi tutan ince parmakları, bardağın etrafında dolanıyordu. Bir yudum aldıktan sonra hoş bir edayla başını koltuğa yasladı. -Evin güzelmiş. Sade ve ferah. Şarap da öyle... Güzel. Bomboş... Bir sohbet. Hiçbir şeyin tat vermediği huzursuz anlardan birinde boğuluyordum. Kafamdan atmak istediğim pek çok şey varken, bir de Ceyda'nın gereksiz muhabbetini dinleyecektim. Buna hazır hissetmiyordum. Ona doğru hafifçe yaklaşarak elimi uzattım. Yüzüne düşen saçı kulağının arkasına sıkıştırıp gülümsedim. -Şaraptan daha güzel bir şey var burada. Bayat, bayağı, vasat... Bu cümlelere gözleri parlayan insanlar vardı demek hâlâ... -Neymiş o? Derken aynı şekilde bana yaklaşmaya başladı. -Bilmem, sen söyle. Ne olabilir acaba? Tiz bir gülüşle şarabı masaya bıraktı. -Ben miyim yoksa? Vay canına... Bunu nasıl bildin Einstein! -Elbette... Senden daha güzel bir şey göremiyorum şuanda. Saçlarındaki elim yanağını okşarken öyle talihsiz bir an belirdi ki gözlerimin önünde; beni öpmek maksadıyla üzerime gelen kızı göğsünden ittirip kaşlarımı çattım. Bir anda... Ne... Ne alakaydı şimdi? Aleda'nın silüeti belirmişti sanki önümde. Hayır. Hayır, hayır, hayır... Bu büyük bir saçmalık! -Asil... Ne oluyor? İyi misin? -Dur bir dakika. Kafam gerçekten de yerinde değildi. Neler saçmalamıştı o kız derste? Bir anda onun görüntüsünü hayal etmek, tıpkı babamın aradığında beliren sancıyı uyandırmıştı midemde. Ayağa kalkarak elimle yüzümü siper ettim. -Pardon. Pardon, bir müsaade et bana. Masada duran telefonumu alarak tuvalete yöneldim. Kahrolasıca bir görüntü yüzünden Ceyda'yı iterek reddetmiştim. Resmen... Resmen Aleda'nın yüzünü hayal etmiştim onun bedeninde. İğrenç! Aleda'dan nefret ederken nasıl böyle bir saçmalık yaşardım? Yüzüme birkaç defa soğuk su serperken, bugün derste ettiği o saçma cümlelerin, kızılca dudaklarından çıktığı anı yaşattı zihnim. Onu anımsadım. Çehresinde alaycı bir ifadeyle benimle konuşmasını hazmedememiş olmalıydım ki, Ceyda'yı öperken onu hayal etmiştim. Elbette tek sebebi buydu! Başka ne olabilirdi ki? Gözlerimi yumarak bir kez daha yüzüme su serperken, derste kurduğu cümle net bir şekilde yankılandı kulağımda. "-mesela giydiğiniz kıyafetlerdeki kırışıksız düzene ve renk uyumuna, tahtanın sağ köşesinden sol köşesine kadar tek bir nokta kalmayana dek silmenize, saçlarınızın yönünü daima aynı tarafa taramanıza, dinlenmeden çalışmanıza bakacak olursak: Başak burcu olduğunuzu düşünüyorum." Böyle bir mantıksızlık görmemiştim. Başakmış! S*ktiri b*ktan bir burç muhabbeti işte! Hayatımda bir kez bile oturup da hangi burç olduğuma bakmayan ben... Aleda'nın küstah cümlesi doğrultusunda elime telefonu aldım. -20 Eylül hangi burç? Arama kısmına yazdığım soruyla aldığım cevabı görmem, öfkeden kudururcasına telefonu yere fırlatmama sebep oldu. Aleda... Seni kızıl şeytan! "20 Eylül'de doğanlar Başak burcudur." Okuduğum o cümle bir kez daha yansıyınca gözlerimin önüne, yerimi almak isteyen bu kızıl fettanın gerçekten de altı boş konuşmadığını tatsız bir tecrübeyle fark ettim. -Has...ktir! Aleda... Haklı mıydı yani? HADİ ORADAN BE! *Sokrat Yöntemi: ironik ve alaycı bir şekilde soru sorup cevap alarak verilen öğretim yöntemi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE