Kırmızının En Tehlikeli Tonu

2476 Kelimeler
Yıkık. Yıkıklar. Bir numaralı yıkık, iki numaralı yıkık... Üçüncüsü de şu sol köşede, cam kenarındaki yeşil başlı gövel ördek. Sadece ördek yeşili rengindeki saçlarından dolayı bu hitabı uygun gördüğüm öğrenciye pencereyi işaret ettim. -Havasız bir sınıf. Tüm oksijeni solumuşsunuz benciller. Kahrolası yüksek lisans dersleri... Normal bir sınıfın, çömez öğrencilerine ders anlatamayacak mıydım? Neden her defasında onun olduğu sınıfa giriyordum? Zaten berbat bir hafta sonu geçirmişken... Bir de o küstah, züppe Aleda'yla karşılaşacaktım. -Günaydın herkese! Ah, öğretmenim ders başladı mı? Nasıl... Nasıl, nasıl, nasıl? Onu içimden andığımda arkamda belirebiliyor? Tedirgince tahtayı silmek üzere sırtımı döndüm. -Henüz başlamadı. Her zamanki gibi sol üstten başladım silmeye. Ancak hakim olamadığım öfkem baskın geldi ve duraksadım. -Hayret edilesi... Derse saatinde geliyor muydun sen? Gözlerim onu bulduğunda, tebessümle yerine oturuyordu. Manidar gülüşü gözümü seğirtmişti. Zerre utanç duymadan gözlerime dikti yeşil harelerini. Kızılca saçlarını tepeden sıkıca toplamıştı bugün. Cüretkâr. -Derse vaktinde gelmem gerektiğiyle ilgili bazı sinyaller aldım sizden. Davranışlarınız ve enerjinizden. -Aleda... İsminin dudaklarımdan dökülüşünü seviyordum. Ancak adı konusunda emin olduğum fikrini ona vermeyecektim. Bu zevkten mahrum kalmalıydı. -...ismin buydu değil mi? Sessizce gülerken başını salladı aşağı yukarı. Öyle gamsız, pervasız bir gülüşü vardı ki... Onu rezil edip utandırma isteği doğuruyordu bende. Tekrar tahtaya döndüm yüzümdeki öfkeyi sezmemesi adına.. -Derse girip girmemen beni hiç alakadar etmiyor... Hiç s*kimde değil, ama üniversitedeyiz üslubumu bozamam. -...bu yüzden hayal dünyanda uydurduğun enerji zırvalıklarını geride bırak. Arkadaşlarına verdiğim serbestlikten faydalan. -Serbestlik? Hakikaten anlamamış mıydı, yoksa dalga mı geçiyordu? Sorgulamakla uğraşmadan silip temizlediğim tahtaya son bir bakış attım. İki elimi kemerime yerleştirip ona döndüm. -Yani... Son hecesini uzatırken en önde oturan çocuğun sırasına hafifçe vurdum parmaklarımı. -Söyler misin neden derse geldin? Anında afallaması güldürmüştü beni. Şapşal insanları seyretmek zevkliydi. -Seviyorum dersi. -Sen, üçüncü sıra... Sen neden geldin? Amacın ne? Akademisyen mi olacaksın? Genç kız henüz çantasındaki defteri yeni çıkarıyordu. -Evet. Akademisyen olmak var hedefimde. Felsefeyi seviyorum. -Gördüğün gibi... Yüzüme yerleştirdiğim imalı gülüş, en az onunki kadar sinir bozucu olmalıydı. Zira Aleda'nın bakışları seyrini değiştirdi. -...hepsinin derdi akademisyen olmak. Senin gibi derslerini ihmal etmiyorlar. Üstelik dayanakl- -Görüyorum... Derslere girmediğime dikkat etmişsiniz. Onore oldum efendim. Beni bu kadar incelediğinizi bilseydim daha sık katılırdım. Seni küçük... Küçük... Aklımı yitireceğim! Sözümü yarıda kesme cüretinde bulunarak, dediklerimden çıkardığı mantıksız sonuçla yüzünü süzdüm. Kırmızı dudakları... Çoğu zaman bordoya çalan kırmızı... Sonbahardan dolayı çatlamış gibi kızarık... Üstelik gülümseyince, dolgun üst dudağı hafif katlanıp bir çizgi oluşturuyor. Başımı sertçe çevirdim masama. -Yerine geç ve yersiz fikirlerini beyan etmeye kalkışma. Sınıfı dolduran öğrenciler sayesinde konu kaynasa da bu küstah kızın rahatlıkla, çehresi kızarmadan, böyle... Ukalaca cümleler kurması beni deli ediyordu. Aleda'dan nefret ediyordum. Evet, bunun başka bir açıklaması yoktu. Utanmadan edepsizce gülen suratından, güldükçe kısılan yeşil gözlerinden, biçimli vücuduna oturan giysilerinden, parlak beyaz teninden... Nefret edilecek çok şeyi vardı. Elimi başıma koyarak soluklandım. Gözlerimi yumdum sakinleşmek için. Geçen gece spor salonundan eve getirdiğim kızla yaşadığım o kesit belirdi zihnimde. "-Asil... Sen, iyi misin hayatım? Nereden senin hayatın oluyorum ben? Bu itici hitap şekilleri için sevgili olmamız gerekmiyor muydu? -İyiyim. Diyerek açtım kapıyı. Elime aldığım kırık telefona baktı şaşkınca. -Canım... Yere mi düştü telefonun? Neden kaçıp gittin birden? Yoksa... Bir sorun mu var? Son cümlesinde bakışları vücuduma kayarken, gözlerimi keyifsizce devirdim. Hayır, gerçekten de kaba biri olmak istemiyordum. Ancak onun gibilerle iletişim kurmak zor geliyordu bana. Onun gibiler... Sığ ve basit insanlar. -Bana bak. Yüzüme bak. Bir soru soracağım sana, tamam mı? Aleda'yla alakası bile yoktu görüntüsünün. Karşımda nasıl da belirivermişti öyle... Henüz hala nabzım yavaşlamamıştı. Bu kadınla, bu gece yaşayacaklarım dahi beni böyle heyecanlandırmazken; nabzımın Aleda'nın sinir bozucu çehresiyle dört nala koşması kudurtmuştu beni öfkeden. -Sence burçlar bir insanın karakterine yansır mı? Alık yüzünü buruşturarak sordu. -Nasıl yani? Anlayamadım canım. İç çektim öfkemden köpürürken. -Apaçık bir soru işte. Anlamayacak ne var bunda? Burçlar diyorum! Burçlar... Dudak bükerek iki yana açtı elini. -Bilmiyorum. Burcum yengeç... Eğer onu merak ettiysen. Histerik bir kahkaha dudaklarımdan fırlarken, elimi alnıma vurdum. -Sence ondan mı bahsediyorum Ceyda? Sence sana burcunu mu soruyorum Ceyda?Kahrolası basit bir soru! Neyse... Sesimi yükseltmem beni kötü hissettirmişti bu defa da. Hüzünle düşen yüzüne baktığımda, bir dediğimi ilk seferde anlayamayan insanlara karşı tahammülümü arttırmam gerektiğini fark ettim. -Neyse s*ktir et. Bugün havamda değilim. Gidebilirsin. Taksi çağırayım- -Ben de kalmaya meraklı değilim zaten! Aşağılık herif! Taksi falan çağırma, kendim giderim. Ceyda kapıyı çarpıp çıkarken; oturma odasının üçlü koltuğunda, gözlerimi kapalı televizyona dikip, Aleda'nın neden karşımda belirdiğini sorguladım gece boyu. Ve bu kahrolası fikirler, sabaha kadar gözümü kırpmamama sebep oldu. Normalde uzun uzun düşünmenin bir sonuca bağlandığı bilinirdi değil mi? Fakat... Sonuç mu? B*ktan bir belirsizlik..." Uğultular kesilmiş, derse giriş yapmam bekleniyordu. Fakat dersin başında dikkatim tamamen dağılmış vaziyetteydi. Bu kızı gözümde bu kadar büyüttüğüm için başıma geliyordu her şey. Onun basit, avam bir öğrenci olduğunu varsayarsam... Huzura erişir miydim? Başakmış... Başak! Hay ben başağın a- -Hocam Kohlberg'de kalmıştık! Ah... Sağ ol adını dahi bilmediğim pasif öğrenci. Beni düşüncelerimin girdabından kurtarıp da bana konuyu hatırlatan senin sesin oldu. Ama bilirsin... Kaldığım yeri hatırlıyormuş gibi davranıp üçkağıtçılık yapmak gözünüzdeki izlenimime katkı sağlayacak. Kulaklarım onu işitmemiş gibi tahta kaleminin kapağını bir kenara bıraktım. Dikkat çekici giriş için dün gece plan yapamamıştım. Hafta sonum tatsız mevzularla kasvete bürünmüştü. Yine de... Ben Asil Selçuk'tum. Parmaklarımı göstermeden kütürdetip yüzümü öğrencilere döndüm. Sol tarafta, kapıya yakın kısımda oturan Aleda, sınıfta değilmiş gibi davranacaktım. Kalemi kızıl dudaklarına götürüp beni seyretmesini görmezden gelecektim. -Kaçınız ahlâk sahibi olduğunu düşünüyor? Ahlâklı mısınızdır? Suratlarını daima afallatan sorularım istemsizce gülmeme sebep oluyordu. Şu olayın verdiği hazzı, hiçbir kadın sağlayamazdı. Tahtaya dönerek başlığı atarken sorumun peşine ekledim. -Ne çok ahlâksız varmış sınıfta. Bir kişi bile el kaldırmayacak mı? Cesur olun biraz. Korkaklarla dolu bir sınıfta ders anlatmak istemiyorum. "Kohlberg'in Ahlâk Gelişimi Kuramı" Tahtadaki yazıyı okuyan gençler, dikkatlerini tamamen bana verdiler. Ön sıralardan, arka sıralara doğru bir dalga hâlinde elleri kalkarken; bunu başlatan kişinin Aleda olması ne yazık ki dikkatimden kaçmadı. Bugün derse, her zamankinden daha fazla ilgiliydi. Gözlerimi ondan güçlükle alırken içimden kendime sövmeye devam ediyordum. -Evet, evet! İndirin samimiyetsiz ellerinizi. Neydi sizi bu kadar düşündüren? Hepinizde kırıntı hâlinde bile olsa ahlâk olduğunu biliyorum. Ama Kohlberg'e göre... Tahtaya döndüm yeniden. Yarım kalan sözümü tamamlarken yazmaya başladım. -... ahlâkın 3 evresi vardır. Kohlberg dediğimiz bu herif, hikâyeler üzerinden insanın ahlâk seviyesini ölçmeye çalışır. İşte onun, insandaki ahlâk derecesini tespit etmek için sunduğu hikâye şudur: Önce boğazımı temizledim. Ardından kalçamı masaya dayayarak bacaklarımı çapraz hale getirdim. Şayet masa yere sabit olmasaydı, beni taşıyamayıp geriye kayardı. Kendi kafamda verdiğim gereksiz detayı es geçip başladım hikâyeyi anlatmaya. -Heinz isimli bir adamın karısı kanser hastasıdır. Az görülen bu kanser hastalığının ilacını ise, şehirdeki bir eczacı bulmuştur. Şifa verecek olan ilacın fiyatı 2000 dolar. Uyanık eczacı, maliyetinin 10 katına satıyor. Ama gelin görün ki... Çulsuz Heinz'in beş parası yok. Seslice gülen birkaç kişinin ardından sürdürdüm sözümü. -Etraftan borç toplayarak 1000 dolar edinen Heinz, eczanenin kapısına dayanır. Karısının ölmek üzere olduğunu söyleyip sadece 1000 dolara ilacı satın alabileceğini ekler. Fakat eczacı ilacı kendi bulduğu için 2000'den aşağıya satmayacağını söyler. Dikkatle dinleyen gençlerin yüzlerine baktım üstünkörü. Okuyan herkesin acıma duygusuyla dinlediği bu hikâye, Aleda'nın suratında manidar bir gülüş oluşturmuştu. Her zamanki gibi kalemi, dolgun iki dudağı arasına götürerek bakışlarını defterine eğdi. Hayret edilesi... Bedenimin bazı bölgelerinde peyda olan ateşle silkelendim. Yersiz kıvranmalardı bunlar. Konuya geri dönüp merakla bekleyen öğrencilere asıl soruyu yönelttim. -Sizce Heinz; ilacı çalmalı mıdır, yoksa çalmamalı mıdır? Düşünmek için zaman verdiğim şaşkın suratlar, birer birer söz hakkı için can atmaya başladı. Fırsattan istifade ederek üzerimdeki ceketi çıkardım. Kıyafetlerimi itinayla ütüler, en ufak kırışıklığa tahammül edemezdim. Sırf bu yüzden ceketlerimi çıkardıktan sonra sandalyenin başına özenle asardım. Son zamanlarda yaptığım sporun ağırlığı arttıkça, bedenimdeki kaslar da irileşmişti. Gömleklerimin düğmeleri zorlanıyordu kapanmak için. Dekanımız, çok sevgili Papaz Eriği Numan Bey, dönem sonlarında öğretmenlere hediye alırdı. Çaktırmadan yanında düğmemi koparıp da bilinçaltına gömlek almasını yerleştirebilirdim. Ne yersiz fikirlerdi bunlar böyle? Tamamen... Berbat geçen hafta sonunun suçuydu. Kollarımı bağdaş yapıp tahtanın önüne geçtim. -Evet, çok heveslisiniz bugün. Unutmayın ki en yüksek seviye altı, en düşük seviye bir. Sen... İşaret ettiğim öğrenci indirdi elini. -...seni dinliyoruz. -Çalmamalı, hırsızlık suçtur. Polis tarafından yakalanmalı. Ve kendisine ceza verilmeli. -Ne kadar gaddarsın! Yanındaki kız koluna vurdu çocuğun. Gülerek seyrediyordum öğrencilerin cevap verme hevesini. Aleda'nın soldaki varlığı yavaş yavaş tesirini kaybettirmişti üzerimde. Öğrencilere tam manasıyla odaklanmıştım şimdi. -Hocam! Karısı ölsün mü? Tabii ki çalmalı. Sonra parayı toplayıp öder. Mühim olan karısının yaşaması. -Yani diyorsun ki, hırsızlık yapsın. Kendinden emin bir şekilde başını salladı kız. Bir başkası söz hakkı isterken ona döndüm yönümü. Aynı anda ayakkabılarımın zeminde çıkardığı tıkırtıyla yürüyordum o tarafa. -Eğer kimse görmediyse sorun olmaz bence. Yakalanmadan çalabilirse güzel. Yakalanma ihtimali varsa teşebbüs etmesin. Dudak büktüm verdiği cevaba. Kahrolasıca sınıftaki en ahlaksız kişi olmayı nasıl başarmıştı acaba? Hayır, Kohlberg y*vşağına saygı duymadığımdan değil ama... Aslına bakılırsa fikrim, böyle hikâyelerle insanların ahlâk seviyesini o an için tespit edemezdik. Yine de literatüre girmiş başarılı bir testti. Ateşi daha da harlamak için kadın-erkek çatışması yaratmaya hazırdım. -Hatta... Kohlberg'e göre: Kadınlar çoğu zaman anca üçüncü seviyeye, erkeklerse dördüncü seviyeye ulaşabiliyor. -Öğretmenim! Ah... Küçük şeytan... Dilinden döktüğün şu hitap şekli... İstemsizce gözlerimi yumdum. Bütün sınıfı saran sessizliği görmezden gelip Aleda'ya döndüm. -Evet? Ayağa kalktı her zamanki gibi. Bunu yapmasa şaşırırdım. İki elini arkasına götürerek eteğini düzeltirken girdi söze. -Bunun çok saçma bir yöntem olduğunu düşünüyorum. İnsanın ahlâk seviyesi sizce de böyle bir soruyla ölçülebilir mi? Paranormal vakalara inanmazdım. Ancak bu şeytan yavrusunun zihnimi okuduğunu düşünmeye başlamıştım. Hiç kimseyi incitmeyeceğime dair verdiğim geçici ateşkes sözü; cinlerimi tepeme çıkaran Aleda'yla son buldu. -Öyle mi Aleda? Yıllarını ahlâk gelişimine vermiş Kohlberg'in yönteminden daha iyi bir tespit şekli biliyorsan sen söyle. Genelde azar yiyen bir öğrencinin yüz ifadesinin şekilden şekile girmesi gerekirken, Aleda güldü. Attığı şuh kahkahanın sınıf ortamındaki yayılışı, herkesin ona dönmesini sağlamıştı. Kızılca saçlarını geriye savurdu gülmeye devam ederek. Yine sınıfın, tabirinin caizliği umurumda olmayan, birkaç abazası hayranca izlediler Aleda'yı. Gözlerimi devirip iki yana salladım başımı. Bu kadar aptal olmak mümkün müydü? -Başka bir yöntem bilmiyorum. Dedi uysalca. Hiç samimi gelmiyordu uysal tavrı. Nedensizce beni çıldırtmaya yer arıyor gibiydi. Kimse kahrolası ağzını açıp da paranoyak olduğumu söylemesin! Basbaya beni kızdırmak için yapıyordu bütün bunları. O ukala gülüşü, saçını savuruşu... -Bilmiyorsan eleştirmek yerine sorulan soruya cevap ver. Dersin akışını kendi keyfine göre değiştirme. Kahretsin... Neden bu kadar öfkeliydim? Dikkat çekici derecede ona bağırıyor ve diğer öğrencilerin de ufak akıllarında soru işareti yaratıyordum. -Bence... Pes etmiyordu Aleda. Fikirlerini beyan etme konusunda onun kadar heveslisini görmemiştim. Hiçbir bağırış, toplum içerisindeki sert tavırlar... Onun yüzündeki özgüveni eksiltmiyordu. Bağdaş yaptığım kollarımı çözerek sırasına ilerledim. Bir basamak aşağıda durduğum amfi merdiveni, boyumuzu anca eşitlemişti. Gözlerim bütün yüzünde gezdi arsızca. Tıpkı onun yeşil harelerinin seyri gibi. -...Heinz, ilacı çalmalı. İlaca muhtaç insan karısı olmasaydı da çalmalıydı zaten. Böyle bir durumda kanunlardan ziyade vicdanın dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Nasıl... Nasıl bu bilince sahip olabilirdi? Her defasında beni şaşırtmaya yeminliymiş gibi hakkında izlenimlerimi güncelliyordu Aleda. Cevabını verdikten sonra yerine oturdu. Başını kaldırarak yüzüme bakarken tebessümü sönmemişti. Bu his... Ona tepeden bakmanın, ondan üstün olmanın verdiği haz... İrileşerek büyüyen gözleri, rahatsız edici bir tondaydı. Evet! Yeşilin en rahatsız edici tonu, Aleda yeşili. Ve kırmızının en tehlikeli tonu, Aleda kızılı... Başımı çevirdim. Hak edene hakkını vermek gerekiyordu. Evrensel ahlâk bilincine sahip olan Aleda'yı takdir etmeli ve cevap veren herkese seviyelerini açıklamalıydım. Yapmadım. Sırtımı dönüp yanından çekilirken bir diğer öğrencinin başına geçtim. Ders boyunca süren bu soru-cevap, onlara ahlâk sıralamasını anlatamadan bitti. Zaten pek de keyfimin olduğunu söyleyemezdim. Kafam o kadar dağınıktı ki, bir sonraki derse bırakmak zorunda kaldım. -Asil hocam! Öğrencilerden birinin seslenişine, çıkarttığım ceketi giyerken cevap verdim. Daha doğrusu yönümü ona döndüm. -Merak ediyorum, hangi seviyedeyiz? Ah, bu velet. "Kimse görmezse sorun olmaz." diyendi. Keyifsiz olmama rağmen güldüm. Sola doğru kıvrılan dudaklarımın arasından, o çok merak ettiği soruya karşılıkta bulundum. -Sen hariç herkes üçüncü evre ve ilerisinde. Şaşkınca başını kaşıdı. Geniş burun kanatlarını ovuşturarak elini göğsüne koydu. Bir toplumdaki en akıllı birey olmak, diğerlerinin zekâsıyla dalga geçmeye itiyordu beni. -Ben hangi seviye? Gülüşüm sesli bir hal alırken çantamı toparlayarak çıkışa yöneldim. Sınıf neredeyse tamamen boşalmıştı. -Araştır gel. Ev ödevi olsun. En sevdiğim p*çlik de buydu. İşime gelmeyen her soruyu ev ödevi olarak itelemek. Klasik! Sınıfı arkada bırakarak günün tek dersini bitirmenin rahatlığıyla ofisime yöneldim. Okulun planlamasına göre, ikinci katın arka bahçeye bakan odası bana devredilmişti. Vaktiyle evrak odası olan bu yeri adam akıllı temizletip düzenlemiştim. Bu odada tek başımaydım. Kimi öğretmenlerin çifter çifter kaldığını bilsem de hiçbir zaman bunu arzulamadım. Bu yaşıma kadar fark ettiğim bir gerçek vardı: Yalnızlık bir orta zekâlıya ağır gelebilirdi. Ancak standardın üstündeki insanlara haz verirdi. Kendinle vakit geçirmenin nesi kötüydü ki? -Asil Hocam, İclal Hanım'ın odasında pasta keseceğiz, katılmaz mısınız? Samimiyetsiz tekliflerin sadece nezaketen söylendiğini biliyordum. Gülümseyerek el salladım. -Size afiyet olsun. Sığ bir muhabbetin ortasına düşüp de azap çekmek istemiyordum. Kimin kaynanasının büyü yaptığı, hangisinin kayınbiraderinin kendisini dolandırdığı umurumda değildi çünkü. Loş ışıklı odama girerek çantayı bir kenara fırlattım. Tencereyi açıp havalandırmak isterken, sanki karşıma çıkmaya yeminler eden Aleda'yı gördüm. Gözlerimi kısarak dikkatle bakınca, karşısında bir adam olduğunu fark etmem zaman almadı. Başımdan kulaklarıma; kulaklarımdan enseme bir sıcaklık inerken geri çekilerek pencereyi kapatmak istedim. Ancak... Merakım ağır bastı. Aleda'yı daha önce hiç böyle mahcup bir hâlde görmemiştim. Karşısındaki genç adam da özür diliyor gibiydi. İki elini sallayarak özüre gerek olmadığını ima etti sanki Aleda. Seni hiç alakadar etmiyor. Kapat şu camı Asil Selçuk! Adamın eli, Aleda'nın omzuna gitti ve sıvazladı. O ise tebessümle başını eğdi. Kahrolasıca adamın elinde ve dilinde ne bitmişti de Aleda böyle kıvranıyordu? -Bana ne bundan? Pencereyi kapatmaya yeltendim, ancak gözlerimi henüz alamamıştım konuşan ikiliden. Çok uzun zamandır yüzündeki şu kibirli ifadeyi bozmaya çabalarken... Genç adam bunu benden önce başarmıştı. Nesi vardı bunun böyle? Erkek arkadaşı falan mıydı? Aleda'nın bir sevgilisi mi vardı? Belki de... Ayrılıyor olabilirler miydi? Ne diye merak ediyordum ki? İzlemeyi sürdüren gözlerime söverek kaşlarımı çattım. Adam arkasını dönüp gittiğinde, Aleda koşarak ağacın kıyısına saklandı. İki eliyle yüzünü örterken kapatmaya uğraştığım camı yeniden sonuna kadar araladım. Seslenip... Ne olduğunu sormalı mıydım? Aman! S*ktir et, dedim kendi kendime. Bana mı kalmıştı neden ağladığını sormak? Öyleyse... Öyleyse neden böyle bir kasvet dumanı kaplamıştı karnımı? Huzursuzca midemde kıvrılmalar peyda olmuştu, niye? İğrenç bir duyguydu bu. Kızıl şeytan, ellerini yüzünden çekti. Geri adım atıp da camı örtemiyordum. Gayri ihtiyari bir biçimde izlemeye devam ederken, ansızın başını kaldırdı! Kızaran yüzünü kaplayan, yine kızılca saçlarını geriye çekip; gözlerini kısarak baktı bana. Sanki seçememişti yüzümü. Başındaki gözlüğü takmasına fırsat vermeden içeri girip kapattım kapıyı. Elim istemsizce göğsümün üzerine konmuştu. Tam da sağımdaki boy aynasıyla karşı karşıya gelince, adeta titredim. Ben... Neden gülümsüyordum? Aleda'nın ağlamasından... Haz mı duymuştum? S*ktir! Neler oluyor böyle? Bu yabancı hissin tiksindirici etkisini koparıp atmak istiyordum midemden. Gülüyordum işte. Ağladıkça allanan yüzünü ve masum sayılabilecek gözlerini görünce... Zihnimde çok daha fazlası canlandı. Neler yapıyordum böyle? Utanç verici... Hiçbir insanın hayatına dair herhangi bir konuyu merak etmiyordum. Hele ki Aleda! Küstah, ukala... Kibirli, çenebaz; cilveli... Bu kızın amacı belli değil miydi? En genç akademisyen unvanımı elimden almak için şimdiden babasıyla anlaştığına emindim. Nefretimi tazeleyerek fısıldadım oturduğum yerden. -Aleda... Şeytanın öz mirasçısı! Yerimi asla alamayacaksın. Ama ben... Gördüğüm bu sahneyi en zayıf anında kullanacağım. Bakalım o zaman da yerimi almayı düşleyebilecek misin?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE