Akıllardaki Tek Soru...

1984 Kelimeler
Oğuz, anladığım kadarıyla neşeli bir adamdı. Uzun yıllardır pazar terzgahlarında vakit geçirdiği belliydi. Müşterilerine davranışları, arada bir patlattığı espriler, babama sataşmaları derken epey keyifli bir gün geçirdiğimi farkettim. Fakat aşırıya kaçan hiçbir iletişim girişimim olmadı. Zaten o da birkaç denemeden sonra yabancılarla çok çabuk samimi olamadığımı anlamış olacaktı ki; bana laf atarken dah ölçülüydü. - Fazilet abla bu tezgahtan lahanayı yan tezgahtan iç malzemesini alacaksın. Sarmanın tarifini de ben mi vereyim, amma kararsız kaldın. - Çok konuşma deli oğlan, kafamı karıştırıyorsun. Geçen hafta verdin sarmalık diye pişmek bilmedi bir türlü. - Aaa üzerime iyilik sağlık. Benim ne zaman müşteriyi yanılttığım görülmüş? Ahuzar sen söyle, sabahtan beri tanıyorsun beni, tek kelime yalan çıktı mı ağzımdan? İlk defa gülmeden edemedim. Çünkü sabahtan beri sebzelere öyle anlamlar yüklemiş, öyle methiyeler düzmüştü ki artık dayanabileceğim son noktaydı bu. "Bana hiç bakmayın hanım efendi. Ben bu adamı tanımıyorum." dedim gayrı ihtiyari. Yüzünü buruşturup burnunun üzerine düşen gözlüklerini parmağı ile düzeltti. "Güvendiğim dağlara kar yağdı, gördün mü Fazilet?" Neyseki Fazilet teyze çoktan alacağını alıp bizim tezgaha geçmişti. O da yeni gelen müşterilerine sergiliyordu maharetlerini. Ben Fazilet teyzenin aldıklarını poşetlerken babam da yanı başımdan homurdandı. "Babası ayrı danası ayrı kafa ütülüyor bunların". dedi. Belli ki babam Osman amca ile hiç anlaşamıyordu. Gün içerisinde yağmur ara ara şiddetlenmiş, ara ara dinginleşmiş ama hiç ara vermeden yağmaya devam etmişti. Buna rağmen tezgahtaki ürünleri tamamıyla satmayı başardık. Ben boş kasaları kamyonetin kasasına yüklerken babam da günlük hasılatını sayıyordu. Sonra bir şey yaptı. Elindeki paradan bir kısmını ayırıp bana verdi ve "bu senin bu günkü emeğinin karşılığı" dedi. almak istemedim, ısrar ettim ama "Abilerinden birisi de gelseydi bu parayı alacaktı. Belki saç okşamayı, tatlı dili beceremem ama evlatlarım arasındaki hakkı gözetirim." Bu sözler üzerine bir müddet durup düşündüm. Babamın abilerime karşı olan tavrını getirmeye çalıştım gözümün önüne. Babam olan biteni hep dışarıdan izleyen bir insandı. Bir şey yapılacak, bir şey alınacaksa annem babama gider o da üzerine düşen neyse onu yapardı. Ama abilerime sarılıp öptüğünü, sevgi yada övme belirten sözler söylediğini duymamıştım doğru. Belki o, kendi adına haksızlık yapmamıştı ama gözlerinin önünde yaşananlara da sessiz kalmıştı. Düşüncelerimi savuşturup son kez bakındım etrafıma. Tezgah komşumuz da işlerini neredeyse tamamlamıştı. Babam ileride hala bir şeylerle uğraşırken bu günün hatrına iyi akşamlar demeye karar verdim. Ve evet; kuru bir şekilde "iyi akşamlar" diyip kamyonetin önüne doğru yürüdüm. - Ahuzar bekle. - Efendim, bir şey mi oldu? - Hayır, hayır bir şey olmadı. Sadece... haftaya da gelecek misin onu merak ettim. - Bilmiyorum. İhtiyaç olursa belki. - Anladım. Ben genelde Cumartesi günleri burada oluyorum. Yani gelirsen... - İyi akşamlar tekrar. Bir erkekle bu kadar uzun süre muhabbet kurmak beni ciddi anlamda geriyordu. Kafede çalışırken bile sipariş almam normalden uzun sürerse ellerim titremeye başlar, saç diplerimde hayali bir sancı hissederdim. Belki dünyanın en iyi adamıydı Oğuz, ama ben henüz bu kadar münasebete bile hazır değildim. Babam da arabaya bindiğinde artık eve gitmek için hazırdık. - Elhamdülillah. Allah bugünümüzü aratmasın. - Düşük mü işler baba? Sanki pek kalabalık yok gibiydi. - Pazarın modası geçmez hiçbir zaman. Diğer günlere göre düşük sayılır ama yağmurun da etkisi var tabii. Bir de Salı pazar var önümüzde, insanlar çıkıp ıslanmaktansa Salıyı beklemek istemiş olabilir. - Yine de tezgahı bitirdik. Bu iyi bir şey sanırım. - İyi bir şey elbette. Elimizde mal kalıp israf olmadı Allah'tan. Yolun geri kalanında ikimiz de sessizdik. Babamın hakim olduğu konularda, mesela sebze meyve fiyatlarından ya da pazar esnafının halinden konu açarsanız bir müddet konuşmayı sürdürürdünüz ama diğer türlü sessiz bir adamdı Hasip Aka. Sanırım ondan aldığım bir yönüm de buydu. Sabahlara kadar muhabbet etmek, eğlenceli kalabalıklara katılmak ya da en basitinden sıradan bir aksilik konusunda sesimi yükseltmek bana göre değildi. Eve geldiğimizde artık hava da kararmak üzereydi. Hakan abimin arabası kapının önünde olduğuna göre işten gelmiş olmalıydı. Babam bir süre ellerime baktıktan sonra cebinden anahtarını çıkardı. Sanırım kapıyı benim açmamı beklemişti ancak anahtarım yoktu henüz. İçeri girdiğimizde aslında bugün ne kadar üşüdüğümü farkettim. Bir an önce sıcak suyun altına girip üzerime sıcak tutacak bir şeyler giymek istiyordum. Ceketimi portmantoya astıktan sonra oturma odasına uğramadan direk yukarı çıktım. Eşyalarımı alıp kendimi banyoya attığımda yorgunluğum da yavaş yavaş kendisini belli etmeye başladı. Elimden gelse suyun altında daha uzun kalırdım ama henüz bu evde keyif sürebileceğime dair bir inancım yoktu. Acıkmıştım ama yine her zamanki gibi yorgunluğum ağır basıyor, bir şeyler yemek yerine uyumamı emrediyordu. Odama geçip saçlarımı kuruladığım sırada kapım çalındı ama açılmadı. Hakan abimin seslendiğini duydum. - Babam çağırıyor. Sadece iki kelime. Cevabımı da beklemeden gitti üstelik. Belki de giderken söyledi bilmiyorum. Sözünün hemen akabinde merdivendeki ayak seslerini duymuştum. Oflayıp yatağımla bakıştıktan sonra ayaklandım. Ne olursa olsun babamın sözlerine karşı gelmemi engelleyen bir şey vardı içimde. Diğerlerine karşı sergilediğim hırçınlığı ona sergilemek istemiyordum. Aşağı indiğimde masadan kaşık çatal sesleri geliyordu. Beni gördüklerinde kısa bir an duraklasalar da önlerindeki yemekle ilgilenmeye devam ettiler. Masadaki boş sandalyeye oturdum. Boşluk, annemin hemen yanı başındaydı. Önüme konulmuş bir tabak kuru fasulyeye bakıp iç çektim. Genelde dolu dolu bir tabak yiyemezdim. Canım pilavdan da yemek istediği için tabağıma ellemeden birazını geri tencereye koyup, az bir pilav koydum yanına. Babamın gözleri benim üzerimdeydi, öbürleri aç karınlarını doyurmak için dünya ile irtibatı çoktan kesmişti zaten. Babam kaşığını masaya bırakıp geri yaslandı. Bir şeyler söyleyecekti, bunu herkesin üzerinde göz gezdirmesinden ve boğazını hafifçe temizlemesinden anlamıştım. Henüz ilk lokmamı almadan konuşmasını beklemeye başladım. - Bu evde herkes sofraya aynı anda oturur, karnını güzelce doyurur ve kalkar. Ben bunca yıl sizin karnınızı doyurmak, üstünüzü giydirmek için çalışıp durdum. Herkesin yeri eşit benim gözümde. O yüzden Ahuzar, sakın bir daha sofraya gelmemezlik yapma. Dün sesimi çıkarmadım ama bu alışkanlık olmasın. - İştahınızı kaçırmak istemedim. Babam bu dediğime sinirlenirken Hakan abim sinirli bir gülüş koydu masaya. Ama babam onu konuşturmadı bile. "Herkes işine baksın. Ben söyleyeceğimi söyledim. Hem o tabağındaki sana yetmez, adam gibi doldur tabağını. Gündüz de doğru dürüst bir şey yemedin." Elbette daha fazlasını yiyecek halim yoktu ve beni daha fazla zorlamadığı için ona teşekkür ederek önümdeki tabağı bitirdim. Herkes kalkıp koltuklara çekildiğinde anladım ki sofrayı toplamak bana kalmıştı. Görünüşe göre evdeki varlığım onların gözünde bu şekilde bir anlam edinmişti. Ahuzar varsa elimi işe sürmem. Oh ne ala... Tabakları mutfağa taşırken bir yandan da çay suyunu ocağa yerleştirdim. Mutfağa girdiğimden beri burnuma tatlı bir koku geliyordu ama kaynağını bir türlü anlamamıştım. Ve bir yerleri karıştırıp kokunun kaynağını aramak da istememiştim açıkçası. Bulaşıkları makineye doldurup, kalan yemekleri de dolaba koyduktan sonra kaynayan suyla çayı demledim. Çay servisini yapmadan yukarı çıkarsam babamın sofrada söyledikleri önemini yitirirdi. Haliyle salona geçip bir köşede sessizce oturmaya karar verdim. Annem yakın gözlüklerini takmış, elindeki telefonun ekranından bir şeylere bakıyordu, babam her zamanki koltuğunda oturmuş yemek sonrası şekerlemesini yapıyordu. Özkan abim ortalarda yoktu, Hakan abim de telefonundan bir şeyler seyredip gülüyordu. Elimi anlıma dayayıp bu günü düşündüm. Aslında pazarda olmak, bir şeyler yapmak bana iyi gelmişti. İtiraf etmem gerekirse Oğuz'un gevezelikleri bile keyfimi yerine getirmişti. Annem keyfimi kaçıracak o sözü söyleyene kadar da gayet iyidim aslında. - İşinizi ayarladınız değil mi Hakan? Yarın nişan var bak, Hasan'ın size ihtiyacı olacak. Göz önünden ayrılmayın. Yarın mıydı o melun gün? - Ahuzar sen de bir yere kaybolma. Elim ayağım olursun, epey koşturacağız çünkü. - Gelmek zorunda mıyım anne? - Ne demek zorunda mıyım? Bu evin insanı değil misin sen? Hem herkes biliyor burada olduğunu, gelmezsen ayıp olur. Bu evin insanı olarak görülmek pek alışık olduğum bir his değil ama yarın onların mutluluklarına şahit olmaya hazır mıyım bilmiyordum. Ağzımı açıp tekrar itiraz edecekken ne ara geldiğini anlamadığım Özkan abimin sesi doldurdu salonu. - Elbette gidip yardım edeceksin insanlara. Hasan abinin de hoşuna gider, bir kız kardeşi yok, seni kardeşi gibi biliyor. - Bilmesin. Bilmesin beni kardeşi gibi. Ben ondan istemiyorum abilik yapmasını. İki tane abim var, onlar yerlerini hatırlasa yeter benim için. - Ahuzar başlama gene. - Bir şeye başladığım yok anne. Çayı koyup yatacağım ben, yorgunum. - Fırında kek var, üzümlü yaptım bak. Bir dilim ye de öyle yat bari. Akşamdan beri aldığım tatlı kokunun nereden geldiğini de böylece öğrenmiş bulundum ama bütün isteğim, iştahım buhar olup uçmuştu. Benim için mi yapmıştı ya da çayın yanına kemirecek bir şeyler olsun diye mi düşünmüştü bilmiyorum. Fakat Özkan abim sağolsun buna kafa yormamı, belki de bu yüzden kendimi mutlu hissetmemi bile elimden almıştı. Çay bardaklarını tepsiye dizdiğim sırada arkamda bir hareketlilik hissettim ama dönmedim. - Bana bak Ahuzar. Yarın o nişana gidip kendi gözünle göreceksin bazı şeylerin imkansız olduğunu. Beni hasta etme. Sakın kimseye de bir şey belli etme, bozuşuruz. - Abi inan umrumda değil. İster nişanlansın, ister evlensin, ister dost hayatı yaşasın. Umursamıyorum anla artık. Korkma da, bir şey yapıp aranızı bozmam, arkadaşlığınıza halel getirmem ama yeter. Yeter, daha fazla onun için benim kalbimi kırma. Son sözüm bu olmuştu. Keki de dilimleyip tabaklara yerleştirdim ve ayrı bir tepsiye aldım. Önce çayları verecek ardından da keki servis edecektim. Çayları dağıtıp mutfağa dönerken hane kapısının çalması ile duraksadım. Ben ayaktayken kimse kalkıp kapı açmazdı. Bu yüzden el mecbur kapıyı açmak için yolumu değiştirdim. Derin bir soluk açıp araladığımda karşımda en son görmek istediğim kişi yani Hasan vardı. O da beni gördüğüne pek memnun olmamıştı sanırım. Çünkü bakışları ben hariç evin her yerinde dolaşıyordu. - Özkan evde mi? Bir şey sormam gerekiyordu da. Sanırım bu adamın telefonun icadından haberi yok Ahuzar. - İçeride Hasan abi, geç buyur. Evet bizde abiye abi denir. Neden bu kadar şaşırdın ki? O içeri geçince ben de mutfağa gidip kendimi biraz olsun sakinleştirmeye çalıştım. Ona karşı bir şeyler hissediyor muyum hala diye sorarsanız evet derim. Evet; ona karşı büyük bir kırgınlık hissediyorum. Yoksa onunla aramızda hiçbir şey olamayacağına çoktan kani oldum ben. Sakinleşmek istememin sebebi, az önce yapılan konuşmanın üzerine geldiği için yaşadığım gerginlikti. Kendimi topladım ve tepsideki tabakların yanına bir tane daha ekledikten sonra bir de çay bardağı iliştirdim boşluğa. Bedenime göre oldukça büyük ve ağır bir tepsiyle içeri girdiğimde kimse yerinden kımıldamaya niyetli değildi ama babam; "Hakan kalk yardım et." dedi. O yeltenince de kendimi söze girmek zorunda hissettim. - Önemli değil baba yaparım, alışkınım nasıl olsa tepsi taşımaya. Bunu söylerken gözlerimi Hasan'a dikmiştim ama o başka bir nokta ile ilgileniyordu. Hem Hakan abim hem de Özkan abim ne yapmaya çalıştığımı anladıklarında ayaklanıp tabakları dağıttılar. Ben de çayımı ve tabağımı alıp yemek masasının bir köşesine iliştim. Konuşulanlardan tamamen soyutlamaya çalışıyordum kendimi. Önümdekilerle ilgilenecek, boşalan bardak varsa dolduracaktım. Bu akşamki misyonum tamamen bu olmalıydı. Ama annemin "Ahuzar ne güne duruyor, o yapar. " deyişi ile kafamı kaldırdım. - Ne yapıyorum anlamadım? - Ütü işi varmış Maide teyzende. Sabah da nişan için gelenler olacakmış, onu sıkıntı ediyormuş. Beli ağrıyor ayakta kalınca. Sen nasıl olsa boşsun, yaparsın diye dedim. Özkan abim "Anne!" diye seslenince elimi kaldırıp susturdum onu. - Kusura bakmayın ama ben neyi kaçırdım tam olarak? Gelenlerin içinde bir tane bile bu işi yapacak insan yok mu? Benden yardım mı istiyorsunuz, nasıl olsa boş beleş bir insan bir işin ucundan tutsun diye mi düşünüyorsunuz? - Hacer teyze sıkıntı yok, Ahuzar haklı. Ben zaten yardım istemeye diye gelmedim, annemin telaşını anlatmak istedim sadece. Elbet yapacak biri bulunur. - Hasan abin için ölür müsün bir el atsan kız? Sanki kölelik yapmanı istiyoruz senden? - Anne yeter. Bak Hasan da gerek yok diyor, büyütme meseleyi. Babamın bardağı boşalınca ayaklandım hemen. Annemin ardımdan geleceğini biliyordum, gelip içeride yapamadığı paylamayı kesinlikle burada sürdürecekti. Çok geçmeden adım sesleri doldu kulağıma. - Kız ne kadar geçimsiz biri oldun sen. Ölür müsün bir işin ucundan tutsan. Rezil ettin beni çocuğa. - Bana sormadan niye konuşuyorsun ki? Mecbur muyum ben milletin gönlünü eğlemeye. Bir sürü yeğeni var Maide teyzenin, gelsin biri yapsın. Yapınca madalya mı takacaklar bana? - Doldur çayı geç içeri hadi. Bak bakalım başka çayı biten var mı? Laf da söylenmiyor artık size. Abine de bi haller olmuş zaten. İşine gelmeyince hep dır dır be Hacer hanım... Babamın çayını götürünce baktım üçünün de çayı bitmiş. Bardakları götürmektense gidip demliği getirdim ve yüzlerine bakmadan doldurup geri çekildim. Kendime de bir çay doldurmuştum ve hazır ortam da sessizken merak ettiğim sorunun cevabını almak istedim. - Sahi Hasan abi, sen benim yurttan ayrıldığımı, işe girdiğimi, okulu bıraktığımı nereden öğrendin?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE