Nalan...

2108 Kelimeler
"Sevgi, insanın doğası gereği hayatındaki en büyük ve en önemli istenç, ihtiyaçtır. Kendini geliştirme yolunda temelden sevgiyi öğrenememiş insan, hayatı boyunca muhakkak bocalamak durumunda kalacaktır." Kafka, "uçmak gereksinimi de güçsüzlükten kaynaklanan bir ihtiyaçtır" der. Ona göre uçmak; bocalamak ve kararsızca kanat çırpmaktan başka bir şey değildir. Sevgisiz büyüdüğümü düşündüğüm için her karar anında bocalamam, kaçmaya çalıştığım anlarda kanatlarımın kırık oluşu ile yüzleşmem, benim hayat serüvenimdeki en büyük handikaplardı. Her ne kadar, bundan sonra maruz bırakıldığım sevgisizliğe karşı koyacağım, gerekirse her fırsatta bunu muhataplarının yüzüne vuracağım desem de; bir şekilde kendimi yine onların dediklerini yaparken buluyordum. Dün akşam Hasan'a yönelttiğim soruya pek makul bir cevap alamasdığımı düşünüyordum. Ancak bir müddet konuyu burada kapatmak en iyisiydi. Aklında farklı bir amaç varsa, her gerçek gibi bir gün mutlaka su yüzüne çıkardı. Açıkcası ben, onunla ilgili hiç bir konuda kafa yormak istemiyordum artık. " İstanbul'a sık sık geliyorum iş için. Ne zamandır Mudanya'ya gelmediğinden yurda uğrayıp nasıl olduğuna bakmak istedim. Neticede yakın arkadaşımın kardeşisin sen. Yurttan ayrıldı dediler, ben de işim erken bitince yakınlardaki kafeye gidip bir şeyler içmek istedim. Tesadüfe bak ki sen de orada çalışıyordun." demişti. Neden yanıma gelmedin, benimle konuşmadın desem sanki cevabı hazırdı ve kendince makul bir açıklaması vardı. Bu sebeple konuyu daha fazla uzatmadım. Sonuçta burada oluşumun faili belliydi. Öyle ya da böyle nişan gününde burada olmamın tek müsebbibi karşımdaydı. Sadece Özkan abime bir bakış atıp "gördün mü, benim bir suçum yok" demeye çalıştım. O da zaten bakışlarını karartmış Hasan'a bakıyordu. Tıpkı benim gibi, beni neden merak ettiğine kafa yorduğunu anlayabiliyordum. Bana göre bu bir vicdan muhasebesiydi, abime göre belki; eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek... Şimdi de şu saçma nişan muhabbetine salonun en uzak köşesinden dahil oluyormuş gibi yapıyordum. Zorla getirildiğim bir cemiyette kimse meydana çıkıp gerdan kırmamı da isteyemezdi. Annemin güzel giyin dayatmalarına istinaden dizimin hemen üzerinde, belden aşağı balon formunda olan siyah bir elbise ve kalın opak çorap giymiştim. Elbisenin kolları kısa olduğundan bileğimi uzun kollu, ince bir hırka giyerek kapattım. Saçlarım düzdü, sadece taradım ve yüzüme de rüzgardan kuruduğu için kremden başka bir şey sürmedim. Duvara dayalı sandalyemde amaçsızca ortalıkta dolaşan kalabalığı izlerken yanıma bir sandalye çekildi. Parfümünden bir bayan olduğunu anladığım için ani bir tepki vermedim. Ama o benimle konuşmaya niyetli gibiydi. - Ben de zorla getirilen tek kişi benim sanıyordum. - Anlamadım, bir şey mi dediniz? - Buraya zorla getirildiğin her halinden belli oluyor diyorum. Tıpkı benim gibi. Gün arkadaşlığı kapatılmalı. - Gün arkadaşlığı ile ne ilgisi var? - Şu etrafa gülücük saçan ama doğal hayatında sinsi bir yılan olan gelin hanım var ya işte o; annemin gün arkadaşının kızı. Bizim eve bir kaç kez girip çıkmışlığı var ama zerre hazetmiyorum ondan. Umarım kız kardeşi ya da kuzeni falan değilsindir. - Değilim. Liseden tanıyorum sadece. Komşumuzun oğlu ile evleniyor. - Opss! Sakın bana bu yüzden karalar bağladığını söyleme. - Ne? Hayır tabiki de. Sadece burada olmaktan memnun değilim. - Neyse, ortak duyguları paylaştığımıza göre tanışalım artık. Ben Nalan. - Memnun oldum Nalan, ben de Ahuzar. Ne, neden gülüyorsun? - İsminin anlamını biliyor musun? - Evet, ah etmek, ah çekmek de neden güldüğünü anlamadım. - Nalan'ın anlamını biliyor musun pekii? Anladım, bilmiyorsun... Ağlayan, feryad eden demek. Yani diyorum ki; ya birbirimize çok iyi geleceğiz ya da birbirimizin hayatını karartacağız. - Bundan sonra görüşeceğimize eminsin yani? - Neden? Sen yalnızlardan mısın? İnsan istemez misin hayatında? - Öyle değil elbette ama burada ne kadar süre kalacağımı bilmiyorum. - Biz de uzak mesafe ilişkisi yürütürüz o zaman. Daha önce denenmiş ve başarılmış bir şey sonuçta. Hadi hadi nazlanma. Gel nişanın kritiğini yapalım seninle. Yoksa başka türlü zaman geçmeyecek. Bak şuradaki sarışın siyah elbiseli kız var ya; gelinin en yakın arkadaşı. Daha doğrusu yancısı. Tuvalete bile birlikte giderler neredeyse. Şuradaki mavi gömlekli çocuk da onu kesiyor. Bu erkekler fesat ve kötü kalpli kızlarda ne bulur bilmem. Salak oldukları için heralde. - Yalnız o salak dediğin çocuk, benim abim. İsmi Hakan. Ama kız Cennet gibi biriyse ya da en azından onun arkadaşıysa abim gerçekten salak demektir. - Oha! Hakan denilen çocuk senin abin mi? O zaman Özkan abi de senin abin ve sen de pazarcı Hasip amcanın kızısın. Al işte seninle arkadaş olmamız için bir sebep daha. Benim babam da pazarcı, hatta tezgahlarımız yan yana. - Oğuz senin abin mi yani? - Evet de ne ara tanıştınız siz? Hiç bahsetmedi senden. - Dün, pazarda tanıştık. Yoğundu, pek muhabbetimiz olmadı. Hem ilk kez gördüğü birini neden anlatsın ki? - Ne bileyim, her şeyi anlatır bana. O yüzden öyle söyledim. Nalan hoş kızdı. Abisi gibi uzun boylu ve kumraldı. Abisini anlatırken gözlerinin içi gülüyordu, ne güzel. Yüzündeki kocaman gözlükler ona o kadar yakışmıştı ki onlarsız düşünemedim bile. Ben sormadım ama o kendini anlatmaktan çekinmedi. O da geçen yıl bitirmiş eğitim fakültesini, Türkçe öğretmeniymiş ama atanamamış. Bu yıl yeniden deneyecekmiş şansını. Ailesinden uzağa gitmek istemiyormuş, bu yüzden çok yüksek puan alması gerekiyormuş. Eğer okulu bitirseydim ailemden uzağa gitmek benim için bir engel olmazdı. Ayaklarımı yere sağlam bastığım, kendimi idare edebilecek ekonomik gücü ve sosyal statüyü yakaladığım takdirde ailemin uzaklığı beni ırgalamazdı. Uzaklık benim için kilometrelerle ölçülmüyordu çünkü. Ben zaten onlara uzaktım. - Abim anlatmadı ama ben ballandıra ballandıra anlatacağım. Çok kafa kız diyeceğim, arkadaş olduk. - Erken karar verme bence. Pek beceremem ben arkadaş olmayı. - Kendine haksızlık etme. Herkesin arkadaşa ihtiyacı vardır ve herkes biraz arkadaştır. Ben senin içindeki cehveri çıkaracağım ortaya. Hem benim de başka arkadaşım yok. Bence tam birbirimize göreyiz. - Şu an çıkma teklifi alıyor gibi hissetmem normal mi? Her şey o kadar hızlı oldu ki; düğünlerde kız beğenen kaynana adayları gibi gelip çöktün masaya. - Ne kadar güzel değil mi? Benim gibisini arasan da bulamazsın. Ahuzar şaka bir yana garip bir şekilde yakın hissettim seni kendime. Arkadaşlığımıza bir şans versen ne kaybedersin ki? Arada nefes almak istediğin zamanlar illa olur. Çıkar birlikte bir şeyler yaparız, gezeriz ya da hiçbir şey yapmadan beraber susarız. Bu bile bir paylaşım. - Yalnız olduğumu sana düşündüren ne? - Halin tavrın bas bas bağrıyor resmen. İnsan içine karışmayı pek sevmiyorsun. Sevseydin bu en arkadaki kimsenin tercih etmediği masada oturmazdın. Ama dersen ki bu benim tercihim, ben böyle mutluyum sana alınmam. Geldiğim gibi kalkar giderim, merhaba merhaba bundan sonra. İletişimimiz bunun ötesine geçmez ama öbür tarafı hiç mi merak etmiyorsun? Yani benim nasıl bir arkadaş olacağımı? Belki senin tarafından bakınca yaptığım çok garip geliyordur, buna bir şey diyemem. Ancak beni sana çeken şeye hayır demek istemiyorum ben. Bu bir macera ise atılmaya hazırım. Sadece bir ışık bekliyorum senden. Bir insan bir başkasıyla arkadaşlık kurmaya nasıl bu kadar hevesli olabilir, ya da soruyu daha doğru bir şekilde soracak olursak; benimle arkadaşlık kurma fikri nasıl bu kadar cazip gelebilir? Bende benim görmediğim ne olmuş olabilir ki; Nalan'ın dakikalardır ısrarı sürmekte? Ben bunları düşünürken salondan bir alkış sesi yükseldi. Başımı kaldırıp sahneye bakmak yerine Nalan'a baktım ama yüzünün aldığı şekli görmemle ufak bir kıkırdama hissi geldi. Evliliğe attıkları ilk adımda sevdiklerini de aralarında görmek isteyen çift; Nalan'ın gözünde iki zararlıdan başka bir şey değildi. Sahneye dönüp baktığımda Cennet'in yüzünde büyük bir gülümseme görürken; Hasan'ın bu seramoniden çoktan sıkılmış olduğunu farketmiştim. Sanırım o da bu kadar şatafat beklemiyordu. - Sence de Cennet; sonunda emeline ulaşan kötü cadılar gibi sinsice gülmüyor mu? - Abartıyorsun. İnsanların ne düşündüklerini, ne hissettiklerini nereden bilebiliriz? - Bilmiyorum Ahuzar. Tanıdığım ilk andan beri bu kızda beni rahatsız eden bir şeyler var. Bir sinsilik var hamurunda. Elde ettiği hiçbir şey tesadüf değil gibi. Sanırım artık Nalan da benim için ilgi çekici bir kişilik olmaya başlamıştı. Cennet'in yaptıklarını bilmeden, onun hakkında böylesine nokta atışı tespitlerde bulunması altıncı hissinin ne kadar da kuvvetli olduğunu gösteriyordu bir bakıma. Bir de daha dün tanıma fırsatı bulduğum ağabeyi vardı. Mizaçlarını karşılaştırdığımda ikisi de benim aksime dışa dönük ve girişken insanlardı. Onunla ya da onlarla arkadaşlık yapabilir miydim? Yüzme bilmediğin halde gemileri yakan sensin Ahuzar... - Seninle bir anlaşma yapalım mı? - Yani bu arkadaş olduğumuzu kabul ettiğin anlamına mı geliyor? - Duruma göre bakacağız. - Yapalım o zaman. Hemen anlaşalım. Heyecanlı hali gülünesiydi ve ben de buraya geldiğimden itibaren ilk kez içten bir şekilde gülümsedim. Gülüşüm henüz dudağımda asılıyken Hasan'la göz göze gelmeyi beklemiyordum elbet. Sıradan bir denk gelişmiş gibi bakışımı çevirdiğimde boğazımda hissettiğim kuruluk utançtandı. - Bak Nalan, anladığın üzere ben çok ketum biriyim. Kafamda, içimde halletmem gereken çok şey var. İnsanlara güvenme konusunda sıkıntılarım var, gerçekten sevilebileceğime dair inancım noksan. Bu yolda seni sıkabilir, belki de kırabilirim. Çünkü benim kırılganlığım çok. Belli bir noktadan sonra benim bu halim sana sıkıcı gelecekse eğer hiç başlamayalım ama ben senin üstenden gelirim, sen benim için çerez çekirdeksin diyorsan buyur meydan senin. - En başından net olman çok güzel. Ben ise gördüğün gibiyim. Meraklı ve girişken. Ama her insan gibi benim de kırgınlıklarım var, hala içimde izi belli olan bir açk yangınım var fakat ben bir çıkış yolu arıyorum kendime. Çünkü ben o yolu bulamazsam kimse tutup kolumdan göstermeyecek. Bazen ben tökezlerim, bazen sen; bazen birlikte düşeriz o çukura ama biliriz ki ne olursa olsun bizi yargılamadan dinleyecek biri var. Ben seni yargılamam Ahuzar. İnanıyorum ki sen de beni yargılamazsın. - Çok saçma. Hiç olmak istemediğim bir yerde garip bir şekilde bir arkadaşlık kuruyorum ve bu beni rahatsız etmiyor. - Kim bilir yıllar sonra bu günü hatırlayıp; Cennet'in nişanında dostluğumuzun inşaa edildiği gerçeği ile yüzümüz buruşacak ve ama yine de bizi bir araya getiren Cennet'e teşekkür edeceğiz. Son sözünü söylerken yüzünü öyle bir şekilde buruşturmuştu ki; az önce ona bahşettiğim sessiz tebessümün yerini bu kez, şen bir kahkaha aldı. Daha fazla bakışı üzerimde hissetsem de umursamadım. İçten bir gülüş bulmuşken kaybetmek istemedim. Gülüşüm Nalan'ı da etkileyince o da benimle birlikte gülmeye başladı. Hani olmadık anlarda, olmadık yerlerde sebepli ya da sebepsiz yere insanları ani bir gülme krizi tutar, durdurmaları güçleşir ve etrafın onaylamaz bakışlarına maruz kalırlar. İşte o vaziyetin içindeydik şimdi. Annem bile öcü görmüş gibi bakıyor, kaşıyla gözüyle ağır olmamı istiyordu. Fakat ben içimdeki ağırlıklardan zaten yeterince çekmiştim. Yükümü burada, Cennet ile Hasan'ın nişanlandığı salonda bırakmak istiyordum. Güldükçe hafifledim, hafifledikçe de güldüm. Nişanda olup bitenleri umursamayıp Nalan ile keyifli bir sohbet sürdürdük. Birbirimize telefonlarımızı verdik, buluşmalarımızı sıklaştırmak için sözleştik. Nişan bitip dağılırken de sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Yeni kaynaşıp zor ayrılan iki arkadaş gibi değil, yıllardır görüşemeyen iki dost gibi sarıldık hem de. Nalan'a henüz söylemesem de ben de bir çıkış yolu arıyordum. Sadece önümü aydınlatacak bir ışık lazımdı ve o ışığın Nalan olduğuna dair kuvvetli bir his vardı içimde. Nişan eve çok yakın bir parkın kapalı salonunda yapılmıştı. Bu yüzden hafif hafif atıştıran yağmur altında eve yürümek istemiştim. Annemle babam önden kamyonetle döndükleri için bana Hakan abim eşlik ediyordu. Bir şeyler konuşmak istediğine ve tepkilerimi tartamadığına dair bir izlenim edinmiştim. Sessizliği bölmek belki de konuşmaya teşvik etmek için derin bir soluk çektim içime ve "çok seviyorum bu kokuyu" dedim. Onun cevabı ise hiç beklemediğim yerden geldi. "Daha önce böyle güldüğünü hiç görmemiştim." Bu kez buruk bir gülüş gelip yerleşti dudaklarıma. - Güldürmek için hiçbir çaba sarfetmediğiniz içindir. Derin bir nefes alma sırası ondaydı şimdi. - Sen ağla diye kasten kötülük yaptığımızı düşünüyor olamazsın. - Görmemek, adam yerine koymamak, umursamamak kötülük mü sence? Bak yedi göbek el birisi için demiyorum bunu. Öz be öz kardeşinizim sizin. Dolu dolu doğum günü kutlamak nedir bilmem, karne sevinci yaşamadım, kimse başarımla övünmedi. İstanbul'a götürüp yerleştirdiniz ve ardınıza dönüp bakmadınız bir daha. 18 yaşında gözü açılmamış, insanlardan çekinen, ürkek bir kız çocuğuydum, ülke kadar bir şehirde bir başıma bıraktınız. Harçlıksız bırakmadınız, aç kalmadım sayenizde Allah razı olsun ama beni öyle bir yalnızlığa ittiniz ki ben her ay telefonuma yüklenen dakikaların binde birini bile kullanamadım. İki hafta üst üste ben arayınca "ne istiyorsun?" derdiniz. Sanki sürekli bir şeyler istemek için sizi arıyormuşum gibi. Gelmek istediğimi, çok bunaldığımı söylüyordum; Özkan abim otur oturduğun yerde dedi durdu sürekli. Hiç gözünü kaçırma sebebinin ne olduğunu çok iyi bildiğinden adım kadar eminim. Çünkü Özkan abim gelme dese bile sen mutlaka derdin. Biliyorum seni dizginlemek için sana anlattığını, inkar etme. Abi peki neden o sana gelip okulu bıraktığımı, yurttan ayrıldığımı söylediğinde apar topar getirdin beni buraya? Pek ala bir düzen tutturmuştum, ben yalnızlığa, siz bensizliğe alışmıştınız. Hoş sizin alışmanız daha kolay olmuştur eminim. Ben yalnızken yaşadıklarım yüzünden sizi asla affetmeyeceğim abi, hem de hiç. - Abim çok kızgındı sana. Hasan ona gidip durumu anlatınca zor zaptettim. Bir sıkıntıkn yok, olsa arar söylersin diye düşündüm. - Düşündün ve umursamadın. Ama bir kere de arayıp Ahuzar nasılsın demedin. Bu yüzden sizin ittiğiniz yalnıztıkta yaşadıklarımı bilmeye hakkınız yok. Bundan sonra lütfen bana söz geçirebileceğinizi, üzerimde hakkınız olduğunu düşünmeyin. Sizin hakkınız yok ama benim üzerinizde hakkım çok, bunu bilin ve öyle davranın bundan sonra. Bu sözlerimden sonra adım atacak cesaret mi bulamadı yoksa geride kalıp düşünmek mi sitedi bilmiyorum. Ancak az önce yanımda bulunan rahatsız varlığı kayboldu. Ben de durup beklemedim zaten. Önüme baktım ve yoluma gittim. Tıpkı hayatımın bundan sonrasında yapacağım gibi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE