Artık beni anlasınlar, neler çektiğimi bilip vicdan azabı çeksinler ya da gelip özür dilesinler istemiyordum. Bir dönem istedim inkar edemem. Olduğum yerden kaçıp onlara sığınmak istediğimde, böyle zamanlarda beni her itişlerinde bunu sık sık düşündüm. "pişman olacaksınız" derdim. "vaktiyle yanımda olamadığınız için kahredeceksiniz kendinize." Ama şimdi; belki söylediklerim size tat kaçırıcı gelebilir ama yeni bir hayat kurmadan önce konaklayacağım bir yer olarak görüyorum yanlarını. Yeni hayatımda olmasalar da olurdu. Ben onların yokluğuna zaten alışmıştım. Benim yokluğumun onlarda dramatik bir etki yaptığını da söyleyemezdik.
- Akşam gördün mü Raziye nasıl da kasım kasım kasılıyordu. Buldu tabii Hasan gibi damadı, o kasılmasın da ben mi kasılayım.
- Allah geçim versin, ne diyelim.
- Kız senin dün kikir kikir konuşup gülüştüğün kız kimdi? Bize nemrut gibisin, aleme güllerin beş açıyor vallaha.
- Yüzümü güldürüyorsa demek ki...
- Aman konuşulmaz senle. Hemen başladın laf sokmalara. Kimmiş diyorm, tanıyor muyuz? Gerçi bu mahallede olsa bilirdim ama.
- Raziye teyzenin gün arkadaşının kızıymış. Aynı zamanda da pazarcı Osman amcanın.
- Anaaammm hani şu huysuz Osman'ın?
- Ben tanımıyorum adamı, görmedim daha önce.
- Aman şeytan görsün yüzünü. Baban onun yüzünden hep sinir küpü gibi geliyor eve. Allah karısına sabır versin o adamın.
- Benim işim bitti, çıkıp biraz hava alacağım. Fazla geç kalmam.
- Kız nereye? Baba evinde var mı öyle kafaya göre gezip dolaşmak?
- Yok mu? Benden başka herkes keyfinde aleminde üstelik. Karışma bana.
Babam ketumdu ama annem lafını sözünü esirgemezdi. Sözünü dinletmek için çabalardı, sesini yükseltir, yer yer çirkinleşirdi. Ama o bile bana istediği gibi söz geçiremeyeceğini farketmişti artık. Neden hakkı olmadığını geçen gün oldukça açık bir şekilde yüzüne vurmuştum çünkü. Bana diş geçiremediği her anda sinirden kudurduğunu görebiliyordum, bir oyun hamuru gibi elinde şekilllendirdiği Ahuzar değildi artık karşısındaki.
Hafta başıydı ve okulların dağılma saatiydi. Güneş varlığını hissettirse de Mart'ın gölgede üşüten o keskin soğuğu hissediliyordu. Üzerime aldığım deri ceket bedenimi rüzgardan korusa da yüzüm ve başımın epey üşüdüğünü hissediyordum. Rüzgar ve soğuk, gün sonunda bana müzmin baş ağrısı olarak dönerdi. Bu yüzden bulduğum ilk kafeye girip oturmak istedim.
Evimiz, Eski Girit mahallesindeydi ve sokaklar genellikle sahil yoluna çıkardı. Buradaki mekanlar da ekseriyetle sahil yolunda konuşlanmıştı. Geldiğim mekan, lisedeyken önünden sürekli geçtiğim, içinde toplanan liselilere uzaktan baktığım, belki bir ya da iki kez çay içme fırsatı bulduğum bir kafeydi. Okullar henüz dağılmadığı için boş olan kafede, denizi gören bir masaya geçip oturdum. Düşünmek istiyordum, bundan sonra ne yapacağıma dair bir fikir oluşturmalıydım kafamda. İçinden çıkamayacağımı, tek başına bir yol bulamayacağımı düşündüğüm anda Nalan geldi aklıma. Nalan'ın söyledikleri kelime kelime zihnime doluşurken elim çoktan numarasına gitmişti.
- Nalan, müsait miydin?
- Sana her zaman müsaitim bebeğim. Neredesin, sesin sanki dışarıdan geliyor.
- Güzelyalı sahilindeyim. Yalı kafe var biliyor musun, orada oturuyorum. Eğer uygunsan bir kahve içelim diyecektim.
- Aaa ben de çok yakınım oraya. İşimi bitirmiş eve dönüyordum. Beş dakika sürmez yanındayım.
Yanıma sipariş almak için gelen garsonu da bu vesile ile savuşturdum. Nalan gelince birlikte söylemekti amacım. Çalışmam gerekiyordu, bir yerden başlamam. Elimdeki para beni bir yere kadar idare ederdi. Üniversite tahsilimi tamamlamadığım için de doğru düzgün bir iş bulabileceğimi sanmıyordum. Büyük ihtimalle yine garsonluk ya da kasiyerlik gibi bir iş düşerdi nasibime. Ben bunları düşünürken ışığı ile birlikte Nalan girdi kafeye. Kapıda duyulan çan sesi ile sanki onun geldiğini anlamış gibi kaldırmıştım başımı. Gözleri anında beni bulunca, gördüğüm andan beri hayranı olduğum o eşssiz gülümseme yerleşti çehresine. Ayaklandım ve kollarımı açtım. Dün bir, bugün iki demeyin. Ben de anlamlandıramıyorum ama Nalan içimde bir yerlerde sebepsiz sızlayan yaralarıma çok iyi geliyor.
- Hoş geldin. Bu kadar çabuk geleceğini tahmin etmemiştim.
- Sana beş dakika dedim ama neredeyse kapının önündeydim. Eee neler yapıyorsun görüşmeyeli? Her şey yolunda mı?
- İyim, ne olsun. Evde sıkıldım biraz, çıkıp hava almak istedim. Ayaklarım beni buraya getirdi. Sonra dedim ki neden yalnız oturuyorum? Ve işte beni kırmayıp geldin.
- Saçmalama, elbette geleceğim.
- Ne içersin, ne söyleyelim?
- Hımmm bir düşüneyim. Türk kahvesi olabilir aslında. Orta şekerli bir tane alabilirim.
Ondan önce oturduğum için sipariş verme işini ben üstlendim. Üstelik onu davet eden, yolundan eden de bendim. Az önce masaya gelen garsonu çağırdığımda iki orta şekerli kahve söyleyip gönderdim. Nalan, genelde denizi izlese de bakışları sık sık bana değiyor ve aklındaki soruları bir sıraya koymaya çalışıyormuş gibi davranıyordu. Hakkımda bir şeyler bilmek, beni tanımak istediği açıktı. Dün anlatması gerektiği kadarıyla kendisini anlatmıştı ve elbette benden bu konuşmanın rövanşını bekliyordu. Biz her ne kadar birbirine ilk gözüşte ısınan insanlar olsak da, birbirimizi tanıma yolunda konuşacağımız epey konu vardı. Sözlerim bölünmesin diye garsonun kahvelerimizi masaya bırakmasını bekledim.
- Seninle konuşmak istediğim bir şey var. Dün bahsetmiştik ya içinden çıkamadığımız durumlarda birbirimize destek olabilecektik. Şimdi sana sormak, fikrini almak istiyorum. Bak Nalan ben kendime ailemden bağımsız bir hayat kurmak istiyorum. Bunun için bir iş bulmam gerekiyor ama tahsil meselesi gelip önümü kapatıyor.
- Tahsil mi? Liseden sonra okumadın mı?
- Sanırım sana bazı şeyleri en başından anlatmam gerekiyor. Nedensizce güvendim sana. Hakkımda öğrendiklerini olur olmadık yerde kullanacağını düşünmüyorum. Hoş bilmesi gerekenler zaten biliyor, kimseden sakladığım da yok. Yani böyle bir şey yaparsan da zaten daha önce karşılaşmadığım bir durum değil. İnsanlara neden güvenmemem gerektiğini bir kez daha hatırlatmış olursun bana..
- Hey hey sakin ol. Böyle bir şey olmayacak. Eğer seni rahatsız ediyorsa anlatmak zorunda da değilsin.
- Yok. Yok yani bu öyle bir şey değil. Sanırım birine anlatmam gerekiyor. Ve eğer bir arkadaşlığa başlayacaksak bunu bilmek senin hakkın.
Ben dört yıl önce çocukça bir hata yaptım. Hatta garip bir tesadüf ama tam da bu günlerdeydi. Mart ayının başındaydı. Abimin arkadaşına duyduğum aşkı olmadık bir insana anlattım. İlk sesli dile getirişimdi ve bunu abimin arkadaşı da duydu. Kaşlarındaki dalgalanma bir şeyler hakkında fikir yürüttüğünü söylüyor. Büyük ihtimalle de ne düşündüğünü biliyorum. Evet o kişi Hasan. Ama artık benim için sıradan biri.
Sanırım hislerini gizleyemeyen, açık eden bir çocuktum. Cennet hemen anlamıştı ona aşık olduğumu. Birgün bizim bahçede oturup havadan sudan konuşurken konuyu birden Hasan'a olan aşkımı bildiğine getirdi. Çok belli oluyor, herkes anlardı dedi. Susturmaya, inkar etmeye çalıştım ama öyle bir an geldi ki yüksesk sesle itiraf ederken buldum kendimi. "Evet" dedim, "ben Hasan'ı seviyorum, çok aşığım." Sonra Cennet şeytani bir gülüşle ardına yaslanıp benim arkamda bir yerlere bakmaya başladı. O an dönüp bakmasam da onun orada olduğunu biliyordum. Beni resmen bile isteye tuzağa düşürmüştü.
- Vay adi orospu! Ama biliyordum onun bir şeytan olduğunu ben.
- Sadece o da değil. Meğer benimle konuşmadan önce gidip Hasan'la konuşmuş. Ahuzar sana aşık, eğer Özkan abi bunu öğrenirse aranız bozulur demiş. Abim de o da birbirlerine anlamadığım şekilde düşkünler. İşte bu sebeple o gün, yani sıcağı sıcağına karşıma geçti ve bana dedi ki; "Sen tamamen saçmalıyorsun. Kardeşim yerindesin ve ben senin bu çocukça düşüncelerin yüzünden Özkan ile aramın bozulmasını istemiyorum. Ne yap et, o okulu kazan ve git buradan." Ben sandım ki abime hiçbir şey söylemeyecek, daha fazla utanmayacağım ama yanılmışım. Şimdi benim yüzüme vuruyorlar; abin seni dersaneye göndermek, okutmak için çok çalıştı, iki işte birden çalıştı diyorlar ama abim bunları sırf ben Mudanya'dan gideyim, arkadaşı ile arası bozulmasın diye yaptı. Başardı da. İstanbul Üniversitesi Felsefe Öğretmenliğini kazandım. Kendi eli ile götürüp yerleştridi beni. Sıkı sıkı da tembihledi. "Senin hayatın artık burada, derslerine odaklan, sık sık da gelmeye kalkma" dedi. Aklı sıra bu şekilde bana Hasan'ı unutturacaktı.
Benim ailem bana hiç değer vermedi Nalan. Ben onlar tarafından sevildiğimi hiç düşünmedim. Bu şımarıklık ya da ergence bir dşünce tarzı değil, gerçekten böyle olduğu için söylüyorum. Ben o şehirde dört yıl kaldım Nalan ve Özkan abim bir kere bile buraya gelmeme izin vermedi, halbu ki çok yakın buraya. Hadi abim izin vermedi, bir şekilde evdekilere bahane uydurdu diyelim. Ne annem, ne babam ne de Hakan abim sen ne yapıyorsun, sahipsiz misin, aileni nasıl görmeye gelmezsin demediler. Yahu ben ayda bir ancak konuştum onlarla, yüzde sekseninde de ben aradım. Nasılsın, iyim, hadi eyvallah. Bu kadardı konuşmalarımızın mahiyeti. Ben hiç balık sevmem mesela. Kokusuna dayanamam. Dört sene sonra evime geldiğim gün, sanki başka zaman yokmuş gibi o gün; annem balık pişirdi. Sırf Özkan abim istiyor diye. Sonra ne oldu biliyor musun? Özkan abim, Hasan nişanlanacağı zamanda geldiğim için bana ateş püskürdü. Üstelik ben gelmek istememiştim. Hakan abim beni zorla getirmişti buraya.
- İyi de neden getirdi, ne oldu ki?
İşte bu anlatacağım en zor kısımdı. Peş peşe yutkunuşlarım bir işe yaramayınca masadaki suyu açıp büyük bir yudum aldım. Bir seferde anlatıp kurtulmalıydım.
- Sana tahsilim yok dedim ya hani. İşte ben okulumu ikinci sınıftayken dondurmak zorunda kaldım. Çünkü... çünkü bir hocanın tacizine uğradım. Beni taciz etmekle kalmadı, aynı zamanda darp etti. Ben elinden kaçmak için karşılık verdim, kafasına beton saksı ile vurdum. Sırf ona karşı geldim diye okul hayatımı zehir etti bana. Okulu dondurdum, yurttan ayrıldım. Kalacak hiç bir yerim yok, abimi aradım bu yüzden. Ben iyi değilim, eve gelmek istiyorum dedim; gelme dedi. Yapacak hiç bir şeyim, gidecek hiçbir yerim yoktu. Günlerce hastanelerin acil servislerinde, sandalye tepelerinde uyudum. En güvenli yerler onlardı tabii. Sonra denk gele girdiğim bir kafede servis elemanı olarak işe başladım. Orada çalışıp kendine ev arkadaşı arayan birisi ile aynı evde yaşamaya başladım. Sürekli çalışır, vardiyalara kalırdık, birbirimizin yüzünü doğru dürüst görmezdik bile. Sonra o adam beni orada da buldu. Artık öğrencisi olmadığım için rahat bir ilişki yaşayacağımızı düşünüyordu, tacizlerine, sataşmalarına devam etti. Sık sık çalıştığım yere gelerek olay çıkardı. Ev arkadaşım meselenin aslını anladığında karakola gitmemi istedi benden. Neticede çalıştığım yerdekileri de huzursuz ediyordu. Bana attığı mesajların çıktısını alıp şikayet etmeye gittim ama şikayet olarak kaldı tabii. Ona hiçbir yaptırım uygulanmadı. Şikayetimden haberdar olunca tacizlerinin dozunu arttırdı ve bir gün bana beni öldürecek kadar bile değerli olmadığımı, onun başını belaya sokmamam için kendi canıma kıymam gerektiğini söyledi. İnanır mısın çok mantıklı geldi bana. Ne orada yaşayabiliyordum ne de dönüp buraya gelebiliyordum. Tek kurtuluşun bu olduğuna dair hastalıklı bir fikir ekmişti göğsüme. Eve gittim. Sena, ev arkadaşım mesaideydi. Önce abimi aradım. Tekrar eve gelmek istediğimi söyledim. Bana bağırdı. Çocuk gibi mızmılandığımı söyledi. Paran yoksa söyle dedi. Kapattım telefonu. Eğer abimin sözlerinde yaşamanın ölmekten daha iyi olacağına dair bir işaret görseydim inan yapmazdım. Kırık ayna parçası ile banyoya giderken belki abim pişman olur da arar diye telefonumu da yanıma almıştım. Saatlerce de bekledim üstelik.
- Ne olur yapmadım de.
Belki de kolumdaki izi bile isteye ilk kez birine gösterişimdi. Kolumu usulca sıyırmaya başladığımda anlamıştı Nalan. Bu yüzden sıkıca yumdu gözünü. Bir damla yaş süzüldü gözünden ama bunu bir hayal sandım. Çünkü daha önce kimse benim için ağlamadı, ağlanmazdı bana, neden ağlasın ki?
- Ne yazık ki yaptım. Bilincimi kaybetmek üzereyken, Haan'ın mezarımın başında ağlarken ki hali geldi gözümün önüne. Beni hiçbir şey vaz geçirmedi ama o görüntü aklımı başıma getirdi o an. Şimdi düşününce yaşama tutunma sebebimin bu oluşu midemi bulandırıyor ama bu vesileyle o an 112'yi arayıp yediğim haltı anlattım. Ameliyat, tedavi süreci derken epey zaman gidememiştim işe. O sırada yine gelmiş, beni sormuş. İşte o zaman patronum, Yavuz abi karşısına geçip, bir intihar mektubu bırakarak canıma kıymaya kalktığımı, mektubumda sorumlu olarak onu yazdığımı ve her şeyi anlattığımı söylemiş. Elimde senin pisliklerinin olduğu kalın bir dosya var demiş. Eğer Ahuzar'a bir şey olursa bunu polise vereceğim. Gidiş o gidiş. Daha da çıkmadı karşıma ama ben her anımı korku ile yaşadım. Her an bir yerden çıkacakmış, yine bana saracakmış korkusu ile geçti günlerim. Kendimi iyi hisstemeye başlayınca Yavuz abi yatay geçiş yapmam için uğraşacaktı, hayatımı artık bir düzene sokmuştum. Buraya getirildiğim gün, yani geçtiğimiz perşembe günü evden işe gitmek üzere çıktığımda karşımda Hakan abimi gördüm. Okulu bıraktığımı, yurttan ayrıldığımı, çalıştığımı duymuş. Gururna yedirememiş güya. İstanbul'daki bütün izlerimi silip aynı gün getirdi beni buraya. Benim hakkımda bu bilgileri onlara veren kim biliyor musun? Hasan. Güya gelip beni görmek istemiş, yurttan ayrıldığımı söylemişler. "İşim vardı, gelmişken arkadaşımın kardeşini göreyim, bir ihtiyacı var mı diye sorayım dedim." Ona sorduğumda açıklaması bu oldu. Bir de buraya gelişim yüzünden Özkan abim tarafından sorumsuzlukla suçlandım. Çocuğun en mutlu gününde mahsus yapar gibi çıkıp gelmişim. Kafayı yersin. Biri zorla getiriyor, biri neden geldin diye soruyor. Dün nişana da onun zoru ile geldim. Neymiş; gelip kendi gözlerimle bazı şeylerin imkansız olduğunu görecekmişim. Benim için her şey geride kaldı, umrumda değil Hasan'ın ne bok yediği desem de anlamıyor, delirmiş gibi. Varlığım resmen huzursuz ediyor onu. Ben de huzurlu değilim yanlarında Nalan. Çıkıp gitmek, kendi düzenimi kurmak istiyorum. Bana bir akıl ver gözünü seveyim, nasıl yapacağım bunu?
- Ağlama lütfen. Nalan ne olursun ağlama. Ağla diye anlatmadım bunları sana. Yardıma ihtiyacım var, desteğin lazım.
- Ta.. tamam.. Sakinleşmem gerekiyor, biraz bekleyelim olur mu?
Biz sahil yolunu gören bir masada oturuyorduk ve haliyle de yoldan geçenler de bizi görüyordu. Nalan göz yaşlarını silmeye çalışırken ve ben onu kendi dertlerim yüzünden teskin ederken kapının çan sesi yeniden duyuldu ve kükreyen bir erkek sesi. "Nalan, ne oldu abicim sana?" Gelen Oğuz'du ve tam karşımda kardeşini kollarına almış, yüzünü saçlarını seviyor ve de göz yaşlarını siliyordu. İki tane abinin bana yapamadığını yapıyordu Oğuz. Sonra bana döndü bakışları ve "Neden ağlıyorsunuz, ne oldu size? Hem siz ikiniz ne alaka?" diye sordu. Ağlıyor muydum ben? İnanın anlattıklarım canımı yakmamıştı bugün. Ben belki de birinin ilk defa dertlerimi sahiplenip hissedişine ağlamıştım. Bir de ağlarken sakinleştirilmenin, şefkatle kucaklanmanın ne olduğunu bilmeyişime...