ALP
Arabamda dosyalarımı düzenleyip incelerken, karşıdan gelen bir kız gözüme takıldı. Çok güzel ve bir o kadar da masum görünüyordu. 30 yaşıma rağmen hiç âşık olmamıştım. Kalın duvarlarımı kimse kıramamıştı ama bu kızda ne bulduysam, 30 yıldır atmayan kalbimde bir şeyler oldu. Kafamı sallayıp, "Kendine gel," dedim. Zaten buraya sadece seminer için gelmiştim. Okulun sahipleri köklü ve oldukça tecrübeli insanlardı. Bu yüzden kabul ettim daveti. Yoksa niye İstanbul’dan kalkıp Bitlis’e kadar geleyim ki?
Arabamda oturmuş, elimdeki dosyaların satırlarına göz gezdiriyordum ama aklım, gözümün ucuna takılan o kıza kayıyordu. Kendime kızıyordum aslında… "Ne yapıyorsun Alp?" diyordum içimden. Benim hayatımda duygulara yer yoktu. İş, disiplin, plan… Her şey bunun üzerine kuruluydu. Benim için insanları tanımak; bir anlaşmanın kâğıtları, bir sözleşmenin maddeleri gibiydi. Net, çıkar odaklı, duygusuz. Ama o kız… Onunla ilgili hiçbir şey mantığıma sığmıyordu.
Yıllardır ördüğüm kalın duvarlar vardı. Kimse o duvarların arkasına geçememişti. İnsanların gülüşleri bana sahte, bakışları hesaplı gelirdi. Belki de bu yüzden hiç âşık olmadım. Aşk bana hep zayıflık gibi göründü. Ama o an… O kızın yürüyüşündeki masumiyet, yüzündeki huzur… İçimde hiç tanımadığım bir yanımı uyandırdı.
Kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım. “Bu sen değilsin Alp. Hayalini kurduğun hayat, önceden yazılmış bir senaryoya bağlı. Bu kıza bakarak neyi değiştirebilirsin ki?” dedim. Ama kalbim beynime ihanet etmiş gibiydi. Sanki göğsümde 30 yıldır susmuş bir çocuğun sesi çınlıyordu.
Ben buraya sadece seminer için gelmiştim. Bu kadar basit olmalıydı. Bitlis’in dağ havası, okulun köklü sahipleri ve birkaç saatlik konuşma. Hepsi bu. Ama içimde bir ses “Ya bu gelişin başka bir anlamı varsa?” diyordu. Belki de kader, İstanbul’dan bunca yolu sırf dosyalar için kat etmemi istememişti.
Bir an için dosyaları kapattım. Derin bir nefes aldım. “Kendine gel Alp,” dedim, “senin için bu sadece bir iş gezisi.” Ama kalbim hâlâ o kızın siluetine takılı kalmıştı.
Dosyalarıma dönmeye çalıştım ama gözüm ister istemez o kıza takılıyordu. Çok güzeldi, masumdu ve arabama hayranlıkla bakıyordu. Onun bu bakışları, hafiften tebessüm etmeme sebep oldu. O okula girerken ben de rektörlüğe doğru yürüdüm ama aklım ve kalbim o kızda kaldı. Anlamıyorum, ben ve aşk... Çok zıttık. Belki de aşk değildi, başka bir şeydi.
Bir saat sonra işlerim bitince, belki bir umut diye fakülteye gittim. Tam onu görmeyi umarken, merdivenlerden indiğini gördüm. Hem de önüne bakmadan... Fırsat bu fırsat, ilk defa kendim için bir şey yapmak istedim ve bilerek çarptım. Çarptığı anda kokusu burnuma geldi. Şeker gibi kokuyordu. Oysa ben şekeri de kokusunu da hiç sevmem. Ama bu sefer beni rahatsız etmek yerine tahrik etti bu koku. Tam benden özür dileyecekken lafını kestim. Çünkü öylece geçip giderse, bir anlam ifade etmeyecektim onun için.
---
SİBEL
Burak Hoca adama saygılı bir şekilde yaklaşınca, boku yediğimi anladım. Uzun zamandır seminer için gelmesi beklenen kişi, Alp Tekin’di bu adam. Ve ben ona “öküz” dedim! Ama hak etmişti. Burak Hoca bana bakınca başımla selam verdim.
"Sibel’le tanışmışsınız," dedi.
"Tanıştık," dedi o tok sesiyle. Erkek ya… nasıl bir sesti o! Ben ise sıvışmanın derdindeyim. "Dersim var," deyip hemen kaçtım oradan. Biraz daha üstelse mahkemelik olacakmışız gibi hissettim.
Amfi 19’u bulup derse girdim. Meryem her zamanki gibi dikkatle dersi dinliyordu. Sanki çok dolu dolu bir bölümmüş gibi… Annem "Resim bölümü boş," diyordu ama bence sosyal hizmet daha da boştu. Düşüncelerimden sıyrılıp Meryem’in yanına geçtim. En iyi arkadaşım olmasına rağmen çok zıttık. Tam “yunan heykeli bir öküze çarptım,” diyordum ki bana sus işareti yaptı. Hayır yani, sanki tıp okuyordu. Bu kadar dikkatli dinlemesine ne gerek varsa! Bende kafamı koyup uyudum. Hocalar zaten slayt okuyup geçiyorlardı, ders bayağı sıkıcıydı.
---
ALP
Yanımıza gelen hocadan isminin Sibel olduğunu öğrenmiştim ama yetmemişti. Yanımdaki adamlardan birine,
"Bu kız hakkında olan her şeyi öğrenmek istiyorum," dedim.
Adamlarım hem sadık hem de güvenilir insanlardı, bulmaları uzun sürmezdi. O sırada Burak Hoca,
"Lütfen, sizinle bir kahve içmeyi çok isterim," dedi.
Kafamla onayladım ve odasına doğru ilerledik.
Ama aklım hâlâ Sibel’deydi. Telefonunu kırmak istememiştim. Sadece biraz daha yakın olmak istemiştim. Bana neler oluyor, anlamıyorum. Bu durumu bir de Mete’yle konuşsam iyi olur. Mete kızlardan iyi anlar; üç kadın boşadı sonuçta. Gerçi anlasa boşanmazdı…
---
SİBEL
Kafamı koyduğum gibi uyumuşum. Meryem beni dürttüğünde uyandım.
"Ne uyudun be," dediğinde,
"Git be buradan, zaten moralim bozuk," dedim.
Yanıma oturup ne olduğunu sordu. Ben de olanları anlattım.
"İşte öyle, olan telefonuma oldu."
Meryem akıllı ve mantıklı bir kızdı. Çok da iyi kalpliydi. Lezbiyen olsaydım ya da erkek olsaydım net yürürdüm! Gerçi kabul etmezdi. İki yıllık bir ilişkisi vardı ve çok da sadıktı.
"Şu kampüsün içindeki telefoncuya bir götürelim istersen," dediğinde toparlandım ve telefoncuya gittik.
---
Telefoncuda:
"Üç bin mi?! Ben bu telefonu o kadara almadım. Nasıl üç bin olur bir camı?" diye çemkirdim.
Adam:
"Hanımefendi, telefonunuz zaten eski bir model. Camı başka yerden getirteceğiz, haliyle pahalı. Size indirim bile yaptım," dedi.
"Ne yani, bu indirimli hali mi?!" dedim sinirle.
Zaten öğrenciydim. Burs da çıkmamıştı. Annem kredi almama izin vermemişti. Bir yetim aylığım vardı, o da sadece 1800 TL. Yurt parası, yemek, kıyafet… her şeyi kendim karşılıyordum. Ailemden para istediğimde hep hesabını soruyorlardı. Bu yüzden de para istememeye başlamıştım.
"İstemez, kalsın!" deyip çıktım.
Meryem arkamdan gelirken,
"Adam aslında gayet iyi söyledi," dediğinde daha da çok sinirlendim.
"Herkesin durumu senin gibi iyi değil TAMAMI!" diye bağırdım.
Oysa haklıydı. Babamın öldüğünü bilmiyordu. Kimse bilmiyordu. Çünkü ben bile kabullenememiştim. Geçen sene ona babamın hapiste olduğunu söylemiştim. Ama yaz tatilinde kalp krizinden dolayı kaybettik. Hâlâ söyleyemiyorum kimseye. O sırada Meryem’i kırdığımı fark edip özür diledim ve sarıldım. İkimiz de fakülteye doğru yürüdük.
Fakültenin önünde onu gördüm. Alp Tekin. Kalbim yine çarpmaya başladı. Elinde sigarayla daha da karizmatik olmuştu. Oysa sigara içenlerden nefret ederdim. Kokusu bile midemi bulandırırdı. Ama bu adama bu kadar yakışması suç olmalıydı. Sigara olsam, "İç beni!" diyesim geldi. Ama görmezden gelmeyi tercih ettim. Zaten bana kötü kötü bakıyordu.
---
ALP
Sigara içmeye dışarı çıkmıştım ki, yine Sibel’i gördüm. Kalbim neredeyse göğüs kafesimi yarıp çıkacaktı. Kendimi toparlayıp ona kötü kötü baktım. Sosyal hizmetler okuduğunu, 19 yaşında olduğunu ve babasının önce uyuşturucu kaçakçılığından içeri girip, hapiste öldüğünü öğrenmiştim. Bu biraz da olsa içimi burkmuştu. Çünkü babası hapse girdiğinde Sibel daha 10 yaşındaymış.
Sigaramı bitirip içeri girdim. Buradaki işim sadece iki günlüktü. Ama bir bahane bulup kalmam lazımdı. Burs bahanesiyle derslerine girip, öğrencilere notlarına göre burs verileceğini söyledim. Rektörlük memnuniyetle kabul etti. Tabii ki ilk ilgileneceğim bölüm, Sibel’in bölümüydü.
Sosyak hizmetler dersliğine geldiğimde kalbim, ağzımda atacak gibiydi. İçeri girer girmez gözlerim Sibel’i aradı. En arkada uyuyordu. Yanındaki arkadaşı onu dürtüp uyandırdı. Kafasını kaldırdığında moralinin bozuk olduğunu hemen anladım. Suratı asıktı ve uyuduğu için bembeyaz cildi kızarmıştı. Kumral saçlarıyla, koyu kahve gözleriyle, gür kaşlarıyla adeta bir meleği andırıyordu.
Sınıfa duyuru yaptığımda, Sibel pek oralı olmadı. Kafası başka bir yerdeydi, belli. Herkes pür dikkat beni dinledi.
“Buyrun, derse devam edin,” dediğimde, Sibel kafasını tekrar masaya koydu ve uyumaya devam etti.
---
SİBEL
Yakışıklı öküz içeri girip duyuru yaptı. Neymiş, dersleri iyi olanlara burs verilecekmiş. Benim derslerim dipte süründüğü için pek umursamadım. Ama aşkım hâlâ telefonumdaydı. Nasıl yaptıracağım diye kara kara düşünüyordum. Annemden de isteyemem. Zaten onun da derdi başından aşkın.
Babam hapse girdiğinden beri hep tek başına mücadele etti. Ben bu düşüncelerle kafamı masaya koyup uyumaya devam ettim. Bu bölümü okumayı hiçbir zaman istemedim. Ama tıp okuyacak kadar da zeki değildim. Çalışsam belki yapardım ama ben hep resim okumak istedim. Hâlâ da istiyorum. Ama bu biraz zor gibi…
Kara kara düşünürken onun kokusu burnuma geldi. Bir anda heyecanlandım. Ne yani… O kadar yakınımda mıydı şu an?
.
.
.
.
.
.
.