Kadının Peşinde

1160 Kelimeler
Lina Aydan Elimde valizim ile son kez kaldığım eve bakıyordum. İyi kötü ne çok şey yaşamıştım. "Zerrin Abla, her şey için çok teşekkür ederim." "Ne demek kızım, ben seni kızım gibi gördüm hep." Elimdeki anahtarı uzattığımda sıkıca sarıldım. Zerrin abla hiç evlenmemiş, tek başına hayatını sürmüştü. Ona çok üzülürdüm ama o hep derdi ki "bekarlık sultanlık kızım." Tek başına ömür mü geçer? Buraya yerleştiğim günden beri, kol kanat gerdi. Beni hiç yalnız bırakmamıştı. Bu şehirden giderken en çok Zerrin abladan ayrılacağıma üzülüyordum. "Seni ziyarete geleceğim, beni sakın unutma." "Unutur muyum hiç, evi kiraya vermiyorum. Eğer yolun düşerse ilk buraya gel." Gözyaşım istemsizce dökülmeye başladı. Anne babamın yapmadığını, Zerrin abla yapmıştı. "Kendine çok dikkat et olur mu? İlaçlarını sakın aksatma." "Beni boşver kızım. Sen kendine dikkat et, özellikle de o babana. Seni sıkıştıran olursa valizini topla gel." Ağlayınca burnum hemen akıyordu. Hırkamın koluna silip, son kez Zerrin ablayı öptüm. "Saatim yaklaşıyor abla." Daha fazla konuşursam eğer hüngür hüngür ağlardım. Sevdiğim insanlardan ayrılmak zor geliyordu. Valizimi de alıp yavaş adımlarla yürümeye başladım. Her adımda İstanbul'un kalabalık sokaklarına veda ediyordum. ... Otobüse bindiğimde saat 23.30'du. Cam kenarıydı, hep sevmişimdir. İnsan hem etrafa bakar, hem de içine. Başımı cama yasladım, cam buz gibiydi, ama içim yanıyordu. Gözüm yolun kenarındaki sokak lambalarına takıldı. Hızla geçip gidiyorlardı. Sonra bu geceyi düşündüm. Adını bile bilmediğim o adamı... Bakışı, konuşması. Onu bir daha görmem imkansızdı. Artık aile evine dönüyordum. Bir daha görmek ister miydim? Bundan ben bile emin olamıyordum. Bir an önce Ordu'ya ulaşmak istiyordum. Tam üç yıldır ailemi görmüyordum. Ama bir yanım nedense hâlâ gitmek istemiyordu. Saçmalama Lina, bu şehir artık bana ağır geliyor. Biraz uzaklaşmak bana da iyi gelecekti. Gözlerimi yoldan çekmeden iç geçirdim. İçimde tarif edemediğim bir sızı vardı. Ne tam acıydı ne tam huzur… Öyle arafta kalmış gibi. Otobüs motorunun sesi eşlik ediyordu düşüncelerime. Yan koltuk boştu, iyi ki de öyleydi. Kimseyle konuşacak hâlim yoktu. İçim içimi yerken susmak tek lüksümdü. Telefonumun ekranına baktım. Şarjı azdı. Ama ne olacak ki? Arayan soran da yok zaten. Annemlere varınca ararım diye düşündüm, “geliyorum” demek için bile heyecan duymuyordum. Evlerine dönüyordum, ama sanki kendime değil de yabancı birine gidiyordum. Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım. Düşünceler zihnimde dans ederken, kendimi fark etmeden uykunun eşiğinde buldum. O adamın sesi yankılanıyordu kafamda: “Kaderin işi belli mi olur?” Ne biçim cümleydi o öyle? Yarım tebessümle iç geçirdim. Belki gerçekten kaderdi. Belki de sadece boktan bir tesadüf. Zahir Sungurlu Lokantadan çıktığımda gece daha da koyulaşmıştı. Sokak lambaları cılız yanıyordu. Ayakta yürüyordum ama aklım hâlâ o kadındaydı. Dudaklarındaki tat, bedeninin sıcaklığı… Lanet olsun! Adını bile bilmiyordum ama içimde bir yerleri kurcalıyordu. Sokak aralarına daldım, birkaç kez yön değiştirdim. Bu şehirde beni bulmak kolay değildi ama ben bulmak istediğimi her zaman bulurdum. O kadını kafaya takmıştım. Onu da gelip tekrar bulurdum ama önceliğim ihanetin bedelini ödetmek. O adamla işim bittiğinde Sadık'ı kadını alması için gönderecektim. Depoya yaklaştığımda Sadık kapıda dikiliyordu. “İçeride mi?” “Evet abi. Ellerini bağladık. Pek konuşkan değil...” “Ben konuştururum.” Kapıyı yavaşça açtım. İçerisi rutubet kokuyordu. Nemli taş duvarların arasında yankılanan tek şey, adamın düzensiz nefesiydi. Ayak seslerimi duyduğunda kafasını kaldırdı. “Şimdi bana anlat... Seni kim satın aldı?” Anlaşılan konuşmayacaktı. Zincirli demir çubuğa uzandım. "Konuşmadıkça sinirlerimi bozuyorsun." İlk vuruşta, demirin sesi kafatasında yankılandı. Adamın başı yana düştü ama hâlâ sessizdi. "Bak ben sabırsız biriyim. Aslında seni öldürmekten vazgeçmiştim. ama böyle devam edersen, ölürsün!" Adam da tık yoktu. Kellesini kes yine konuşmazdı. Daha ilk görüşte anlamıştım. Kimin adamıysa bu arkası sağlamdı, belliydi yani. Cebimden katlanmış bıçağımı çıkardım. Sadık bir adım geri çekildi. "Abi... kesmeyelim şimdi, istersen bir iki saat daha—" "Sadık, çık dışarı." İçeride sadece adamın boğuk nefesi ve benim nabzım vardı artık. "Şimdi... son kez soruyorum," dedim. "Kim... lan? Kime çalıştığını söyle?" Adam başını kaldırdı, dişlerinin arasından yüzüme tükürdü. Senin yedi ceddini bulup sikmez miyim oğlum? İçimdeki şeytan ipini koparmıştı. Ve gecenin sessizliğini adamın çığlıkları bozdu. Bir de bu piçe teşekkür etmeyi düşünüyordum. Konuşsaydı eğer yaşamasına izin verecektim ama sakat bir şekilde. Çünkü bu gece, beni bir masal perisiyle karşılaşmama vesile olmuştu. En azından ona küçük bir iyilik yapardım. Ama piç inadından dönmedi. Ve ben de o iyiliği kendime sakladım. Kapının kolunu tek hamlede çevirdim. İçeriden taş zemine doğru bir kan sızıyordu. "Sadık..." "Buyur abi?" “Şehrin girişinde bir lokanta var, Demir Lokantası.” "Orayı biliyorum abi. Çocuklarla bir kaç kez çorba içmiştik." “Orada ela gözlü bir garson var. Bul... Al... Ve eve getir. Sağ salim. Tırnağı bile kırılmayacak, anladın mı?" "Anladım abi." işaret parmağımı omzuna vurarak, "yanlış yaparsan belanı sikerim. Anladın mı?" "Anladım abi." Sırtımı dönüp yürümeye başladım. Kan hâlâ avuçlarımdaydı ama içimdeki tek sıcaklık onun teniydi. Adını bile bilmiyordum ama... ona yeniden dokunmazsam, bu gece tamamlanmış sayılmazdı. ... Camdan dışarı bakıyordum ama gözlerim gördüğünü anlamıyordu. O kadının hissettirdiklerini daha önce hiçbir kadında yaşamamıştım. Şeytan diyor ki bul, tekrar öptür kendini. Saat sabaha karşı üçü geçmişti. Sadık hâlâ dönmemişti. Telefon çalmıyor, mesaj da atmıyordu. Gidip o kadını alıp getirmek bu kadar mı zordu? Ceketimi koltuğun arkasına fırlattım, sinirim boğazıma düğüm olmuştu. Kapıda bir hareketlilik vardı. Sadık gelmişti ama yüzümde umutsuz bir ifade vardı. “Sadık…” “Abi…” “Nerede kız?” Gözlerini yerden kaldırmadı. “Abi… Kızı bulamadım.” “Ne demek bulamadım lan?!” “Sabah patronu kovmuş. Lokantadakilere sordum. Patronu zorla konuşturdum… Ev adresini verdi. Gittim… Oradan da iki saat önce ayrılmış. “Adı Lina Aydan’mış.” Sinirden deliye dönmek üzereydim. Sadece birkaç saat içinde mi kaybolmuştu. Adını duyduğum anda kalbimde bir şey kıpırdadı. Geceden beri aradığım kadının adıydı bu, Lina… Gözlerimi tekrar cama çevirdim. "Demek Lina Aydan... demek kaçmak istiyorsun ha… Güzel.” Arayı kapatmadan bulacağım seni. “Sadık…” “Buyur abi?” “Otobüs… uçak… tren… bu şehirden kalkan ne varsa, hepsini tarat.” “Tamam abi.” Sadık çıktıktan sonra salonda tek başıma kalmıştım. Nasıl olurda hemen ortadan kaybolabilir, Lokantadan çıkarken onu da getirmeliydim. Ama olsun kaç gün geçerse geçsin yine de bulacağım onu. Kafaya koydum bir kere. Sadık gittiğinden beri gözüm telefondaydı. Yine ses yoktu. Bu adama bir iş verdikten sonra en az iki saat ortadan kayboluyordu. Beklemek bu hayattaki nefret ettiğim şeydi. Telefonun sesiyle hemen toparlandım. "sadık?" “Nefes alma abi, anlatıyorum.” “Söyle Sadık, delirtme beni.” “Abi... iki saat oldu ama değdi. Terminaldeki kameraları inceledim. Lina Aydan saat 23:18’de perona giriş yapmış. 23:30 Ordu otobüsüne binmiş. Firma bilgisi, plaka, hepsi elimde.” Gözlerim karardı bir an, bu kız ciddi ciddi kaçmıştı. “Ordu ha…” “Abi, ne yapalım?” "Topla adamları, Ordu'ya gidiyoruz." Saat 04.00’tü. Gecenin en sessiz, en karanlık anıydı. Motorun homurtusu, garajın çelik duvarlarında yankılanırken elimdeki sigaranın ucundan çıkan kızıl ışık, gözlerimdeki öfkeye eşlik ediyordu. “Ordu’ya kadar durmak yok!” Sadık başını salladı. “Emredersin abi.” Gaza yüklendiğimde, lastikler beton zemini yaladı. Telsizden diğer arabaya seslendim: “Peşimden ayrılmayın." Köprüyü geçerken İstanbul arkamda yavaş yavaş silinirken, içimdeki yangın daha da büyüyordu. Lina’nın üzerimde bıraktığı o koku hâlâ tenimdeydi. Kıvrak bedeninin sıcaklığı, dudaklarının ısısı... Siktir. Bunu daha sonra düşüneceğim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE