2.Bölüm [ASKER YAS TUTAR MI?]

1075 Kelimeler
Siren seslerinin olmadığı, çığlıkların yankılanmadığı bir sessizlik hâkimdi. Tören alanında tek duyulan şey, rüzgârın cenaze bayraklarını hüzünle dalgalandıran sesi ve zaman zaman boğazına düğümlenen öksürükleri bastırmaya çalışan insanların nefesleriydi. Elçin, kalabalığın bir köşesine geçmiş, kollarını önünde kavuşturmuş bir şekilde olanları izliyordu. Beyaz önlüğü yoktu, onun yerine siyah bir manto giymişti. Gözleri, sırayla gelen cenazelerin önünde yürüyen aileleri takip ediyordu. Yüzünde alışılmadık bir boşluk vardı. Acıya alışkın bir doktor olsa da, bu kez içini delen başka bir şeydi... Başaramadığı, kurtaramadığı bir hayatın izini bu kalabalıkta arar gibiydi. Gün ağırmış, tören alanı gri bulutların gölgesindeydi. Sessizlik uğulduyor, yalnızca rüzgârda dalgalanan bayrakların sesi duyuluyordu. Sıra sıra tabutlar, her biri Türk bayrağına sarılı. Askerî üniformalar içinde dimdik duran yüzler ve arka fonda sessizce ağlayan bir anne... 50’li yaşlarında, başında siyah bir tülbent. Yüzü solgun, elleri titriyor. Yanında bir subay, destek olmak için bekliyor. Ama kadının gözleri sadece bir noktaya bayrağa sarılı tabuta kilitlenmiş. “Ben seni gülerek gönderdim…” diyor içinden. Sesi çıkmıyor ama dudakları oynuyor. Gözünden bir damla süzülüyor. Ağlamıyor… O gözyaşı sadece kendiliğinden iniyor yanaklarına. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” nidaları yankılanıyor. Silahlar saygı atışı için havaya doğrultuluyor. Ardından her şey yeniden susuyor. Kadın sessizce yere çöküyor, toprağı avuçluyor. Sanki oğluna dokunacakmış gibi… Yan tarafta bir kadın. Daha evleneli bir yıl bile olmamış. Parmağında alyansı, göğsünde doyamadığı kocasının resmi. "Hani dönecektin Ali'm! Sen önden git, ben de geleceğim demiştin… Neredesin Ali'm? Yuvamı… kalbimi… boş bıraktın Ali'm!" diye inliyor. Toprağı eğilip öpüyor, avuçluyor. Doyamadığı kocasına toprak doyuyor. Cenaze töreni tamamlanmıştır. Sessizlik hâkimdir. Geriye sadece, geride kalanların sessiz çığlıkları kalır. Bir kadın, Bir eş tabutun başında diz çökmüş hâlde, yanağını tahtaya yaslamış ağlıyordur. “Beni böyle bırakıp gidemezsin…” Ağzından dökülen bu kelimeler değil, yarım kalmış bir aşkın feryadıdır. Kuzey, başı önünde, asker selamını verip alandan uzaklaşırken adımlarını hızlandırır. Kalabalık, gözyaşı, boğazına düğümlenen duygular… Askerdi o. Öğretilmişti her şey; duyguyu da, kaybı da içe atmak. Tam o sırada Elçin’i fark eder. Başında siyah bir eşarp, sade bir kıyafet. Uzakta, bir ağacın gölgesinde; başı saygıyla eğik, elleri birbirine kenetli. Bir süre bakakalır. Kuzey adım atar yanına. Duraksar. Sesindeki yorgunluk fazlasıyla gerçektir: “Sende mi buradasın, doktor?” Elçin başını kaldırır, gözleri doludur ama bakışları kararlıdır: “Evet… Sadece doktor olarak değil.” Bir an durur, sonra nazikçe ekler: “Bazı acılar, seni ne olarak geldiğini unutturur.” İkisi de bir süre sessizce kalır. Konuşmazlar. Konuşsalar, acıyı küçültmekten korkarlar. “Bundan üç yıl önce…” Sessizliği bozan Elçin’di. Kuzey başını çevirir: “Efendim doktor?” “Üç yıl önce geldim buraya. Çok şehit gördüm ama... aklım hâlâ ilk ellerimde can veren o çocukta.” Kuzey’in gözleri parlar. Zihninde dünden beri kurcalayıp da çözemediği düşünce netleşir. “Sen… o doktorsun.” “Elimi tuttuğu anda nefesi durmuştu,” der Elçin. “Hangi doktor?” diye sorar. Elçin bakışlarını törenden bir dakika bile ayırmadan bakıyordur. “Patlamada yaralanan çocuğu kurtaramayan…” Elçin’in gözleri kısılır. Yüzünde bir şaşkınlık belirir. “Sen de… bana görevimi yapmamı söyleyen askersin değil mi?” Zihinlerinde aynı an canlanır. “Görevini yap, doktor! Burada tek hasta o çocuk değil.” Gözleri birbirine kenetlenir. Ne zaman geçmişti üç yıl? Ama bazı anlar, zamandan bağımsızdır. İçinde hâlâ kanar. Elçin başını eğdi. Gözlerinden süzülen yaşları silmedi. Sadece sessizce orada, ağacın gölgesinde öylece durdu. Kuzey birkaç adım daha yaklaştı, sessizliği bozmadan, onun yanında durdu. İki yabancı gibi… ama geçmiş bir bağla birbirlerine dolanmış iki yürek gibi. "Ben… hastanede seni tanıyamamıştım," dedi Kuzey. Sesi neredeyse fısıltıydı ama Elçin duymuştu. "Tanımak zorunda değildin," diye karşılık verdi Elçin. "Sen görevinin peşindeydin. Ben de benimkini yapıyordum." Kuzey’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Bazen, görevlerimiz bizi aynı yerde ama ayrı yollarda yürütüyor.” Elçin, başını yavaşça ona çevirdi. “Yine de bazı yollar bir gün aynı acıda buluşuyor.” O an göz göze geldiler. İkisi de ne diyeceklerini bilemedi. Aralarındaki sessizlik, bir kaybın ardından gelen boşluk gibiydi dolu ama ifadesiz. Kuzey gözlerini yere indirdi. “Bugün bir arkadaşımı daha toprağa verdim. Hâlâ alışamıyorum.” Elçin’in sesi bu kez daha yumuşaktı. “Ben de alışamıyorum. Beyaz örtüyle uğurladığım her hastadan sonra kalbimde bir yer eksiliyor.” Kuzey, hafifçe başını salladı. “İnsan kurtaramadığı canların hesabını en çok kendine verir.” Elçin gözlerini kısmıştı, yaşlarını bastırmaya çalışırken. “O çocuk için hâlâ dua ediyorum.” “Tanımasak da... unutmuyoruz bazı insanları,” dedi sessizce. “Bazı anlar, zamanın bir köşesine kazınıyor.” Tam o sırada Elçin’in cebindeki telefon titredi. Sessizce çıkardı. Ekranda hastane sekreterinin ismi yazıyordu. Derin bir nefes aldı. Aramayı cevaplamadan önce Kuzey’e kısa bir bakış attı. “Benim gitmem gerek,” dedi. Sesi kararlıydı ama gözlerindeki buğulu ifade hâlâ geçmişin ağırlığını taşıyordu. Kuzey, hafifçe başını salladı. “Bir hayat seni bekliyordur…” Elçin küçük bir tebessümle karşılık verdi. “Umarım bu kez kurtarabilirim.” Arkasını dönüp yürümeye başladığında Kuzey’in sesi arkasından yetişti. “Doktor…” Elçin durdu. “Yine karşılaşacağız, değil mi?” Elçin arkasına bakmadan, sadece başını eğerek yanıt verdi. “Hayat yolları ne zaman kesişir bilinmez… Ama bazılarını unutmak kolay olmuyor.” Ve adımlarını hızlandırdı. Beyaz önlüğüne kavuşmak için, bir başka canı hayatta tutmak için… ama içinde, susturamadığı başka bir nabız atıyordu artık: geçmişin kalp atışı. Elçin gözden kaybolunca Kuzey derin düşüncelere daldı. Patlamadan dakikalar sonraydı. Etrafta panik hâkimdi. Araçlardan biri tamamen alev almıştı. Askerlerden bazıları olay yerinde şehit olmuş, bazıları ise ağır yaralanmıştı. Etrafta siviller vardı sivillerden küçük bir çocuk ağır yaralıydı. Kuzey’in sesi telsizde yankılanıyordu. "Bir ambulans daha ve doktor! Acil müdahale gerekiyor! Özellikle bir çocuk var!" "En yakın hastaneye yönlendiriyoruz," dedi merkez. "Doktor gönderiyoruz." Kuzey yeleğini çıkarıp yaralı bir askerin göğsüne bastırırken, diğer taraftan o çocuğa göz ucuyla bakıyordu. Küçük bedeni taş gibi olmuştu neredeyse. Nabzı zor alınıyordu. “Doktor nerede kaldı!” diye bağırdı etrafa. Ambulans gelmişti, ama içinde doktor yoktu. “Yine mi? Bu kaçıncı eksiklik lan bu sistemde!” Görevli hemşirelerden biri telaşla açıklama yaptı: “Acilde bir doktor vardı ama olay yerine gelmek istemedi, ambulansla birlikte çıkmadı.” Kuzey’in gözleri öfkeyle büyümüştü. Yumruğu yere indi. “İşini yapmaktan korkan adam niye yemin eder?!” O çocuğun gözleri kapandığında Kuzey hâlâ sinirliydi. ** Yıllar geçmişti… Ama o anı, yüreğinin bir köşesinde hâlâ diri duruyordu. Ve bugün, o "gelmeyen" doktorun kim olduğunu öğrenmişti. Elçin. Cenazedeki karşılaşma sonrası adımlarını uzatırken onu izlediği anda, içinde tanımlayamadığı bir his kabardı. Bugüne kadar taşıdığı kızgınlık, yerini sessiz bir mahcubiyete bırakıyordu. Kuzey, kalbinde sakladığı o “öfke”yi ilk kez serbest bıraktı. Belki de o gün anlamadığı yükü şimdi daha iyi kavramıştı. Kimi acılar sadece savaş alanında yaşanmazdı; kimi vicdanlarda yıllarca sessizce sürerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE