İç ses — Elçin
“Bazen en ağır yük, görünmeyen yaralardır... Gözlerimin önünden gitmeyen o küçük çocuk, kalbimde hala sönmeyen bir alev gibi. Onu kurtaramadım. Belki de o an, kendime de bir parça veda ettim. Ama savaş burada bitmedi; içimde, derinlerde devam ediyor.
Bugün o yara üzerine bir parça tuz basacak biri daha var. Adını bile bilmediğim komutan... Yıllar önce karşılaştığımızda, bir savaşın ortasında birbirimize yabancıydık. Şimdi ise yılların sessiz hesaplaşmasıyla dolu bir koridorda, kelimelerin eksik kaldığı o boşlukta, belki de ikimiz de karşılıklı şifa arıyoruz.
Belki de her yara, dokunulmaya hazır değildir. Ama bazen dokunmak gerekir; yara iyileşsin ya da daha da ağrısa bile..."
Koridorun ucundan yavaş adımlar duyuldu. Elçin düşüncelerinden sıyrıldı ve başını kaldırdı. Kapı hafifçe açıldı, içeriye sivil kıyafetli, üzeri hafif tozlu ve yorgun ama dimdik duran bir adam girdi.
Kuzey’di.
İzinliydi. Yeni atlatmış olduğu kaza sonrası hala biraz halsizdi ama hastaneye gelmeden duramamıştı. Gözlerinde eski sertlik yerini yumuşamış bir ifadeye bırakmıştı.
“Merhaba, Elçin,” dedi, sesi alıştığı kadar sert değildi ama içinde hâlâ o lider ruhun izleri vardı.
Elçin hafifçe gülümsedi, “Komutan… Hoş geldin. İyi misin?”
Komutan başını salladı, “Yorgunum ama iyiyim. Sana söylemem gerekenler var. Bu arada adım Kuzey”
Sessizlik, yılların getirdiği bir ağırlıkla doluydu. İkisi de biliyordu; bu karşılaşma tesadüf değildi.
Kuzey hafifçe başını salladı. “Biraz konuşabilir miyiz? Hastane kalabalık, burası fazla resmi.”
Elçin kısa bir tereddütten sonra, “Şu an biraz yoğunum ama birazdan ameliyata gireceğim. Yine de, kafeteryada buluşabiliriz. Orası daha sakin,” dedi.
Kuzey onayladı, “Tamam, beklerim.”
Elçin hızlıca işine dönerken Kuzey kafeteryaya yöneldi.
Elçin, “Tam kafeteryaya geçeceğim,” dediği sırada acil servisten bir hemşire telaşla geldi.
“Hocam, psikolojik rahatsızlığı olan bir hasta kendini delici bir aletle yaralamış, hemen müdahale etmeniz gerekiyor!”
Elçin yüzündeki yorgunluğu bir anda attı, “Anladım, hemen geliyorum!” diyerek hızla koridora döndü.
Kuzey, hafif hayal kırıklığıyla ama anlayışla başını salladı. “İş işte bu,” diye düşündü, “Elçin’in mesleği hayat kurtarmak…”
Bir süre kafeteryada yalnız kalırken, geçmişle geleceğin kesiştiği bu anlarda neyin beklediğini düşünüyordu.
Kafeteryanın loş ışıklarında otururken, Kuzey'in aklı geçmişle bugünün arasındaki ince çizgide dolaşıyordu. Zaman, hafızasında bulanık bir nehir gibi akıyordu; her anıyla birlikte duyduğu suçluluk, pişmanlık ve umut dalgaları kabarıyordu.
O patlama günü… Yaralıların arasında koştururken, en çok ihtiyacı olan şey yardım eli uzatmakken, Elçin’in orada olmaması yüreğini sızlatmıştı. Onun korkusu, o tereddüdü Kuzey’e karşı duyduğu güvensizliği değil, kendi eksikliğini hatırlatmıştı ona. O anki öfkesi, aslında çaresizliğinin bir yansımasıydı.
“Doktor işini yap!” diye bağırmıştı. O bağırış, belki de kendine duyduğu haykırıştı. Çünkü o küçük çocuğun hayatını kurtarmak için daha fazlasını yapabilmeliydi. Ama yapamamıştı.
Kuzey, o günlerin hayaletleriyle savaşırken güçlü görünmek zorundaydı. Askerdi sonuçta; duygularını içine atmış, savaşın sert yüzünü benimsemişti. Ama kalbindeki o yara, hiç iyileşmemişti.
Şimdi burada, o sessiz kafeterya köşesinde otururken, Elçin’i beklemek başka bir anlam kazanmıştı. Geçmişin yükünü birlikte taşımanın, affetmenin ve belki de yeniden başlamanın vakti gelmişti.
“Belki de yanlış anladık birbirimizi,” diye düşündü. “Belki de şimdi, doğru zamanı yakalayabiliriz. Hem kaybettiklerimizi anmak hem de gelecek için umut olmak…”
Beklemek zordu. Fakat bu bekleyiş, yeni bir sayfanın açılmasıydı. Kalplerin konuşması için gereken sessizliğin ta kendisiydi.
Kafeteryanın kapısı hafifçe açıldı. Elçin, biraz gecikmiş olduğunu biliyordu; hızlı adımlarla içeri girdi. Gözleri hemen Kuzey’i buldu. Yorgun ama sakin bir ifadeyle oturmuş, elinde bir kahve vardı.
Kuzey, hafifçe gülümsedi ama yüzündeki o eski mahcubiyet hâlâ duruyordu.
Elçin masaya yaklaştı, nazikçe oturdu ve derin bir nefes aldı.
“Geciktiğim için özür dilerim,” dedi, sesinde samimi bir pişmanlık vardı. “İçeride acil bir durum çıktı da... Bekletmek istemezdim seni.”
Kuzey başını salladı. “Sorun değil. Beklemek zor değildi aslında... Sadece seni görmek, düşündüğümden daha zormuş meğer.”
Elçin hafifçe gülümsedi, gözleri bir an için uzaklara daldı.
Kuzey, Elçin’in gözlerine baktı; orada geçmişin acısını, bugünün umudunu ve geleceğin sessiz sözlerini gördü.
“İyi ki geldin,” dedi yavaşça.
Sessizlik içinde, kahveler yudumlanırken, aralarındaki mesafe biraz daha azaldı.
Kuzey, Elçin’in gözlerinin içine bakarak, hafifçe titreyen sesiyle sordu:
“Peki... O gün, o patlamadan sonra neden olay yerine gelmedin? Seni bekliyorduk, Elçin. O çocuk için, herkes için...”
Elçin bir an sessiz kaldı. Gözleri doldu, elleri masanın üzerinde hafifçe titredi. Derin bir nefes aldı, kalkmaya hazırlanıyordu.
“Kuzey… O gün, korktum. Belki de hayatımdaki en büyük korkuydu bu. Kaçtım, yüzleşemedim. Doktor olmama rağmen o an… o an sadece bir insan oldum. O çocuğu kurtaramadığım için kendimi affedemedim.”
Kalktı, sandalyeyi hafifçe itti. Gözlerini kaçırarak ekledi:
“Burada kalmamın sebebi de bu korku. Ama artık değişmem lazım.”
Kuzey bir an şaşkınlıkla onu izledi, söz bulamadı.
Elçin kapıya yöneldi, kapıyı açtıktan sonra arkasını dönüp kısa ve kararlı bir sesle:
“Bunu anlamanı istiyorum. Beni yargılama.”
Ve çıktı, arkasında kalan sessizlik içinde sadece kahve fincanlarının hafif tıkırtısı duyuluyordu.
Kuzey hemen ardından fırladı, koridorun sonuna doğru yürüyen Elçin’i yakalamaya çalıştı.
“Elçin… Bak, sadece bilmek istedim. O gün… sadece nedenini…”
Elçin durdu ama dönmedi. Sesi kırılmış, yorgundu.
“Kuzey… Bazı şeylerin bir nedeni yok. Ya da vardır da, söylemeye gücün yetmez. Bu da onlardan biri.”
Kuzey, onun sırtına bakarken içindeki öfke, yerini buruk bir saygıya bıraktı. Elini cebine attı ama çıkarmadı, dokunmak istemedi.
“Tamam,” dedi, sadece bu kadar.
“Tamam…”
Elçin başını eğdi, sonra yürümeye devam etti.
Kuzey arkasından bakarken içinden sadece bir cümle geçti:
“Bu kadın, taşıdığı yükün altında ezilmemek için dimdik yürüyordu.”
Elçin'in arkasından bakakalan Kuzey, onun kelimelerinin ağırlığında yutkunurken birden çevrede bir hareketlenme oldu. Az önce acile getirilen, bileğini derin kesen genç hastanın ailesi, telaşla ama umutla Elçin'e doğru yöneldi.
“Doktor hanım!” diye seslendi yaşlı bir adam. “Kızım… bizim kızımız hayatta! Sizin sayenizde… Sizi Allah gönderdi!”
Kadının annesi ağlıyordu, ellerini Elçin’in ellerine sarıp öpüyordu.
“Siz olmasaydınız… Allah razı olsun sizden, yavrumu kurtardınız.”
Elçin önce şaşırdı, sonra sadece başını salladı. İçindeki fırtına yüzüne yansımadı.
“Görevim,” dedi sessizce. “Umarım en kısa sürede toparlanır.”
Kuzey o an, sustu. Elçin’in ardına kadar açılan profesyonelliği, içindeki yükleri bastırma biçimi, hayat kurtarırken bile duygularını özenle saklaması… hepsi onun gözünde yeni bir anlam kazandı.
Az önce sorguladığı kadının, hiç konuşmadan bile nasıl savaş verdiğini gördü.
Ve içinden bir cümle geçti:
“Belki de o gün gelmemesinin nedeni, bugün hâlâ burada olabilmesiydi.”
Kalabalık dağıldıktan sonra Elçin, sakin adımlarla hastanenin arka bahçesine açılan küçük terasa çıktı. Yoğun geçen sabahın ardından nefes alabileceği tek yer orasıydı. Kimsenin olmadığı o alan, onun iç dünyasını bastırdığı yegâne sığınaktı.
Gözlerini gökyüzüne çevirdi. Bulutların arasından süzülen solgun ışıklar gibi, içinde de parçalanmış ama hâlâ dirençli bir umut vardı. Az önceki ailenin gözyaşları, minneti… Elçin’in yüreğinde onarılamamış bir yerin tam ortasına saplanmıştı. Birilerini kurtarmanın ağırlığı, geçmişte kurtaramadıklarının sessizliğinde yankılanıyordu.
Derin bir nefes aldı.
Tam o sırada Kuzey, terasın kapısından çıkıp adım atmaya yeltendi. Ancak Elçin’in yüzündeki o dolu dolu ama sessiz ifadenin önünde durdu.
Teras kapısı yavaşça açıldı. Kuzey arkasını döndüğünde, Sevda hemşireyi buldu karşısında. Elinde dosya vardı, ama yüzündeki ifade dikkatle tartılmış bir ciddilik taşıyordu.
“Kulak misafiri oldum… istemeden,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama bazen bazı şeyleri biri anlatmalı…”
Kuzey gözlerini kaçırmadı. Sevda hemşire birkaç adım ileri attı, gözleri hâlâ içeride, Elçin’deydi.
“Sen onun neden o gün olay yerine gelmediğini merak ediyorsun ya… Gerçek şu ki… Elçin o gün patlamadan korktuğu için o ambulansa binmedi.”
Kuzey’in kaşları çatıldı, bakışları sertleşti.
“Başka bir ekip müdahale etti, ama geç kalındı,” dedi Sevda, iç çekerek. “Elçin o sıralar daha yeniydi. Mezuniyet coşkusuyla, gururla yürüyen, biraz da burnu havada biriydi. Olay yerine gitmeyi reddetti… acil başka bir vaka vardı diyerek... ama aslında riskli bir sahaya girmek istemedi. Kimse ona açıkça bir şey demedi… ama çocuk öldü.”
Bir yutkunma arası verdi. Gözlerini yere indirdi.
“Ve sonra... o hastane acilinde karşısına bir asker çıktı. Kim olduğunu hâlâ söylemez ama o adam... o gün Elçin’e d: 'Görevini yap Doktor!' diye bağırmış o askerin sert ve otoriter sesi bu günkü herkese koşan Elçin'i doğurdu."
Kuzey nefesini tuttu.
Sevda gözlerini kaldırdı, dolu dolu olmuştu.
“Çünlü Elçin o gün hayatının en büyük utancını yaşadı. O çocuk... onun ilk kaybı oldu. Ve o asker... Elçin’in içindeki o küstahlığı söküp aldı. O yüzden Elçin gitmediği yere kök saldı. Bir daha asla kaçmadı. Ne savaştan, ne kanlı bir müdahaleden, ne ölümden…”
Derin bir nefes verdi. Kuzey’in gözlerinin içine baktı bu kez.
“O yüzden bu kadar sert, bu kadar disiplinli. O yüzden kendine acımıyor, şikâyet etmiyor. Ve bu yüzden bazen... çok yalnız kalıyor.”
Son bir bakış attı, sonra yavaşça geri çekildi.
Sevda hemşirenin söyledikleri, tıpkı eski bir yara gibi yeniden açıldı içinde.
“Ben o güne tanıklık ettim… Elçin olay yerine gitmedi. Emredildiği hâlde... Gitmedi.”
Gözleri Elçin’in az önce uzaklaşan siluetine takılı kaldı.
Kafasının içinde o günü yeniden izliyordu.
Toz, duman, çığlık.
Bir çocuk… yerde, kanlar içinde.
Yardım için zamanla yarışıyorlardı ama asıl müdahale geç kalmıştı.
O an… genç bir doktorun boş gururunu kırmak gerekmişti.
“Görevini yap,” demiştim.
O zamanlar gençtim. Elçin de öyleydi.
Ama o kelimeler…
Bir dönüşümün başlangıcı olmuştu.
Ve şimdi…
Elçin’in gözlerinde, o değişimin izlerini görüyordu.
Kuzey’in kalbi sıkıştı.
Sevda hemşirenin ayak sesleri uzaklaştı.
Kuzey hâlâ yerinden kıpırdamadı.
Duvarda asılı saate baktı.
Zaman geçiyordu ama içindeki sızı sabitti.
Cebinden telefonunu çıkardı. Gelen mesaj ekrana düştü:
"Alfa Timi hazır olun. Yeni görev yolda. Detaylar birazdan."
Derin bir nefes aldı.
Alışkın olduğu bir duyguydu bu.
Sırtına yüklenecek yeni bir görev…
Ama bu kez içinde taşıdığı yük, silahtan ağırdı.