Telefonumun inatçı sesiyle gözlerimi zor da olsa araladım. Yastığın yumuşak kucağından kopmak, bir uzuvlumu koparmak gibi geliyordu. Arayan Efsun’du ve kitapçıda yaşanan olağanüstü durumu merak ettiği için aradığına emindim. Gözlerimi ovuşturarak telefonu açtım. Hala yatağımda öylece yatıyordum, vücudum dinlenmeye devam etmek için yalvarıyordu.
“Efendim aşkım”
“Neredesin sen. Üçüncüye arıyorum. Öldüm meraktan”
“Uyuyordum” dedim, sesim uykunun ağırlığıyla boğuk çıkarken, bir yandan da esmeye çalışıyordum.
“Başlatma uykuna. Hemen üstünü başını giyip kafeye gel. Bende oraya geçiyorum. Anlatacaklarım var. Dinleyeceklerim olduğu gibi”
“Gelmesem olmaz mı? Yastığımla ilişkimiz devam ediyordu” dedim yastığıma daha da gömülerek.
“Lunaa!” dedi sesi tiz ve yüksek çıkmıştı. Kulağımı bir an telefondan çekmek zorunda kaldım. Bu ses, tüm uyku arzumu silip atmıştı.
“Vazgeçmeyeceksin demi”
“Kesinlikle” dedi, sesinde “denemeye bile kalkma” tonu vardı.
“Tamam yirmi dakikaya yanında olurum” dedim ve telefonu kapattık. Saate baktığımda 18’e geliyordu ve ne kadar uyuduğumu ancak o zaman idrak edebilmiştim. Zaman, uykuyla dolu bir nehir gibi akmıştı.
Yastığıma iç geçirerek veda edip yataktan dikkatlice doğruldum. Boynum daha iyiydi en azından artık sağa sola hareket ettirmekte zorlanmıyordum. Hareket kabiliyetimin geri dönüşü, beni bir nebzede olsa rahatlatmıştı. Yine de boynumu korumak için bir flor taktım. Siyah kot pantolon ve hâkî yeşili tişörtümü giyip siyah deri ceketimi alıp evden çıktım. Hava serinlemeye başlamıştı, ceketim olmazsa boynum daha da kötü olabilirdi.
Kapıda çöpü çıkaran Tülay ablayla karşılaştım. Hiç şaşmaz. Geçen günün konuşmasını yapamamış olmamızın, merakını üzerinde taşıdığına emindim. Beni baştan aşağı süzdükten sonra, gözleri bir dedektif gibi üzerimde gezindi.
“Nereye gidiyorsun bakalım” dedi. Sarı röfleli saçları dip boyası çok önce gelmesine rağmen kuaföre gidemediği için, altından çıkan kahve rengi saçlarına karışmıştı. Saçları rastgele tepeden toplanmış ve üzerindeki eşofmanlar muhtemelen küçük canavarların çekiştirmesinden dolayı dağınıktı. Görmeye alışkın olduğum yorgun gözleri bana hem şefkat hem de merakla bakıyordu.
“Kafeye gidiyorum. Efsun’la buluşacağım” dedim gülümseyerek, suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalışan biri gibi.
“Bende geleyim mi?” dedi içinde yalnız bir an, kız kıza sohbet etmenin özlenen anı aklına gelerek.
“Gel abla ama içerideki canavarları ne yapacaksın” dediğimde yüzü hayal kırıklığı ile düştü.
“Doğru. Gezmek eğlenmek ikiz annesinin ne haddine” dedi yüzü gibi düşen omuzlarıyla. Sonra bana doğru işaret parmağını sallayarak konuşmaya devam etti.
“Bana bak! Sakın hemen çocuk yapma. Benim halimi görüyorsun” dediğinde istemsizce sesli bir kahkaha attım.
“Aman abla. Aday bile yok ortalıkta sen çocuk diyorsun” dedim kendi yalnızlığıma dair iç geçirerek, resmen ağlanacak halime gülüyordum.
“Orası hiç belli olmaz. Ben fark etmeden üç ay içerisinde nikah masasında buldum kendimi” dedi, gözlerinde o mutlu geçmişin tatlı hüznü parlıyordu.
Kapı önü sohbetimiz, içeriden gelen değişik bir gürültü sesiyle son buldu. Heyecanla içeriye döndü ve sonra aceleyle,
“Giderken şu çöpü de atar mısın canım. Malum benim durum ortada. Bakalım yine ne mucize bir olay gerçekleştirmişler” dedi bitap bir halde, annelik maratonundan bir tur daha koşmaya hazırlanır gibi.
“Tamam abla” dedim ve elindeki çöpü alıp merdivenlere yöneldim.
Tülay abla ve Hakan abinin aşk hikayesi de çok değişikti. Filmlerde görmeye alıştığımız bir hikâyenin çok dışında gelişmişti.
Hakan abi, bizim mahallede yaşıyordu ve onu çocukluğumdan beri tanırdım. Bizim sokakta oturuyorlardı. Babası mahallenin manavını işletiyordu. Hakan abi de ara sıra babasının sebze meyvelerini almak için hale gider, babasına yardımcı olurdu.
İşletme okuyup mezun olduktan sonra, memur olup kamu sektöründe çalışmaya başlamıştı. Onu mahallede ancak iş çıkışları görüyordum. Ben lise son sınıftaydım. Mezuniyetime sayılı günler vardı. Tülay abla ise anaokulu öğretmenliği okumuş, KPSS sınavına hazırlanıyordu.
Halamın onun ders çalışmasından bıkmasıyla “Dayına git, biraz havan değişsin. Ders çalışa çalışa kafayı yiyeceksin” sözlerine daha fazla maruz kalmak istemeyen Tülay abla, o yaz bizi ziyarete gelmişti.
Halam, annemi Tülay ablanın ders çalışmasına engel olması adına sıkı sıkı tembihlemişti. Benim arkadaşlarla mahallede olduğum bir gün, Tülay abla can sıkıntısından balkonda halı yıkamaya başlamış. Halıya dökmesi gereken bir kova köpüklü suyu, bastığı sabundan kayan ayağı nedeniyle balkondan aşağı dökmüş. O anda yoldan geçen her şeyden habersiz Hakan abi, dökülen su ile ayak üstü yıkanmış.
Tülay abla, utanç içinde bir havlu alıp, Hakan abiyi kurulamaya çalışmış ama ne mümkün. Adamın paçalarından aşağı su sızmaya devam ediyormuş.
Özürler, ricalar, derken o ilk görüşte aşk. Hakan abiyi sürekli, bizim evin karşısında balkon gözlerken bulmaya başlamıştık. Tülay abla ise camdan ayrılmaz olmuştu. Nitekim birbirlerine açılmaları çok uzun sürmedi. Yaz tatili biter bitmez evlendiler. O sırada bizim karşı dairenin boşalmasıyla, orayı satın alıp bize komşu oldular. Bu şekilde halamın da gözü arkada kalmamış oldu.
Kpss sonuçları açıklandığı gün ise, Tülay abla ikiz canavarlara hamile olduğunu öğrendi. Bu nedenle de anaokulu onun evinde kuruldu. Aras ve Atlas benim birbirlerine çok benzeyen tek yumurta ikizi yeğenlerim. Yaz tatiline geldiğimde henüz yeni doğmuşlardı. Tülay ablayla birlikte uykusuz kalıp, ona yardımcı olmak da bana düşmüştü.
Hakan abinin ailesinin maddi durumları gayet iyiydi. Şehrin yukarı kesimlerinde meyve bahçelerinin olduğu, aynı zamanda büyük ve küçük baş hayvan yetiştirdikleri bir çiftlikleri vardı. Torunları olunca bu çiftliğe hamile bir at da aldılar ve ne büyük tesadüftür ki bu atın da iki tane yavrusu oldu. İkizler henüz beş yaşında olmalarına rağmen her çiftliğe gittiklerinde o atlara binerler. İkisinin de atları ayrıdır. Aras’ın atı kahverengi, Atlas’ın atı ise siyahtır. Atlarda kendi sahibini tanırlar. Diğeri ona yaklaştığında huysuzlanır ama kendi sahibi gelince hemen okşaması adına başını uzatır. Aras ve Atlas birbirlerine bu kadar benzerken ve çoğu zaman Tülay abla bile onları karıştırırken, atların onları ayırt edebilmesi de beni hep şaşırtmıştır.
Bu hikâyeyi her düşündüğümde, aşkın en beklenmedik ve en sıradan anlarda, karşımıza çıkacağını hatırlıyorum. Belki bir gün benim de karşıma çıkar. Kim bilir.
Binadan çıktığımda gözüm istemsizce karşı binaya baktı. Orada neler oluyordu, hala gizemini korumaya devam ediyordu.
Hızlı adımlarla kafeye doğru ilerledim. Yolda beni tanıyan teyzelerle ayak üstü muhabbet etmeyi de ihmal etmedim tabi. Ellerindeki çekirdekten azıcık alıp, son dedikodularla ilgili birkaç gündem öğrendikten sonra vedalaşıp yanlarından uzaklaştım.
Kafeye geldiğimde, Efsun her zamanki masamızda oturuyordu. Bukleli saçlarını bu defa toplamış ve yine her zamanki gibi etrafı pür dikkat gözlemliyordu. Bu onda alışık olduğum bir manzaraydı.
İçeriye girdiğimde her zamanki gibi kahve kokusu burnuma doldu. Kafe canlı müzik akşamlarındaki gibi kalabalık olmasa da sakin de değildi. Beni görünce gülümseyerek “Hoş geldin Luna” diyen Çetin abiye gülümseyerek “Hoşbulduk abi” dedikten sonra beni dört gözle bekleyen ve masaya yaklaştığımda ayağa kalkan Efsun’a sarılıp masaya oturdum.
“Çok açım. Hemen sipariş verelim ve sonra konuşalım” dedim midemin kazınan sesini bastırmaya çalışarak.
Buraya geldiğimde her zaman yediğim Fesleğen soslu makarnamı sipariş ettikten sonra derin bir nefes alıp, zihnimdeki sıraya dizdiğim olayları, baştan anlatmaya başladım. Fatih ile ilgili kafe sonrası yaşananları, kitapçıya gelen Asaf’ın boynum tutulduğu için bana yardım ettiğini, o sırada yaşanan kazayı ve Fatih’in bizi ne halde gördüğünü sonrasında da bana yardım ettiklerini hepsini tane tane anlattım. Beni dinlerken bir yandan Fatih’in yaptıklarına kaşlarını kaldırarak şaşırıyor, diğer yandan da onun durumuna üzülüyordu. Asaf için ise imalı bir şekilde konuşmaya başlayınca onu hemen, keskin bir bakışla susturdum.
“Aşk defteri benim için çok önce kapandı. Bunun imasını bile yapma nolur. Sadece bana acıdı ve yardım etmek istedi. Hepsi bu” dediğimde sesimde, Efsun’u inandırmaya çalıştığım kadar kendimi de inandırmaya çalışan bir ton vardı. Efsun ise bakışlarını arkama dikmişti, yüzünde aniden beliren bir gülümsemeyle.
“Bana pek de öyle gelmedi. Senin yardımsever şövalye, bizim masaya doğru geliyor” dedi dişlerinin arasından kısık bir sesle konuşarak.
Kalbim, beklenmedik bir şekilde atmaya başladı ve hızla arkama baktım. Neden heyecanlanmıştım ki.
Asaf o kendine has, dünyayı umursamaz havasıyla gülümseyerek bize doğru geliyordu. “Çıkma işte karşıma. Karıştırma aklımı” dedim içimden ona bakarak.