Gürültü
Kapı yavaşça, hiç gıcırdamadan açıldı. İçerideki tek ışık, şöminede hızla sönmekte olan kömürlerin kızıl ışıltısıydı ve bu loş aydınlatma, kitaplığın gölgesinde saklanan figürü sadece bir siluet olarak gösteriyordu. Hercule Poirot, nefesini tutarak elini cebindeki küçük, gümüş tabancaya götürdü. Tam o anda, arkasındaki zeminden hafif bir çıtırtı sesi geldi. Anladı ki bu bir tuzaktı. Odadaki asıl tehlike arkadaydı. Soğuk bir ter sırtından aşağı doğru süzülürken, zihni hızla çark etmeye başladı: Bu iki kişiyle aynı anda nasıl başa çıkabilirdi? Pencereye doğru bir hamle mi yapsa, yoksa konuşarak onları oyalamaya mı çalışsa? Kalbinin atışları kulaklarında gümbürdüyordu. Tam o sırada, şömineden bir kömür parçası çatırdayarak düştü ve kızıl bir kıvılcım bulutuyla alevlendi. Ani ışık, ikinci saldırganın yüzünü, elindeki bıçağın soğuk parıltısıyla birlikte, bir anlığına aydınlattı.
Kitabımın sayfasını hızla çevirdim. İçine girdiğim kurgunun heyecanından kalp atışlarım hızlanmıştı. Agatha Christie'nin dünyasına dalmış, her ipucunu beynimde çevirirken, tüm gerçek dünya seslerini susturmuştum.
O sırada üst kattan gelen pat, küt sesleri ile yerimden sıçradım. Saate baktığımda 21:30’du ve ben, kitabımın en heyecanlı yerindeydim. Kitabımı oflayarak göğsüme indirdim.
"Gıcırrr... küt ve kulağımı parçalayan matkap sesi!"
Üst kata, sanki bir fil ailesi taşınıyormuş gibi bir gürültü geliyordu. Mobilya sürüklenme sesleri, ayak sesleri, bazen de erkek sesine benzeyen alçak bir mırıldanma. Saat dokuz buçuktu. İnsan bu saatte mi taşınır? Ailem memlekete gideli sadece on saat olmuştu ve şimdi de üst kat komşum değişiyordu. İçimde bir öfke kabardı. O mükemmel gerilim anı mahvolmuştu. Tam da katili bulacaktım!
Yataktan fırladım, tavşanlı ponçik terliklerimi ayağıma geçirdim ve tavana doğru öfkeli bir bakış attım. Evde tek başınaydım. Normalde evde yalnız kalmaya can atardım ama tam şu an yalnız olmak içimi ürpertmişti. Anne ve babam da annemin teyzesinin vefatı nedeniyle üç günlüğüne memlekete gitmişti.
Bense, Kitap Deryası adlı kitapçıdaki işimden dolayı ve de Fatih'in yarınki canlı müzik konserine gidebilmek için İstanbul'da kalmayı seçmiştim. Zaten cenazeler bana göre değildi. Herkesin ağlamaklı olduğu ortamlarda zaten içine kapanık olan ben, daha da içime kapanırdım.
Yukarıdan gelmeye devam eden gürültüler durmuyor ve daha da sinirimi bozuyordu.
"Sakin ol Luna” diye derin derin nefes almaya başladım.
"Belki de eskisi gibi çok yaşlı bir teyze taşınıyordu ve onun kendini bilmez torunları böyle sesler çıkarıp, insanları rahatsız ediyordu. Bu taşınma işlerini denetleyen bir birim olmalıydı ve bu saatlerde taşınmak yasaklanmalıydı.
Üst katımızdaki Fadime teyzenin sessizliği geldi aklıma. Evde onun terlik seslerinden başka bir ses olmazdı. Bazen sessizlikten yorulup beni üst kata çay içmeye çağırır, “Yalnızlık ve yaşlılık çok zor evladım. İnsan bir ses, bir nefes arıyor” diye dert yanardı. Onu üç ay önce kalp krizinden kaybetmiştik. Herkes yaşlılığına bağlarken, ben karşı binada gördükleri nedeniyle kalp krizi geçirdiğine inanıyordum.
Can sıkıntısından bütün gün camdan dışarıyı izler, mahallede kim nerede, ne yapıyor hepsini bilirdi. Karşı binaya tuhaf kişilerin girip çıktığını söylerdi. Hatta birkaç defa polisi aramış, onlarda öğrendikleriyle gülüp “Teyzem çok film izleme. Sağlığına zarar” deyip telefonu kapatmışlardı. Bana da bunları ona çaya gittiğim gün anlatmıştı. Nur içinde yatsın. Dur aklıma gelmişken bir fatiha okuyayım teyzeme. İçimden fatiha okuyup Fadime teyzemin ruhuna armağan ettiğimde hala gürültüler devam ediyordu.
Tam yukarı çıkıp, “delirdiniz mi siz. Bu saatte ne gürültü yaptınız be!” diye bağırıp çağırmayı düşünüyordum ki, karanlık koridorumu gördüğüm an atacağım adımı geri çektim. Hiç gerek yoktu.
Evde yalnız bir genç kadın. Üst katta kaç kişi olduğunu bilmiyorum. Polisiye romanlardan edindiğim bilgi şuydu; “En aptalca hareket, tehlikenin kaynağına doğru tek başına ilerlemekti”
Duvara vurup, rahatsızlığımı anlatmak geldi aklıma. Ama içime kapanık yanım hemen devreye girdi. Ya biri pencereden aşağı sarkıp "Ne var?" diye bağırırsa? Ya da hiç oralı olmazda daha da gürültü yaparsa.
En iyisi, kulaklığımı takıp müzik dinlemekti. Telefonumu elime aldım ve kendi yazdığım bestelerden birinin demo kaydını açtım. Fatih'in sesinden yankılanan nağmeler kulağıma doldu. "Karanlığımın ışığı" adlı parçam. Sözlerini uyuyamadığım bir gece yazmış, melodisi ise sabah yumurta pişirirken dilime dolanmıştı. Şarkıyı bestelesem de ben söyleyemezdim. Kalabalık önünde sesim titrer, nefesim kesilirdi. Neyse ki Fatih vardı. O, sahneye çıkmak için doğmuştu. O sahneye çıkıp şarkı söylerken, tüm gözler onun üzerine düşer, onun ışığı sahneyi aydınlatır.
Gürültü devam ediyordu ama en azından müzikle birlikte daha katlanılır hale gelmişti. Kitabıma geri döndüm, ama konsantrasyonum bir türlü gelmedi. Gözlerim sayfalarda geziniyor, ama okuduğumu anlayamıyordum.
Yine en gereksiz anda en sinir olduğum sahne gözümün önüne geldi. Sinirle kitabı komidinin üzerine bıraktım ve yastığıma gömüldüm. Düşünmek bile sinirimi zıplatmaya yetmişti.
İki gün önce Market;
Rafın önünde donup kalmıştım. “İşte buldum seni” dedim makarnamın bu sosla katlanan lezzeti ağzımdaydı sanki. İstemsiz yutkundum. Elimi uzattığım anda, başka bir el, aynı kavanoza, benimkinden saniyenin binde biri kadar daha hızlı uzandı. Benim en sevdiğim 37 baharatlı biberli ve domatesli özel sosuma başka eller mi dokunmuştu. Üstelik sadece bir adet kalmıştı.
Gözlerimi kısıp cesaretimin son limitini de kullanıp, başımı kaldırıp, yanımdaki adama baktım.
"Onu sakince yerine bırak," dedim, elim hala havada asılıydı. Yeşil gözleri benim gözlerim gibi kısıldı ve meydan okurcasına bana bakmaya başladı. Çok ama çok yeşil. Deniz yeşili mi, orman gölü yeşili mi, tam karar veremedim. Yüz hatları keskin, boyu ise yaklaşık olarak rafların en üstünü rahatça görebilecek kadar uzundu. Bana yukarıdan bakarken hafifçe sırıtıyordu.
"Önce ben dokundum," dedi sesinin tonu bu sosu alma konusunda ne kadar kararlı olduğunu anlatıyordu.
"Ama bu sonuncuydu," dedim, sesimdeki paniği bastırmaya çalışarak. "Ben bu sos olmadan makarnamı yiyemiyorum" dedim üzgün ifademi takınmış, belki acır ve o sosu bana bırakır diye umut ederek.
"Ne kadarda çok ortak yanımız var” dedi kulağıma doğru eğilerek. Ellerimiz hala aynı sosu tutuyordu. Ne o vazgeçiyor ne ben vazgeçiyordum. Kulağıma dokunan nefesi dikkatimi dağıttı.
“Bende çok severim ve makarnam süzgeçte bu sosu bekliyor," dedi. Benim dağıttığı dikkatimi fırsat bilip kavanozu sepetine attı. Elim havada asılı kaldı. Bir boşluğu tutar gibi kalakalmış, elimdeki hiçliğe bakıyordum.
Centilmenlikten nasibini almamış, dağ magandası benim göz bebeğim makarna sosumu alıp uzaklaşıyordu. Ben de arkasından baka kalmıştım. Sinirle yerimde tepindim. Arkasından sessizce yaklaşıp, sepetinden sosu kapıp almayı düşündüm ama ne gezer bende o cesaret.
Peki ben pes eder miydim, hayır. İki sokak ötedeki markete gittim ve rafa koşup tam 7 şişe sos alıp eve döndüm.
O yürüyüş boyunca da içimden adama hakaretler etmeyi ihmal etmedim. Tabii ki, gerçek hayatta ona hiçbir zaman söyleyemeyeceğim hakaretler.
İşte ben böyleyim. Cesur, atılgan değilim. Haksızlığa uğradığım an donar kalır, sonra da söyleyemediklerim için kendime kızardım. O olay aklımdan çıkmaz ve bana dert olurdu. Tıpkı şu an da sosumu çalan adamın aklımdan çıkmadığı gibi.
Kendimi savunamama gibi bir sorunum vardı. İlk okulda, orta okulda, lisede, arkadaş ortamında hepsinde haklı olmama rağmen tam kendimi savunacağım sırada donar kalırdım. Beni hep savunanlar diğer arkadaşlarım olurdu. Kalabalığa konuşma konusunda da ciddi sorunlarım vardı. Bu yüzden de sesim güzel olmasına rağmen, yalnızca Fatih ve Efsun’un yanında şarkı söyleyebilirdim. Tabi bir de temizlik yaparken.
Gürültü kesilmişti. Saat on bire geliyordu. Belki de bitmişti. Derin bir nefes aldım. Artık sessizlikle uyuyabilirdim. Tavşanlı gece lambamın üzerine dokunup, ışığı kapattım ve gözlerimi uykunun yumuşak kollarına bıraktım.