Paspal

1238 Kelimeler
Ertesi sabah, güneş perdelerin arasından sızarak beni uyandırdığında, ilk düşüncem üst kat oldu. Kulak verdim. Sessizlik. “Ohh” dedim rahatlamış bir şekilde. Yataktan doğrulup ayaklarımı aşağı sarkıttım. Terliklerimi ayağıma geçirip gerinerek ve esneyerek banyoya doğru ilerledim. Bugün günlerden pazardı ve benim izin günümdü. En sevdiğim gün… Elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalarken aynaya baktım. Solgun görünen beyaz yüzümü, mavi gözlerim renklendirmeye yetmiyordu. Dalgalı, uzun, siyah saçlarım savaş alanında elektrik şoku verilmiş gibi kabarıktı. Banyodan çıkarken taramadığım saçlarıma tokayı geçirip tepemde rastgele topuz yaptım. Artık deli gibi görünmüyordum. Mutfağa girdiğim sırada burnuma buram buram gelen çöp kokusuyla sabah sabah midem alt üst olmuştu. Hemen odama dönüp üzerime rastgele kapşonlu bir sweatshirt geçirip altıma da ona uygun renklerde bir eşofman giydim. Tavşanlı çorabımı da ayağıma geçirdiğimde çöp atma kombinim hazırdı. Çöpü kapının kenarına koyup, dün akşam annemin bin bir tembihle söylediği kapı sürgüsünü açmaya çalıştım. Kapıyı açtığımda ayakkabımı giymeye çalışıyordum ki Tülay ablanın kapısının önünde uzun boylu bir adam gördüm. Siyah tshirt ve siyah kot pantolonun aksine bembeyaz bir spor ayakkabı giyiyordu. "Onlar evde yok," dedim, sesim biraz gergin çıkmıştı. "Bir sorun mu var?" dedim bana dönmesini bekleyerek. Bu sırada da ayakkabılarımı giymiş çöp poşetini de kapının önüne çıkarmıştım. Tülay abla benim halamın kızıydı. Aynı zamanda da benim karşı komşum, sırdaşım, en sevdiğim kuzenimdi. Tabii çocuklardan fırsatımız kaldığı zamanlarda. İkiz oğlu var ve ikisi de evlerden ırak sevimli canavarlar. Zavallı Tülay ablam hafta sonu olmasını dört gözle beklerdi. Cuma günü gelince, akşamdan pılını pırtını toplayıp eşinin ailesinin çiftliğine giderdi. O iki küçük canavar, doğada koşturup enerjilerini atarken, Tülay abla da kayınvalidesinin yanında biraz nefes alırdı. Kapıyı çalan adam bunu bilmiyordu tabii. Sesimi duyunca yandan bana doğru baktı. Sonra ise tanıdık birine bakar gibi bakıp, tamamen bana döndü. Ben ise gördüğümle şok olmuş bir şekilde çöp poşetini elimle daha da sıktım. “Sen! Sos hırsızı” dedim gözlerimi kısıp onun gözlerine sert bir şekilde bakarken. Yüzünde alaycı bir gülümseme peydah oldu. “Vay, bu ne güzel tesadüf böyle” dedi ellerini cebine koyup, beni baştan aşağı süzerken. “Sosa önce ben dokunmuştum ve afiyetle yedim” dedi pişkin pişkin sırıtarak. İçimden “bok ye, zehir zıkkım olsun, boğazında kalsın” demek geçerken dışımdan sadece gözlerine kötü kötü bakmakla yetindim. “Ben üst kat komşunum. Yeni taşındım. Adım Asaf” dedi elini uzatırken. “Luna” dedim uzattığı elini ucundan sıkarak. Düşmanını tanımak mühimdi. Artık onu benim en büyük düşmanım ilan etmiştim. Her ne kadar onun bundan haberi olmasa da. “Memnun oldum, üst katımdan gelen gürültü” dedim rahatsızlığımı yüzüne vurarak. Dudaklarını yana kıvırıp gülümsedi. Yüzünde beklediğim mahcubiyetin aksine, “Aman, ne olmuş iki tak, tuk duyduysan” ifadesi vardı. Iyy, Şu hali bile beni nasıl gıcık ediyor. “Kusura bakma. Taşınmak gürültülü oluyor. Normalde sessizimdir. Merak etme bundan sonra rahatız olmazsın” dedi eli hala elimdeydi. Bakışlarım onun gözlerinden ellerime kayınca hemen elimi elinden çektim. “Umarım” dedim tekrar çöp poşetine uzanırken. “Söylemeyi unuttum. Acaba kahveniz var mı? Malum yeni taşındım ve kahve almayı unutmuşum” dedi koridorun duvarına yaslanmış, rica edermiş gibi değil de benim ona kahve vermem bana bir lütufmuş gibi. “Sosumu aldığın markette kahve vardı. Buraya çok da yakın. Oradan alabilirsin” dedim poşetimi almış gitmek için bir adım atmıştım ki önüme çıkıp yolumu kesti. “Ne kadar da kinci bir komşum varmış. Kaç yaşındasın sen. 12 mi?” dedi beni küçümser bir şekilde. Sinirim yine tepeme doğru çıkıyordu. “Sanane. Çık önümden” kolundan ittirip merdivenlere doğru yönelmeye çalışıyordum. “Cık cık cık. Komşuluk ölmüş. Oysaki atalarımız komşu komşunun külüne muhtaçtır demişler. Nerede o eski komşuluk” dedi kınar bir şekilde gözlerime bakarak. Üst seviyelere çıkmış sinirime rağmen derin bir nefes alıp sakin olmaya çalışıyordum. Bunun diline düşmektense bir kahveyi feda etmek zor olmazdı. “Bekle!” dedim sinirli bir şekilde ve geriye döndüm. Anahtarla kapıyı açıp, doğru mutfağa yöneldim. Çekmeceden hiç açılmamış kahve paketini alıp, hızla aralık kapıyı açtım. “Al kahven” dedim suratıma sahte bir gülümseme yerleştirerek. Kahve paketini elimden alırken kısa süreli parmakları, parmaklarıma temas etti. O kadar sinir yüklenmiştim ki elektrik çarptı ve hızla elimi geri çektim. Göz göze geldik. Onun yeşil gözleri alaycı bir parıltıyla ışıldıyordu. Benim mavi gözlerim ise öfkeden parlıyor olmalıydı. “Teşekkür ederim. Senden elektrik alamadım da demezsin artık” dedi 32 dişini çıkarmış sırıtırken. “Rica ederim. Bir daha olmasın” dedim burnumu havaya kaldırıp sırıtmasına karşılık sırıtarak karşılık verirken. Merdivenlere yönelmiş henüz iki basamak çıkmıştı ki bir şey söylemeyi unutmuş gibi geriye döndü. Suratına “Ne var” der gibi baktığım sırada. "Çöpü atarken, üzerindeki paspallığı da at. Bu ne hal böyle? Gözlerim kanadı. İlk izlenim önemlidir. İsminle hiç alakan yok" dedi ve üst kata çıkmak için adımlarını hızlandırdı. Arkasından öylece bakakaldım. İçimde öfkem öyle bir yükseldi ki, söyleyemediklerim boğazımda bir yumru oldu. Yine sinirle yerimde tepindim. Çöp poşetini alıp içimden söylene söylene çöp konteynırının yanına doğru yerlere vura vura yürümeye başladım. İçimdeki hazır cevap Luna, ancak tehlikenin geçtiği, yalnız kaldığım anlarda ortaya çıkardı. O an gelse ya. Ama yok. Hep beni dondurup bıraksın. Kendime kızmam bitince öfkemi asıl kızmam gerekene yönlendirdim. Böyle komşu düşman başına. Öküz herif. Ben paspalmışım da çöpe paspallığımı da atmalıymışım da. Laflara bak laflara. Fasulye sırığı kılıklı odun. “Ben paspal değilim bi kere. Bu benim çöp atma kombinimdi” diyemedim. Ahh salak Luna. Yine dondun kaldın. Poşeti konteynıra fırlattım. Tam geri dönecektim ki, karşı binanın önünde köşeye saklanmış iki adamın birbirine bir şey verdiğini gördüm. Biri uzun, sıska, siyah deri ceketliydi. Diğeri daha tıknaz, başında şapka vardı. Sıska olan, tıknaz olana küçük, zarf benzeri bir şey uzattı. Tıknaz olan onu çabucak ceketinin iç cebine soktu. Etrafa kuşkuyla baktılar. Bir an gözleri benim olduğum tarafa kaydı. Panikle çöp konteynırının arkasına saklandım. Kalbim göğsümde davul gibi gümbürdüyordu. Tüm okuduğum polisiye romanları aklıma üşüştü. Her zaman yanan suçu işleyenler değil, buna şahit olanlar olurdu. Saklanacak başka yer yokmuş gibi iğrenç kokan konteynırın arkasına saklanmıştım. Zaten aç olan midem daha da bulanmaya başlamıştı. Acaba onlar beni görmüş müydü? Nefesimi tuttum. Tabi ki kokudan dolayı tutmuştum. Yoksa korkudan değil. Ayak sesleri yaklaştı... ve sonra uzaklaştı. Yavaşça başımı uzattım. Sokak boştu. Adamlar gitmişti. Derin bir “ohh” çekip oradan uzaklaştım. Zavallı burnumun direği. Nasıl da sızlıyordu. Hızlı adımlarla bakkala doğru yürüdüm. İçim kıpır kıpırdı. Ne görmüştüm ben. Uyuşturucu mu, para mı? Ne vardı o zarfın içinde. Yoksa ben mi çok fazla gizem kitabı okuyordum? Belki de sadece bir belge veya fotoğraftı. Ama niye o kadar gizli saklı? Kafamda bu düşüncelerle bakkalın önüne gelmiştim. Kendime çeki düzen vermeye çalışsam da başarılı olamadım. Bakkal Hasan Amca'nın dükkanına girdiğimde, hala titriyordum. "Günaydın Luna, ne oldu sana? Yüzün bembeyaz olmuş," dedi Hasan Amca, gazetesini indirerek. "Hiç, ben iyiyim Hasan Amca. Bir ekmek alayım, lütfen." dedim zorla gülümsemeye çalışarak. "Gözün aydın, şimdi geldi. Dumanı üstünde, taptaze" dedi, yandaki kasadaki ekmeği alıp poşete koyarken. "Ailen memlekette değil mi? Dikkat et kendine, İstanbul’da hiçbir yer güvenli değil. Buralarda da tuhaf şeyler oluyor" dediğinde ekmek poşetini elinden aldım ve yüzüne öylece baka kaldım. “Ne olmuş ki” dedim duyacaklarımdan korkarak. “Geçen akşam bir genç yaralanmış” dedi ve sonra sesini alçaltıp biraz öne doğru eğildi. “Torbacılar dolaşıyormuş buralarda. Dikkat et kızım. Sen bana babanın emanetisin” "Sağ ol amca. Dikkat ederim" dedim parayı uzattım ve bakkaldan çıktım. Sokağa baktım. Her şey normal görünüyordu. Hızla eve doğru yürümeye başladım. Kapüşonumu başıma geçirmiş, sanki saklanan bir suçlu gibi evin yolunu tuttum. Eve geldiğimde kapıyı kapatıp hızla sürgüledim. Sırtımı kapıya yaslayıp, nefesimi düzenlemeye çalışıyor bir yandan da kalbimi tutuyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE