Canlı Müzik

1746 Kelimeler
Kahvaltıdan sonra kendimi toparlamaya karar verdim. Çöp konteynırının arkasında yaşadığım tuhaf olay ve Asaf’la olan sinir harbinin üzerime çöken gerginliğini atmam gerekiyordu. Üzerimdeki paspallık iddiasına içerlemiştim. Belki de haklıydı, çöp atma kombinim gerçekten pek şık sayılmazdı. Ama genç bir kızın yüzüne karşı paspalsın demekte hödüklükten başka bir şey değildi. Banyoda uzun bir duş aldım. Sıcak su, kaslarımdaki gerginliği biraz olsun hafifletti. Duştan çıkınca kendimi pamuk gibi olmuş hissettim. Her şey mükemmeldi. Sinirlerimi banyoda keseyle almış ve su ile akıtmış gibi hissediyordum. Dolaptan en sevdiğim, soluk mavi renkli, hafif dokulu pamuklu elbisemi çıkardım. Beli incecik kıvrılıyor, dizlerime kadar inen eteği her adımımda hafifçe savruluyordu. Saçlarımı özenle tarayıp, dalgalarımı belirginleştirip omuzlarıma serpiştirdim. Çok abartmadan, sadece gözlerimi belirginleştirecek kadar eyeliner ve rimel, dudaklarıma biraz renk veren bir parlatıcı sürdüm. Aynada kendime baktığımda, sabahki perişan halimden eser kalmamıştı. “İşte bu, Luna,” dedim kendi kendime. İçimden bir ses, bu kadar özenli hazırlanmamın sadece kafeye gitmek için olmadığını, belki de yeni komşuya “paspal değilim” mesajı verme arzusundan kaynaklandığını fısıldıyordu, ama bunu görmezden geldim. Saat öğlen dörde doğru evden çıktım. Kafe, mahallenin biraz daha canlı olan, küçük dükkanların sıralandığı ara sokağındaydı. Yürürken aklım hâlâ sabahki gizemli adamlar ve Hasan Amca’nın sözlerindeydi. Etrafa daha dikkatli bakıyordum. Sıradan görünen her detay, şüpheli bir anlam kazanmaya başlamıştı. Polisiye roman okumanın bedeli bu olsa gerek. Gerçek hayatı da bir kurgu gibi okuma hastalığı. Kafenin önüne geldiğimde, içeriden yumuşak bir caz müziği ve kahve kokusu geliyordu. Camdan baktım, Efsun zaten gelmiş, köşedeki masamızda oturuyordu. Kızıl, kabarık bukleleriyle, beyaz teni ve ela gözleri her zamanki gibi göz alıcıydı. Elinde kitap vardı, ama gözleri sayfalarda değil, etrafı süzüyordu. Onu görünce içimde bir ferahlık hissettim. Efsun, hayatımdaki en güvenilir limandı. İçeri girdiğimde başını kaldırdı ve beni görünce yüzü aydınlandı. Hemen yanına oturdum. “Nihayet geldin! Seni beklerken üç tane yakışıklıyı inceleme fırsatım oldu,” dedi göz kırparak. “Hımm. Peki en çok hangisini beğendin?” dedim kıkırdayarak. “İkincisi. Ama daha adam beni fark etmeden eşi geldi” dediğinde ikimizde küçük kahkahalarla gülmeye başladık. Efsun, kitapçının sahibi Atilla beyden hoşlanıyordu. Hoşlanmaktan fazlasıydı aslında. Ona kör kütük aşıktı. Hatta bu durum bizim kitapçıda çalışma sebebimizdi. Dört ay önce kitapçının tadilatı bitmiş ve raflar yerleştiriliyordu. Efsun, merakla “buraya ne açılıyor acaba” diye başını kapıdan içeriye uzattığında, Atilla Bey; “İş ilanı için geldiniz sanırım. Lütfen şöyle buyurun” diye bizi içeriye yönlendirdi. O an Efsun, adama kilitlenmiş bir şekilde bakıyordu. Ben tam “Yok, biz iş ilanı için gelmedik” diyecektim ki Efsun gözlerini Atilla beyden ayırmadan, beni kolumdan çekip içeriye soktu. Sonuç olarak ben ne olduğunu anlayamadan orada çalışmaya başladık. Aslında bu durum benim içinde iyi olmuştu. Kitapları zaten çok seviyordum ve atanana kadar evde pineklemenin de bir anlamı yoktu. Aradan geçen süre sonunda Atilla beyin de Efsun’a karşı hareketleri değişti. Efsun’a karşı ilgisi olduğunu bariz bir şekilde belli ediyor ama bundan öteye geçip bir adım atmıyordu. Efsun da içindeki Atilla yarasını böyle diğer erkekleri gözlemleyerek gideriyordu. Kalbi Atilla diye bağırırken, her yakışıklı da biraz Atilla arıyordu. “Neyse, sen anlat. Öğlen mesaj attığın o gürültücü, küstah, patavatsız yeni komşunu anlat? Detayları duymak istiyorum.” “Sos hırsızı. Onu da ekle lütfen” “Evet rütbelerine hemen sos hırsızını da ekliyorum ve kulağımı açtım seni dinliyorum. Dökül” dedi gözlerini gözlerime dikmiş pür dikkat beni dinlerken. İçimi çektim. Tüm sabah yaşadıklarımı, Asaf’la olan diyaloğumuzu, onun küstah tavırlarını, bir solukta anlattım. Efsun, gözleri büyümüş, ağzı hafif aralanmış bir şekilde dinliyordu. “Vay öküz vay, sen kim benim güzeller güzeli arkadaşıma paspal demek kim” dedi Sinirli hali de çok tatlı oluyordu. O an onun yanaklarını sıkmamak için kendimi zor tutuyordum. Öfkelendiğinde hemen yanakları kızarıyor, küçük bir kız çocuğuna dönüyordu. Sonra çöp konteynırının orada gördüklerimi anlattım. Duyduklarıyla yüzü gerildi. Tedirgin olduğunu ve benim için endişelendiğini görebiliyordum. “Bu bahsettiğin adamlar meselesi ciddi gibi. Polisi aramayı düşündün mü?” “Saçmalama Efsun. Ne diyeceğim? “Efendim, iki adam birbirine bir zarf verdi. Onları hemen tutuklayın” Bana bir taraflarıyla gülerler, tıpkı Fadime teyzeme yaptıkları gibi.” “Haklısın, böyle söyleyince inanılası gelmiyor” diye düşünceli bir şekilde başını salladı Efsun. “Ama yine de dikkatli ol. Yeni komşunu öldürme planları yapma sakın” Ahh. Bu kız beni neden bu kadar iyi tanıyor. Birine sinir olduğumda, okuduğum kitaptaki katil ben, kurban o beni deli eden kişi olur ve katil onu öldürünce ben öldürmüş gibi rahatlardım. Bu öfkemi kendi kendime yenme yöntemimdi ve duş alırken öldürme planlarımla bu öfkeyi üzerimden atmıştım. Gerçek hayatta öldürmeyi bırak, kendimi savunamayacak kadar şiddetten uzak biriydim. “Olur yapmam” dedim kıkırdayarak. Efsun dudaklarını büktü. “Peki, üzerindeki şu muhteşem elbiseyi onun sana paspal demesine mi borçluyuz? İntikam için mi afeti devran gibi giyindin?” Yüzüm hafifçe kızardı. “Hayır! Sadece… kendimi iyi hissetmek istedim.” Konuşmamız, sahnenin yanındaki küçük perdenin aralanmasıyla kesildi. İçeri Çetin abi ve arkasından Fatih girdi. Fatih, her zamanki gibi rahat, sırtında gitar kılıfı, elinde birkaç kablo. Kafedeki birkaç kişi onu tanıyıp selam verdi. O da gülümseyerek karşılık verdi, ama gözleri doğrudan benim oturduğum masaya kaydı. İçimi hafif bir sıkıntı kapladı. Fatih’in bana karşı beslediği, benim ise karşılık veremediğim duygular, aramızdaki dostluğa gölge düşürmemek adına görmezden geldiğimiz bir gerçekti. Onu çok değerli bir arkadaşım olarak görüyordum. Sahnedeki hali, özgüveni, müziğe olan tutkusu takdire şayandı. Ama kalbim onun için atmıyordu. Ve bunu ona, dostluğumuzu incitmeden nasıl söyleyeceğimi bir türlü bilemiyordum. Fatih, sahneye çıkıp hazırlıklara başladı. Mikrofonu ayarlarken bir an göz göze geldik. Bana her zamanki sıcak, samimi gülümsemesini yolladı. Ben de gülümseyerek başımı salladım. Efsun, dirseğiyle hafifçe dürttü beni. “Bugün yine ‘Karanlığımın Işığı’nı söyleyecek, değil mi? Senin gözlerinin içine bakarak.” “Şşşt!” dedim, yanaklarımın hafifçe kızardığını hissederek. Fatih, mikrofonu eline aldı. “Herkese iyi akşamlar. Bu güzel pazar gününde sohbetinize şarkılarımla eşlik etmek isterim. Sizlere, çok sevdiğim birinin kaleminden çıkmış, benim de çok severek okuduğum şarkıyla başlamak istiyorum. Bana göre bu şarkı, içimizdeki karanlık anlarda yanı başımızda durmayı bilen o özel insanları anlatıyor. ‘Karanlığımın Işığı’.” İlk akorları duyduğumda her seferinde olduğu gibi tüylerim diken diken oldu. Kendi kelimelerimin, Fatih’in yorumuyla hayat bulması tarifsiz bir duyguydu. Fatih şarkıyı söylerken, sahiden de gözleri neredeyse benden hiç ayrılmıyordu. Bu, artık alışılagelmiş bir durumdu, ama her seferinde üzerimde hafif bir baskı hissi yaratıyordu. Etraftaki birkaç kişi, Fatih’in bakışlarının yönünü takip edip bana bakıyorlardı. Utanç ve bir parça da gurur karışımı bir hisle, gözlerimi bardağıma dikip, ne yaptığımı bilmeden bardağımla oynamaya başladım. Şarkı bittiğinde kocaman bir alkış koptu. Fatih gülümseyerek teşekkür etti. Sonra mikrofonu tekrar eline aldı. “Ve şimdi, bu güzel şarkının, bu anlamlı sözlerin ve bestenin arkasındaki ismi sizlerle buluşturmak istiyorum. Lütfen alkışlarınızla onu biraz cesaretlendirin” dedi ve alkışı biraz daha coşturdu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Hayır, yapma, dedim içimden ama artık olan olmuştu. Fatih, ısrarla bana bakıyor ve masamı işaret ediyordu. “Luna, lütfen sahneye gelir misin?” dedi elini bana doğru uzatarak. Kafedeki tüm gözler üzerimdeydi. Efsun, heyecanla kolumu sıkıyor, “Hadi, kalk!” diye beni dürterek hareket ettirmeye çalışıyordu. Bacaklarım titriyordu. Kalabalık önünde konuşmak, dikkatlerin üzerimde olması… En büyük korkularımdan biriydi. Ama Fatih’in yüzündeki samimi ifade ve şarkımın aldığı alkış, içime biraz cesaret verdi. Yavaşça ayağa kalktım. Yürürken, derin derin nefes alarak ilerledim. Herkes bana bakıyordu ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Sahneye çıkıp Fatih’in yanında durdum. Işıklar yüzümü ısıtıyordu. Mikrofonu bana uzattı. “Alkışlarınız için teşekkür ederim,” diye kekeledim. Sesim ilk başta cılız çıktı. Derin bir nefes aldım. “Bu şarkıyı yazdığımda, gerçekten karanlık bir dönemden geçiyordum. Ve Fatih, sadece bu şarkıya değil, o dönemde bana arkadaşlığıyla ışık oldu. Beğenmenize çok sevindim. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim” Söyleyecek başka bir şey bulamadım, hızlıca başımı öne eğdim. Fatih, omzuma dostça bir dokunuş yaptı. “Asıl ben teşekkür ederim Luna. Her şey için.” Alkışlar tekrar yükseldi. Yerime doğru yürürken, rahatlamış bir nefes aldım. Bunu da atlatmıştım. Ben ilk kez kalabalıkta konuşmuştum. Hem de donup kalmadan. Gözlerimi yere dikmiş yürüyordum ki, Masadan bana doğru eğilen bir adam; “Çok güzel görünüyorsun” dedi. Duyduğum sesle yerimde çakılı kaldım. Bu Asaf’ın sesiydi. Yoksa ben mi yanlış duymuştum. Bir an durdum, ona bakmak için başımı çevirdim. Yeşil gözlerinde, alaycılıktan arınmış, saf bir şaşkınlık ve hayranlık vardı. Bu hali sabahki söylediklerini yutarcasına “Ben bir eşeğim. Sana çok ayıp ettim” diyordu sanki. Savaş kazanmış gibi hissettim kendimi. Başımla hafifçe teşekkür selamı verip masama geri döndüm. “Yuh artık. Bu kadar da olmazdı yani. Bir gün içerisinde kaç kez karşıma çıkabilir” diye söylenmeye başladığımda. Efsun anlamaz ifadelerle bana bakıyordu. “Harikaydın!” diye sarıldı bana Efsun. “Kısa ve öz. Mükemmeldi!” Sonra sesini alçalttı. “Ve şu adam… Sana bir şey söyledi sanki. Ne dedi?” “Hiç,” diye mırıldandım, hâlâ o sesin etkisindeydim. “Çok güzel görünüyormuşum” öyle söyledi. “Yok artık. Kim o adam. Tanıyor musun?” dedi Efsun meraklı gözlerle “Tanımaz olaydım. Tanıştırayım, sos hırsızı üst komşum Asaf” dedim sinirden önümdeki tatlıyı soluksuz yiyordum. “Ohaa. Bu adam senin bana hödük diye anlattığım adam mı? Yarabbi bu ne yakışıklılık böyle. Kız Allah bunu taş etmiş ya. Böyle üst kat komşum olsun 100 bin borcum olsun” dedi Efsun hayran hayran Asaf’a bakarken. “Bakıp durma şu salağa. Kendini bir bok sanacak” dedim Efsun’u dürterek. “Müzeye koysunlar otur tarihi eser niyetine izle” “Off Efsun ya. Tip her şey değil. Tamam Allah var yakışıklı çocuk ama içi boş” “Aman be sende. İki dakika güzele bakmak sevaptır yaşatmadın insana” dedi bakışlarını bana çevirip. Sonra aklına gelenle gözleri parladı. “Sana çok güzel görünüyorsun dediğine göre. Demek ki senden etkilendi! Gördün mü? İntikam elbisen işe yaradı.” “Ben sadece kendimi iyi hissetmek için giyindim. Onunla ilgisi yok. Ayrıca o hödük beni beğenmiş beğenmemiş umurumda değil. Ben kendimi beğeniyorsam, konu kapanmıştır” diye çıkıştım, ama içimde tuhaf bir karışıklık vardı. Sinir mi olmalıydım, yoksa beğenilmiş olmanın verdiği küçük bir sevinç mi? İkisinin arasında sıkışıp kalmıştım. “Valla umurunda olsa iyi olur, bakışlarını bu masadan çekmiyor. Bak” dedi çaktırmadan Asaf’ın masasını göstererek. Hafifçe arkama doğru baktığımda gerçekten doğrudan bizim masaya bakıyordu. Benim ona baktığımı gördüğünde gülümseyerek hafif bir baş selamı verdi. Hemen önümü döndüm. “Ne diye bakıyorsa mal mıdır nedir?” dedim kendi kendime. Fatih, birkaç istek şarkısı daha söyledi. Her şarkı arasında gözü bana kayıyordu. Sahne aldığında bana olan bakışları daha da anlamlı görünüyordu. İçimi bir sıkıntı kapladı. Bu akşam onunla konuşmam, açık olmam gerektiğini hissettim. Ama nasıl? Onu kırmadan incitmeden nasıl anlatabilirdim ki. Bildiğim tek şey vardı. Bunca zaman bu konuşmadan kaçmam, Fatih’i daha da umutlandırıyordu ve ben ona bunu daha fazla yapmak istemiyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE