Ah Leyla...
- Baba! Etme gözünü seveyim. Ardımdan ne diyorlarsa yalan. Ben hiç bir kabahat işlemedim.
- Sus! Sus Allah'ın cezası. Narlıkuyu'da görmüşler seni o deyusla. Bu ne demek biliyor musun? Zakir efendinin namusu iki paralık oldu demek.
- Baba sen ne dersin? Ben senin namusuna halel getirecek bir şey yapar mıyım? Arkadaşımla gittim ben oraya, Sevcan'la. Çarşıyı gezecektik sadece. O adamı tanımam etmem, yanıma yanaştı bir şeyler sordu. Sana yemin olsun ağzımı açıp bir şey demedim. Onun Yüreğirli'lerin oğlu olduğunu yemin olsun bilmiyordum ben.
- Leylaaaa, Leyla! Eğer elimde klamıyorsan ananın gül hatrı içindir. Bu zamana kadar kimselere vermeye kıyamadım ama bu saatten sonra karşıma çıkan ilk hayırlı kısmete vereceğim seni. Ablanın nişanını takalım, sıra sana da gelecek elbet.
Anamur'da dönüm dönüm narenciye bahçeleri, muz seraları olan Zakir efendinin iki kızından biriydi Leyla. Anası onu doğururken ölmüş, bir damlacık sütünü bile içememiş zavallıcık. Allah var ne kabahatli görmüş babası onu ne de kız oldu diye yüzüne vurmuş bu zamana kadar. Zakir efendinin bağı bahçesi gibi kıymetliymiş kızları da. Liseden sonra okutmamış, varım yoğum zaten sizin, dizimin dibinden ayrılmayın demiş. Hoş; ne ablası ne de Lelyla pek yanaşmamış okumaya. Anamur'da en iyi baht; hayırlı bir kısmet bulup evlenmek, ağanın atanın yüzünü ak etmekti. Bizim kızlar da o düsturla büyümüş haliyle.
Ablasını geçenlerde istemeye geldiler Leyla'nın. Yine Anamur'un ileri gelen ailelerinden birinin iki memur oğlundan birine istediler Zehra kızı. Bizim buraların adetidir, evdeki bekar kızlar salınmaz öyle isteme törenlerinde. Kim istenecekse o hizmet görür, anasının babasının dizinin dibinde o oturur. Leyla da mutfaktan çıkmadı haliyle o gün. Enişte bey kimdir, necidir bilirdi ama yüzünü de merak edip dururdu hanidir. Zaten el ayak çekilince ablası çekti onu kenara, hülyalı hülyalı anlattı damat namzetini. "Abisi olacak o nemruta hiç benzemiyor Leyla" dedi. Heralde evlidir abisi diye düşündü Leyla da. Ablasını küçük oğullarına istediklerine göre aklına başka bir ihtimal gelmemişti. Eniştemiz tabipmiş. İlçenin devlet hastanesinde görev yapıyormuş. Ailesi evlenme çağının geldiğini söyleyince "siz bulun münasip birini" demiş. İşte bunu oldum olası anlamazdı Leyla. Bir insan evleneceği birini neden kendisi seçmezdi ki?
Sanki hayat onu ummadığıyla sınamaya yemin etmiş gibi, hiç tahmin etmediği bir durumda buldu kendini. Çocukluk arkadaşım dediği Sevcan ile onların köyüne gittiklerinde vaktin nasıl geçtiğini anlamamışlardı bile. Gitmişken de ilçeye inip çarşısında dolaşalım dediler. Gençlik, heyecan, kanları da deli akıyor tabii. İki incik boncuk fazla alsalar ne olur ki? Nasıl olsa yazın hava geç kararıyo diye düşündüler, vurdular çarşı yoluna. Hem Leyla nereden bilebilirdi ki babasının ezeli düşmanı, Yüreğirli'lerin oğlunun orada olacağını ya da ona yanaşacağını? Yani ezeli düşman dediysem kanlı bıçaklı değiller elbet. Ancak; geçmişten gelen bir anlaşmazlık var aralarında. Birbirlerinin ticaretine köstek olmaktan ileri gitmemiş bu zamana kadar intikam planları.
Zakir efendi abla kardeşi sıkmaz, kısıtlamazdı ama güvenliklerinden emin olmak için uzaktan takip ettirirdi ikisini de. Hiçbir zaman saklı gizli iş çevirmemişlerdi. Buna rağmen babasınıın ona bu şekilde davranması kanına dokunmuştu. Çok mu zordu kızına inanmak? Hem o, daha evlenmek istemiyordu ki..
Zakir efendi sesini bu sefer çok yükseltmişti fakat; bu güne kadar bir kez olsun elini kaldırmamıştı. Bugün kaldırdı... Yüzüne inmedi o sille Leyla'nın ama bir kez kalktığını gördü ne yazık ki. Ha yüzüme inmiş, ha inmemeiş acısı aynı o yüzden diye düşündü. Küsüp odasıa attım kendini.
Zakir efendi haberi aldı beri evde fırtınalar koparıyor. önüne gelene esip gürlüyordu. Şimdi de büyük kızını almış kıskacına, Leylaya olan hıncını ona kusuyordu. Zaten yakında evlenip gidecekti bu evden. Daha fazla gönlünü kırmasına müsaade edemem diye düşündü.
Ağlamaktan bitap düşen bedenini güçlükle yataktan kaldırıp konağın büyük salonuna, seslerin geldiği yöne doğru ilerledi. Ablasının ağlamaklı sesi geliyordu, adımları ilerledikçe kelimelerini de daha net seçti.
- Baba, Leyla daha 20 yaşında. Hem o adam Tarık gibi değil ki, çok sert, çok gaddar. Üstelik aralarında 8 yaş var onların, Leyla nasıl yapsın onunla?
- Zehra, sen benim lafımın üstüne laf mı söylüyorsun? Kardeşini başı boş bırakalım da Yüreğirli'lerin o şerefsiz oğlu musallat mı olsun, adı mı çıksın istiyorsun? Bu meseleyi bir tek nikah temizler. Kardeşin Faruk efendiyle evlenecek. Bu konu burada kapandı. Hadi sen de git odana. O kardeşine de söyle, bir haftaya kadar onun da yüzüğünü takacağız.
Faruk... Bu adam, enişte beyin mendebur, suratsız ağabeyi değil miydi? Bekar mıydı bu adam? Eğer öyleyse neden ona değil de Tarık abiye istediler ki ablasını? Kendine doğru gelen ayak seslerini duyunca hemen gerisin geri vardı odasına. İçi içini yiyor, bu meseleden kurtulmanın yolunu akıl edemedikçe de ağlamak istiyordu. Kapı usulca açılıp kendinden dört yaş büyük ablası odaya girince kardeşinin gözünden dökülen incilere şahit oldu. Şimdi nasıl diyecekti ona babasının dediklerini. Leyla ölse evlenmezdi o adamla. Tamam onun da kaynı sayılıyordu ama kaynatasından daha çok korkmuş, daha fazla çekinmişti. Akşam boyu yüzü bir kez gülmemiş, bir tek kelam etmemişti. Deli dolu, bıcır bıcır kardeşi yapamazdı o adamla. Bir yolunu bulup bu işten vaz geçirmeliydi babasını.
- Ablasının çağla gözlüsü ağladın mı sen? De bakalım ablana ne etsin seni güldürmek için?
- Abla ben sizi duydum. Bababm Faruk denen adama verecekmiş beni. Sen demedin mi mendebur, nursuzun teki diye?
- Leyla'm ben de bir tek o gece gördüm onu. Aslında nasıldır bilmem. Belki canı bir şeye sıkkındı da o yüzden asıktı suratı, bilemeyiz ki bacım.
- Olsun ama ben evlenmek istemiyorum onla. Abla ben kimseyle evlenmek istemiyorum.
- Biliyorum güzelim, biliyorum. Ben de kıyamam sana. Dur bakalım düşünelim. Elbet buluruz bir yolunu, ikna ederiz babamı da.
Elbette evde yaptıkları hesap çarşıya uymadı. Koca Mersin'de inadı ile bilinen Zakir efendi, Nuh dedi Peygamber demedi. Verdiği bir haftalık mühlet dolunca Samancı'ların Zakir ağanın konağına ikinci ziyaretinin günü de geldi çattı. Faruk efendi evde esmiş gürlemiş ama ne anasının ne de babasının Zakir ağanın iki kızını birden alma hevesinin önüne geçememişti. Bir de içten içe biliyordu artık. Yaşı gelmiş geçiyor, her ne kadar kendini hazır hissetmese de dallanıp budaklanması gerektiğini biliyordu. Madem öyle; helal süt emmiş biri olsun o zaman, adı sanı dedikoduya karışmamış, başı önünden kalkmamış namuslu bir kız olsun dedi.
Samancı'ların konağında yola düşmek için hazırlık görülürken; Zakir ağanın konağında da hummalı bir hazırlık sürüyordu. Evin kahyası, hanımı, yanaşmalar kim varsa her biri dört elden çalışıyor, evin küçüğünün istemesi için hazırlık görüyordu. Leyla odasının penceresinden avluda süren koşuşturmayı izliyor ve için için ağlıyordu. Kapısı telaşla çalınınca yüzünü gözünü kurulayıp kapının ardındakini buyur etti. Gelen, yanaşmalardan Gülsüm'dü.
- Hanımım Sevcan hanım geldi, mutfakta sizi bekliyor.
- Sen onu buraya yolla Gülsüm. İnmeyeceğim ben aşağı.
- Emrin olur hanımım. Sabah beri yemedin bir şey, çörek ettim sıcak sıcak getireyim mi şerbetin yanına.
- Ben bir şey istemiyorum Gülsüm. Siz Sevcan için bir ikram tabağı hazırlar getirirsiniz. Hadi daha fazla bekletme Sevcan'ı.
Günlerdir Sevcan'la da konuşamamıştı. Ne dışarı çıkabiliyor ne de babasına yakalanma korkusuyla kimseyle haber gönderemiyordu. Anlaşılan Sevcan bu kadar suskunluğa dayanamamış ve merakından gelmişti. İyi ki de gelmişti. Cin fikirliydi onun arkadaşı. Böyle zamanlarda Leyla'dan fazla çalışırdı aklı. Bir de artist olma hevesi olmasaydı çok iyi kızdı aslında. Çarşıdaki sinemaya ne zaman bir film gelse aklı giderdi. İzlemediği film de kalmamıştı ha. Bu aralar kafasını bir de Kurt Rasul mu resul mu ne bir ecnebiye ta kmıştı. Sabah akşam onu anlatıp dururdu. Bir de utanmadan duvarına asmıştı resimlerini. Kapısı aniden açılınca düşüncelerinden uzaklaştı.
- Kız Leyloş, neredesin sen? Hasta mı oldum annem sen 50 derece sıcakta?
- Hasta olmadım Sevcan. Bugün istemeye geliyorlar beni.
- Ay bütün hazırlık ondan mıydı yoksa?
- Ondandı ya. O gün Narlıkuyu'ya gittiğimizde yanıma gelen Yüreğirliler'in oğluymuş meğer. Babam duydu küplere bindi resmen. Sonuç da bu işte, everiyor beni.
- İyi de kimle everiyor Leyla?
- Ablamın kaynıyla evleniyom Sevcan. Ne kadar gülünç haldeyim değil mi?
Sevcan durdu düşündü, arkadaşının haline acıdı bir yerde. Belki de bu acımanın arkasına sığınıp yapacağı şeye bir kılıf buldu. Çünkü Yüreğirliler'in oğlu Mehmet günlerdir yoluna çıkıyordu. Eğer Leyla ile aramı yaparsan dile benden ne dilersen diyordu. İstersen seni artist bile ederim demişti. Leyla eğer o adamlan evlenmek istemiyorsa belkim Mehmet'le mutlu olur dedi. Nefsime uymuyom ben demekten de geri durmadı. Leyla elini yüzünü yıkamaya diye gidince hama bir kalem kağıt çıkardı, Leyla'nın ağzından bir mektup yazdı Zakir efendiye. "Evlenmeyecem ben, gidiyom bu evden" dedi. Sonra da Leyla'yı ikna etmek kalmıştı geriye. Onu bu evden çıkarırsa Mehmet'e götürmek kolay olurdu. Zaten günlerdir Anamur'da geziyordu çocuk. Çarşıya doğru inseler, illa karşılarına çıkardı.
Leyla hamamdan çıkınca allem etti kullem etti tutuşturdu kol çantasını eline. Zakir ağa seraları kontrol etmeye diye gitmişti. Milletin de işi başından aşkındı zaten, kimse umuruna komazdı Leyla'nın gidişini. Öyle de oldu. Mutfağın kapısından çıkıp sokağa karıştılar. Çarşıya inen yolu tuttuklarında Leyla'nın içini garip bir huzursuzluk kaplamıştı. Sanki bir suç işliyordu da başaına daha beter şeyler gelecek gibiydi. Yanında ona iyilik ettiğini sanan arkadaşının bir deccale uyduğunu bilseydi asla çıkmazdı konaktan.
Zira çarşıya vardıklarında onları savunmasız gören Mehmet, yanındaki adamlarına işaret verip harekete geçti. Leyla'yı Sevcan'ın kollarından koparıp arabaya bindirmeleri öyle kısa sürdü ki; gören kimse kızın arabaya zorla bindiğini söyleyemezdi.