Demhat'tan sonra odaya dicle elinde tepsiyle girmişti. Demhat'ın odama kahvaltı getirmelerini istemesi kalbimi yumuşacık yapmıştı.
Bu sabah kahvaltı yapmadan annem tarafından sürüklenmiştim. Neyse ki Demhat beni oradan alıp getirmişti.
Dicle'den öğrendiğim kadarıyla geçen gün Demhat ile o düğüne gitmemiz hasımlıları kızdırmış ve zaten bizi buradan istemeyenler ve sürekli bahene arayanlara güzel bir fırsat verdiğimi de söylemişti.
Demhat olayın ciddiyetini bana söyleseydi o düğüne gitmezdim ama hiçbir şey bilmiyordum. Her şeyden habersiz olmam olayları zorlaştırmıştı ama bu konuda yine tamamen hatasızdım. Çünkü yine herkes benden bir şeyler saklamıştı ve bedelini ödemişlerdi.
Dün gece yaşananlardan sonra herkes bizde toplanmışve bu karışıklığa bir çözüm arayışındaydılar.
Aşağıda uğultular yükseldikçe içimdeki merak arttık arttı. Kahvaltı yapmış ve üzerime ayak bileğime kadar uzun beyaz kat kat çizgileri olan etek, bordo body, belime gold zincirli bir kemer giymiştim. Ayağıma bordo önü çiçekli topuklu ayakkabı giymiş, boynumu, bileklerimi gold takılarla doldurmuştum. Sağ bileğime de Demhat'ın bana aldığı küçük kırmızı taşları olan ince halhalı da takmıştım. Saçımı dalgalandırmış salık bırakmıştım. Şimdi ise makyaj masasının karşısına geçmiş yüzümdeki morlukları kapatmaya çalışıyordum.
Tabii ki de aşağı inecek ve herkese görünecektim. Böyle bir karmaşada odamda asla duramazdım. Dicle yatağımın ucuna oturmuş hülyalı bir şekilde aynadan bana bakıyordu.
"Demhat Ağa'nın seni koruması çok güzel, Ay Xezal çok şanslısın çok." Kıkırdayarak göz makyajımı bitirdim.
"Bence Demhat ağa sana aşık." Diye devam ettiğinde kirpiklerimi kıvırdım.
"Aşık mı bilmiyorum ama çok naif ve ilgili biri." Diyerek konuştum. Kirpiklerime rimel sürerek allık paletini aldım.
Dicle ile göz göze geldik. "Bütün Şanlı erkekleri öyle," diye konuştu. "Demhat Ağa, Rojhat ve Welat. Üçü de çok nazikler." Diye ekleyince imayla kaşlarımı kaldırıp Yarım bir şekilde Dicle'ye döndüm.
Direkt gözlerine batım. "Rojhat'ın adıyla yanaklarının nasıl kızardığını fark ettim. Çabuk dökül." Diyerek allığı yanaklarıma bolca sürdüm.
Dicle hemen toparlanıp itiraz moduna girecekken kapı tıklatıldı. "Bu konu burada kapanmadı," diyerek kapıdaki kişinin içeri girmesi için seslendim.
Dicle bakışlarını benden hızla çekerek ayaklandı. İçeri giren kişiyi tanımıyordum ama Dicle'nin kaşları çatılır gibi oldu.
"Gelebilir miyim?" Diyen kadın önce Dicle'ye ardından bana bakmıştı.
"Gelebilirsin Zilan." Dedi Dicle.
"Geçmiş olsun, başına gelenler çok üzücü gerçekten." İsmini yeni öğrendiğim kadın gülümseyerek elini uzattı. "Ben Zilan, Demhat'ın," bir an duraksayıp sözlerini düzeltti. "Demhat ağa'nın yengesiyim." Uzattığı elini tutmadan önce Dicle'ye baktım.
Kimse bana bu kadının varlığından bahsetmemişti.
"Demhat ağa'nın büyük abisi Serhat Ağa'nın eşi. Serhat ağa beş yıl önce şehit oldu." Dediğinde bunu yeni öğrendiğim için şaşkınca ayaklandım.
"Memnun oldum." Diyerek Zilan ile tanışmıştık. Zilan odada çok kalmayıp çıktığında Dicle ile arkasından biz de odadan çıkmıştık.
Bu sabaha göre gayet iyiydim. Aldığım ilaçlar baş ağrımı geçirmişti.
Avluyu saran uğultuları bastıran sesler yukarıdaki büyük salondan geliyordu. Dicle merdivenlere yönelirken bunu yapmayıp, sağ tarafa yöneldim. Birkaç basamaktan oluşan merdivenden yukarı çıktım.
Büyük terasın sol tarafındaki ahşap kapıya ilerlediğimde sesler daha da arttı.
"Xezal, yakalanacaksın!" Dicle merdivenlerin başında beklemiş korkuyla beni izliyordu. Onu pek de umursamadan kolumu kapıya dayadım.
Neler saçmalayacaklardı öğrenmem lazımdı. Sesler anlaşılır değildi. Merakım o kadar arttı ki hemen bir şey yapmam lazımdı. İçerideki sesleri duymam lazımdı.
Ne yapabileceğimi düşünürken salonun ahşap kapısı açıldı. Kulağım kapıdayken kapıyı açan kişinin üzerine düşecekken hızla belimden tutarak düşmemi engelledi. Yüzümü kaldırıp beni tutan kişiyi görmemle derin bir nefes alarak rahatladım.
Demhat'ın kollarına güvenle kendimi bırakıp doğruldum. "Ne yapıyorsun burada?" diye orarken belimi daha sahiplenici bir şekilde tuttu.
"Misafirlere hoşgeldin demeye geleyim mi?" Diye fısıldadım.
Demhat arkasına hızla bakıp bana döndü. Omzunun üzerinden odaya baktığımda bize dönen birkaç bakış dışında herkes Zınar ağayı dinliyordu.
Dedemle göz göze geldiğimizde Demhat kapıyı kpatıp beni dışarı çekti. Dudaklarımı bükerek Demhat'a baktım.
"Niye kapattın kapıyı? Ne konuştuklarını öğrenmek için deliriyorum." Diyerek Demhat'tan ayrılacakken belimi sıkarak bunu engelledi.
Göz göze geldik. Kaşlarımı çattım. "Çekil önümden Demhatağa, içeriyi dinlemem lazım." Diyerek tekrar ondan ayrılmak istedim ama bana doladığı kollarını asla bırakmadı.
"Hazal, dinlenmen lazımken bugün bu kalabalıkta olman hiç sağlıklı değil." Kolunu tutarak belimden çekmeye çalıştım.
"İyiyim ben, bu kadar kaosun ortasında tabii ki odamda bekleyemezdim." Demhat'ın kolları mengene gibi belimi sarmışken bu yakınlığımız çok tehlikeliydi. Üstelik hemen arkasında onlarca adam vardı ve aşağıda ise kadınlar vardı. Biz ise ulu orta yerde böyle sarmaş dolaştık.
"Lütfen beni içeri al Demhat, lütfen, ne konuştuğunuzu deli gibi merak ediyorum." Kirpiklerimi kırpıştırıp sevimlice baktım.
Burnuma dolan güzel kokusu aklımı çelmek için yaramazlık yapıyordu. Israrla gözlerini gözlerime dikti. Bakışları dikkatliydi. Üzerime doğru hafifçe eğildiğinde elinin üzerine bıraktığım elim olduğu yerde durdu.
Sırtımı hafifçe geriye yatırdım ama ondan uzaklaşmak yerine üzerime eğilmesi için ona çok güzel bir fırsat verdim. Bu fırsatı hemen değerlendirip hafifçe üzerime eğildi.
Bir eliyle belimi sıkıca tutarken, diğer elini yanağıma çıkardı. Usulca yanağımı okşadı. "Seni içeri alacağım ama," bakışları yüzümde gezindi. Bakışlarındaki açlığa kirpiklerimi kırpıştırdım. İstanbul'daki son dansımızdaki gibi bakıyordu.
Sıkı tutmuş ve bırakmayacakmış gibiydi bakışları. Sahiplenici, kavuşmuş gibiydi. Üzerime biraz daha eğildi. Kalp atışımın sesini bastırmam gerekiyordu. "Vazgeçtim, aşağı ineceğim." Diyerek Demhat'ı göğsünden tittirdiğimde yalpaladı ikimiz aynı anda yere düştük.
Dudaklarımdan tiz bir çığlık kaçarken Demhat sessizce inlemişti. Demhat'ın üzerine düşmemle Dicle'nin telaşlı sesini işittim.
"Anne ben bakarım şimdi dama, sen misafirlerle ilgilen." Diyen sesiyle Hızla Demhat'ın üzerinden kalkarak ayaklandım.
"Önce damdaki isotlara bak ardından yüzüne bir su çarp Dicle! Fare görmüş tavşana benziyorsun!" Azade Halamın sesi uzaklaşırken derin bir nefes verip Demhat'a öfkeyle baktım.
Ayaklanmış, üstünü düzeltiyordu. "Az daha yakalanıyoruk!" Diyerek omzuna vurdum.
Bunu umursamadan yüzük parmağını gösterdi. "Nişanlıyız biz Hazal, yakalansaydık düğünü yarın yapardık." Diyerek güler gibi olduğunda omzuna tekrar vurdum.
"Pislik sapık adam! Bugün gözüme görünme!" Demhat omuz silkerek kıkırdadı.
"Peki, içeri de gelemezsin o zaman." Diyerek hain bir şekilde baktığında kapıya kısa bir an baktım.
İçeri girmeyi deli gibi istiyordum ama Demhat'ın bu kurnaz bakışları hiç hayra alamet değildi.
"Merakımdan çatlasam bile içeri girmeyeceğim." Demhat'ın yanından ayrılıp aşağı kata indim. Arkamda keyifle kıkırtısını duymuştum ama pek de oralı olmamıştım.
"Xezal, Xezal az daha yakalanıyordunuz!" Dicle kolumdan tuttuğunda kıkırdadım.
"Ama yakalanmadık." Diyerek avluya inen basamaklardan indiğimizde bütün gözler üzerime kilitlendi.
"Demhat ağa sana aşık, şimdiden söyleyeyim."
"Bu pek de umurumda değil ama." Diyerek Dicle'ye döndüm. Bakışlarımda her ne gördüyse imalı bir şekilde gülmekle yetindi.
Sinirim bozlmuş bir şekilde aşağı inmiştim. Demhat'ın teklifini merak ediyordum. Beni o odaya alması şkarşılığından benden bir şey isteyecekti ve ben buna mani olduğum için sanırım minicik pişmanlık duymaya başlamıştım.
Geçmiş olsuna gelen kadınları nazikçe karılamış ve Gülnaz Hanım'ın elini öpüp alnıma koymuş hemen yanına oturmuştum.
Kadınların sorularına kısa yanıtlar vererek olarla sıkıcı bir sohbete girmiştim. Zaman geçtikçe onlarla daha iyi anlaşmaya başlamış daha güzel bir şekilde sohbet etmiştik.
Ne okuduğumu, neler yaptığımı sorup durmuşlardı. Arada bir güzelliğimi de övenler olmuştu. Bütün bu zaman diliminde Gülnaz Hanım bana sadece saklamaya çalıştığı bir öfkeyle bakmakla yetinmişti.
Sağ tarafında oturan Zilan'ı övüp durmuştu. Demhat'ın yengesi Dila Hanım oldukça sakindi. Sadece sohbetleri dinlemiş, gerektiğinde konuşur, gerekmedğinde sessizliğe gömülürdü.
Arin fazla tatlıydı. Benden iki yaş küçüktü. Oldukça sıcakkanlıydı. Beni sevmiş gibi yanıma oturmuş insanları sabırla bana tanıtmıştı. Ara sıra kulağıma insanlar hakkında minik detaylar fısıldamaktan asla kaçınmamıştı.
Akşama doğru kadınlar bir bir evlerine dağılırken konakta hummalı bir çalışma vardı. Bu akşam Şanlı ailesi ile akşam yemeği yiyecektik.
Erkekler de kalmış, herkes ne konuştuklarını benden sır saklıyormuş gibi saklıyorlardı. Baran'ın yüzündeki sıkıntıdan anladığım kadarıyla her ne konuşulduysa Baran'ın hiç hoşuna gitmemişti.
Avludaki kadınlar yukarı çıkarken aşağı inen Baran'ın kolundan tutarak onu sedirlenin olduğu kısma yönlendirdim.
"Ne konuştuğunuzu anlatır mısın artık çatlamak üzereyim?" Baran kaşlarını çatarak bana öfkeyle baktı.
"Buradan kaçıp gitmek varken neden buradasın hala Xezal! Annem buradayken git işte, bulaşma dedemlerin kararlarına." Baran çok can sıkıcı olmaya başlamıştı.
"Gitmek istemiyorum işte!" Diye çıkıştım.
Baran'ın bakışları ikinci katta durmuş ve bize bakan Demhat'a kaydığında öfkeyle konuştu. "Demhat ağaya aşıksın değil mi?" Diye sordu.
Bir an Demhat'a baktım. "Ona aşıksın ve buradan kaçıp gidemiyorsun." Kaşlarımı çatarak Baran'a baktım.
"Aşığım veya değilim, bu hiçbirinizi ilgilendirmiyor." Baran sinirle güldü.
"Madem öyle git de Demhat ağaya ne konuştuklarını sor." Diyen Baran omzuma çarparak yanımdan ayrıldı. Öfkeyle konaktan çıktığında arkasında bakakaldım.
"Aptal," diye homurdanıp Demhat'ın az önce olduğu yere baktım. Merdivenlerden aşağı iniyordu.
"Xezal, öyle durma da sofraya el at." Azade Halamı çok da umursamayıp Sedire oturdum.
Yüzümü gökyüzüne kaldırdım. Bu aptal yerde sadece sürükleniyordum.
Gökyüzü ile aramıza giren Demhat'ın meraklı yüzü olurken hemen karşıma geçerek yüzüme eğildi.
Bu adamın bana olan bu yakın halleri çok tehlikeliydi çok.
"Gökyüzünü kapatıyorsun çekil önümden." Diyerek kolunu tutarak çekiştirdim.
"Meraknını giderecek bilgiler bende." Diyerek sevimli bir şekilde göz kırptığında bir an kalbim tekledi. Bu adamın küçük kahveleri haylazca bakıyordu.
"Ne konuştunuz?" Diye sordum.
Demhat elini kaldırdı saçımı okşayarak yanağımı tuttu. "Anlatayım mı?" Hevesle başımı salladım.
"Karşılığında bir şey istemeyeceksen anlat." Demhat gözlerime öyle güzel baktı ki, etkisi kanıma karıştı.
Güzel bakışlarını benden çekip yanıma oturdu. Kolum koluna temas ettim. Temasımızı kesmedim.
"Zaten sofrada söyleyecekler ama benden duyman daha iyi olur." Az önceki rahat serseri tavrı yok olmuştu. Başımı çevirip Demhat'ın gözlerine odaklandım.
"iki gün sonra düğün olacak," diyerek dilinin altındaki lafları dökmeye başladı. "Eğer çocuğumuz olursa bu hasımlık tamamen bitermiş."
Kaşlarımı çatarak ayağa kalktım. "Bu ne saçmalık!" Sesim biraz yüksek çıktı. "Bizim adımıza zaten yeterince hareket ettiler! Şimdi ise daha ortada olmayan çocuk üzerine ne hakla konuşurlar!"
Öfkeyle merdivenlere yönelecekken Demhat kolumdan tutarak beni bulduğu ilk odaya çekti.
"Bırak beni Demhat ağa! Bırak da bu had bilmezlere hadlerini bildireyim!" Kolumu Demhat'tan çekecekken beni kapı ile bedeni arasına sıkıştırdı. Oda karanlıktı.
Onu itmeye gücüm yoktu. Kapıyı iki kere kilitleyip gözlerime baktı.
"Sakin ol Hazal!" Omuzlarımdan tutarak beni kapıya sabitledi. "Sakin ol ve bana güven çingene kızı."
"Neyine güveneyim ya! Bize hükmettiler şimdi ise sıra çocuklarımıza mı geldi!" Demhat'a öfkeyle bakıyordum. Burnumdan soluyordum resmen. Bu kabullenemez bir şeydi.
"Hazal, Hazal, sakin ol gül kokulum." Demhat yanaklarıma avuçlarını bastırıp göz göze gelmemizi sağladı. "Sakin ol çingenem."
Burnumdan sabırsızca soludum. "Bunu içeride ben de kabul etmedim zaten."
Demhat’ın avuçları hâlâ yanağımdaydı. Parmakları tenimdeydi ve o sıcaklık öfkemin keskin kenarlarını yumuşatıyordu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, benim nefesimle neredeyse aynı ritimde soluyordu.
“Bunu içeride ben de kabul etmedim zaten,” diye tekrarladı, sesini alçaltarak. “Evleneceğiz tamam mı? Evleneceğiz ve sana söz veriyorum sonra hiç kimse ne sana ne de bize karışamayacak.”
Bakışları o kadar net, o kadar kararlıydı ki içimdeki öfke bir anlığına sendeledi.
Ama hâlâ sinirliydim.
“Elbette karışacaklar,” dedim dişlerimin arasından. “Bugüne kadar her şeye karıştıkları gibi!”
Başparmağıyla yanağımdaki morluğun hemen altını, incitmeden, çok dikkatli bir şekilde okşadı. Teması o kadar nazikti ki içimde istemsiz bir titreme oluştu.
“Ben izin vermeyeceğim,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Ne dedene, ne dedeme, ne de kimseye.”
Gözlerim bir anlığına dudaklarına kaydı. Fark etti. Ama belli etmedi.
Bir adım daha yaklaştı. Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Sırtım kapıya dayanmıştı, önüme de Demhat dikilmişti. Kaçamazdım ama kaçmak da istemiyordum.
“Hazal,” dedi adımı, sanki içinden bir şey koparıp bırakıyormuş gibi.
Başımı hafifçe kaldırdım. Göz göze geldik.
“Bu evlilik bir oyun olabilir, seni koruma sözüme gelince,” Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “O kısım tamamen gerçek.”
Kalbim deli gibi atıyordu. Bu kadar yakınken sakin kalmak imkânsızdı.
Elini yavaşça alnıma götürdü. Bandajın kenarına, saçlarımın arasına dokundu. Parmakları saçlarıma kaydı. Bir tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Bir daha kimse sana zarar veremeyecek,” dedi daha alçak bir sesle. “Ne çarşıda, ne burada, ne de başka bir yerde.”
Nefesi dudaklarıma değiyordu.
“Ben varken kimse sana el uzatamaz, dokunamaz artık."
Bu söz içime işledi. Göğsümde bir sıcaklık yayıldı. Öfkem hâlâ vardı ama onun yanında küçülüyordu.
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Bu yaşananlar beni korkutuyor, sen de beni korkutuyorsun. Bana tuhaf bakıyorsun.” dedim dürüstçe.
Dudaklarının kenarı bu kez daha belirgin bir şekilde kıvrıldı. “Seni korkutmak istemiyorum.”
Başını biraz daha eğdi. Alnı alnıma değdi.
“İstediğim tek şey,” dedi yumuşak bir nefesle, “yanımda güvende olman.”
Gözlerim istemsizce kapandı. Onun kokusu, sesi, varlığı her şey beni sarıyordu.
Sonra, hafifçe gülümsedi.
“Bir de,” diye devam etti, sesine hafif bir yaramazlık karıştı. “Sana nasıl tuhaf bakıyormuşum anlat bir.”
Gözlerimi açtım. Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?”
Bakışları yüzümde yavaşça dolaştı. Saçlarıma, gözlerime, dudaklarıma.
“Hayır,” dedi tereddütsüz. “Sadece sana nasıl baktığımı öğrenmek istiyorum, çok mu güzel bakıyorum sana?”
Yanaklarımın yandığını hissettim.
Gülümsemesi genişledi ama hâlâ yumuşaktı. “Dur bi, yoksa aşık mı oldun bana çingene kızı?"
Kalbim göğsümde çarpmaya devam ediyordu. Bu adam ne yaptığının gayet de farkındaydı.
Gözleri yüzümde gezindi bir an dudaklarıma takıldı. Bakışlarındaki isteği fark ettim. Beni öpmek istiyordu. Peki beni öpmesine hazır mıydım?
Kalbim deli gibi hızlanırken dudaklarına bakmamak için direniyordum. Hafif kıpırdamamla dikkati dağıldı. Elini yavaşça belimden çekti ama hemen uzaklaşmadı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan geri adım attı.
“Şimdi sakinleş,” dedi daha ciddi bir tonla. “Ve bir sorun çıkarmadan bu evliliğe boyun eğdiğimizi göster onlara çingenem.”
Kapının kilidini açtı ama çıkmadan önce durdu.
“Hııı bir de,” dedi omzunun üzerinden bana bakarak. “Soruma en kısa zamanda cevap verirsen çok mutlu olurum.”
Kapı kapandığında, sırtımı kapıya yasladım.
Kalbim hâlâ hızla atıyordu.
Öfkeli girmiştim bu odaya ama şimdi kafam karışmış, kalbim çarpıyor, içimde hem huzur hem de tuhaf bir korku vardı.
"Aptal Hazal," diye mırıldanarak yanan yanaklarıma dokundum. Bu adam bana karşı boş değildi ama peki ya ben?
Ben ona karşı ne hissediyordum? Bunu çözmem lazımdı.
Hem de en yakın zamanda.