14. Bölüm

4218 Kelimeler
Bu bölüm hakkındaki yorumlarınızı gerçekten çok merak ediyorum. Özellikle de sonu hakkındaki yorumlarınızı. O yüzden lütfen fikirlerinizi belirtin :)) 14. Bölüm Dört Ay önce -HAZAN- Yiğit Atasoy. Yiğit Atasoy. Atasoy... Delirmek işten bile değil! Yüz hafızam mükemmeldir. Bir gördüğümü bir daha unutmam ama bu adamı bulamıyorum. Tüm detayları hafızamda olmasına rağmen adamı eşleştirebileceğim bir profil bulamıyorum. Elimdeki tek veri 2008 yılından kalma eski bir f*******: profili ve o da 13 Aralık 2008'de son gönderisini paylaşmış. Onun haricinde bulduğum tüm Yiğit Atasoy profilleri benim hatırladığım kişiden çok başka kimseler. Dudağımı ısırdım. Bu adam hayalet değildi sonuç itibariyle. Görmüştüm yahu! Belki de bir başka yerden bakmam gerekiyordu. Hafızamı zorladım biraz. O güne ait detayları yakalamaya çalıştım. Sonradan gelen kızın adı... Aslı'ydı sanki. Nişanlısı olduğunu söylemişti. Yine de şansımı denemek istedim. Aslı Atasoy ismi ile küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Fakat sonuç hüsrandı. Ensemi kaşıdım. En başından beri şeytanın beni dürttüğünün farkındaydım. 'İzmir Atasoy. Ara! İzmir Atasoy'u ara!' Fakat muhtemel sonuç canımı sıkıyordu. Sanırım artık bunu araştırmayı bırakmalıydım. Sonuçta İzmir'le ilgili her şey sinir bozucuydu! Evli değilse bile bana neydi ki? Demek kendini aşmıştı hatun. İşin ahlaki boyundan bana ne? Korkularını yenmişti ve o çirkin olduğunu haykırdığı sıfatlardan birine layık bulmuştu kendini. BANA NE? Laptopu haddinden sertçe kapatıp masanın arkasından çıktım. Beni ilgilendirmezdi! Son birkaç yıl boyunca İzmir aklımın bir köşesinde krallık ilan etmişti; tamam ama artık onu düşünmemem için geçerli sebeplerim vardı. Şartelleri indirmeli ve yoluma devam etmeliydim. Ellerimi ceplerime sokarak odamın penceresine gittim. Güneşin batışını an be an seyrediyordum; önce nazlana nazla turuncuya dönen sarıya ardından da turuncudan kan kırmızısına boyanan manzaraya daldım. Umudumu kaybetmiyordum. Eminim Allah'ın benim için sakladığı çıtı pıtı, minyon bir güzellik vardı. Ümidim o güzelliğin beni fazla bekletmemesiydi. Üstelik kalbim Müzeyyen tarafından o kadar tarumar edilmişken İzmir beni yeniden umutlandırdığına göre hala yaşıyorum demekti. Ümitsiz romantiklerden değildim; ilişkisi olmadığında varlığını anlamsızlaştıran aptallardan da ama birisi tarafından sevilmeyi deli gibi özlemiştim. "Neredeysen çık karşıma artık güzellik." Diye mırıldandım kendi kendime. Kapı çaldı. Arkamı dönme zahmetine girmedim. Batan güneş sağ olsun kimin geldiğini biliyordum. "Gel Adar." Dedim profilimi bozmadan. Bugün üçüncü kuşaktan bir kuzenimiz evleniyordu ve doğal olarak şirket, çalışanlarımız haricinde boştu. Bir de yeni nesil olarak biz uğramıştık ama diğer kuzenlerime nazaran ben işi olabildiğince uzatıyordum. Düğünleri oldum olası sevmem. Üstelik bana ait olduğundan bir türlü emin olamadığım anti gelenekçi yanım saçma düğün adetlerinden de hiç hoşlanmıyor. Bilmiyorum; belki bunun sebebi dünyadaki diğer medeniyetlerle tanışma fırsatım olduğundandır. Yine de salı gününden beridir devam eden bir düğünden bahsediyorduk. İtiraf etmek gerekirse artık tantanaya kafam da basmıyordu. "Nare anne aradı." Adar içeri girer girmez tam yanıma gelip pozisyonumu taklit etti. Elleri cebinde manzaraya bakarken sıkkın sesi ile beni boğmaya çalışıyordu. Onu anlıyordum ama hak vermem mümkün değildi. Adar biraz daha gelenekçi bir adamdı ve ataerkilliği seviyordu. Burada beni almaya gelmiş olmaktansa gelin almada silah sıkmayı tercih edeceğini biliyordum ama beni affetsin. Hatunun tekiyle bizim hıyarlardan biri evleniyor diye havaya ateş açamayacak kadar meşguldüm. "İki gündür düğündeyiz Adar." Dedim bıkkın bir sesle. Adar güldü. "Şewin'le Nare annenin seni tanıştıracağı bir kız varmış." Dedi utanmaz bir neşeyle. Hırto herif benimle eğlenmeyi seviyordu. İlişki tarihçem bir yana kızlarla muhabbet kurmakta zorlanmazdım ve bir ilişki başlatmak için görücü usulüne ihtiyaç duymazdım ama annem bunu anlamıyordu. Adar'a gelince. Benim Mardin gelenekleri ile savaşım onu epey eğlendiriyordu. Yetiştiriliş tarzım ve genlerime kodlanan aileye saygı mottom yüzünden mevzu bahis savaşın hiç de kanlı olmadığı ortadaydı. Benim savaşım daha çok çetin bir mücadeleyi andırırdı ama hırto herif; bundan da keyif alıyordu. "Düğün falan çekemeyeceğim Adar." Dedim kesin ve net bir ifadeyle. Annem zaten son iki gündür beni görücüye çıkarmıştı çıkaracağı kadar. Dahasına ihtiyacım yoktu. "Gören de reyhani oynayacaksın sanır." Dedi Adar keyifle. İç geçirdim. Adar'a laf anlatmaya çalışan beynimin ortasına tükürmek gerekti. "Haydi ağabeyciğim." Dedim omzuna hafifçe vurarak. "Benim başım falan ağrıyor," diye ekledim kocaman bir sesle. "Hazan yatıp dinlenecekmiş dersin anneme." Arkamdan keh keh gülen Adar'ı odamda bırakarak asansöre bindim. Şakası bir yana gerçekten de dinlenmeye ihtiyacım vardı. Belki de küçük bir mavi tura çıkmalıydım. Deniz beni her daim sakinleştiriyordu neticede. Asansörden inerken bu küçük tatil planına adım adım ısınıyordum. Gerçi planlanan tatilim için küçük bir hava muhalefeti olabilirdi. Kışa girmek üzereydik. Hava ne kadar yazdan esameler taşıyor olursa olsun kışın gürbüz esintileri de yoldaydı. Arabaya atladım. Müstakil teknemi bu kadar stabil olmayan bir havada denize teslim etmemek istediğime karar verdim ama tatil fikrimde hala ısrarcıydım. Bu konuda kendime güzel bir plan hazırlayabilirdim. Eve yaklaşırken duyduğum davul zurna sesi yüzünden sinirlerim bozuldu. Evliliğe karşı değilim ama bizim buradaki evlilikler biraz zordur. Merasimden başlayarak yer bitirir insanı! Dört gün düğün mü olur? Şahsım adına söylüyorum; insanı düğünden soğuturlar! Ha bir de bu gelenekleri dört gözle bekleyen aile büyükleri var. Onlarca kez kız evine gitmeler, kız için yalvarmalar. Kesilen kurbanlar, oynatılan oryanteller. Buna nazaran evde nazenin nazenin oturup ellerine kına yakılmasını bekleyen kız. Damadı soyup soğana çeviren sadıçlar. Ha bir de bu merasim sırasında damadı dövüyorlar mı geceye mi hazırlıyorlar hiç belli olmaz. Başımı olumsuz anlamda salladım. Cümbür cemaat gidilen alışverişlerden bahsetmiyorum bile. Ya benim giyeceğim donu neden kız tarafının yengesinin kardeşi görüyor mesela? Oldu olacak odaya kamera koyup canlı yayın açalım. Sorsan herkesin özeli ama! Don benim özelim değil mi? Sakinim. Aklımdaki evlilik fikri bunlardan tamamen uzaktı nitekim. Bir gün evlenirsem bile bu tamamen benim tasarrufumda olacaktı. Konağın önünde durarak arabadan indim. Anahtarı kapı bekçilerinden Fatih'e bırakırken "Arabayı temizleyin Fatih." Dedim. Uzun süredir temizlik yapılmıyordu ve son birkaç günlük telaşe yüzünden arabam epey kirlenmişti. Dijvar benim için kapıyı açarken ise sordum. "İçeride kimse var mı?" Dijvar elini açtığı kapının kolundan çekerken "Gilya var ağam." dedi. İsmi anımsamaya çalıştım ama ben de karşılığı yoktu. "Yeni hizmetli mi?" Başını hayır anlamında sallayan Dijvar, "Havin'in akrabası ağam," dedi. "Gezmeye geldi dediler." Kaşlarımı çattım. Amcam evin düzenine karışmazdı ama yengem de evde böyle misafirlikler sevmezdi. Yine de bir haftadır evdeydim ve değil Gilya'yı görmek, adını bile duymamıştım. "İyi bakalım." Diyerek içeri girdim. Evin boş olması işime gelirdi. Bir koloni halinde yaşamaktan ben de memnun değildim ama mecburi şartlar kapıma dayanmadıkça bu düzeni değiştirmek için savaşmayı da düşünmüyordum. Biraz kafamı dinlerdim, don paça evde gezerdim. Daha avlunun ortasındayken kemerimi açıp rahatladım. Bunu kızların eve girer girmez sutyenleri çekip çıkarması gibi düşünebilirdik. Manşetlerin düğmelerini çözdüm, kravatı çekip çıkardım ve daha merdivenlerin başındayken bir ses duydum. Bir hıçkırık. Dijvar söylemeseydi bu ses beni ürpertebilirdi ama şimdi evde yalnız olmadığımı biliyordum. Dolayısıyla ağlayanın Gilya olduğunu da. Üstüme başıma baktım; seri bir tecavüzcüye benziyordum ama ses de gelmeye devam ediyordu. Çok önemli bir şey olup olmadığından emin olamıyordum ama bu halimle kıza bakmalı mıydım? Belki yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Merdivenleri tereddütle tırmanmaya başladığım an ses kesildi. İçime bir kuşku düşmesine rağmen gidemedim. Bu halde yanına gitsem yanlış sinyaller verebilirdim. Acılı bir inleme kulağımı esip geçti. Öyle dışarıdan duyulacak kadar yüksek değildi ama bu beni daha da endişelendirdi. Her bir adımımla birlikte bir ton çekmeye çalışıyormuşum gibi yavaşlamıştı hareketlerim. Neden bilmiyorum ama gönül rahatlığıyla odama geçemiyordum. Kesik bir hıçkırık daha gelince pes ettim. Kemerimi hemen düzelterek aşağı inerken kendimden emindim. Kötü bir şey olsun ya da olmasın sonuçta kız ağlıyordu; bunun bir sebebi olmalıydı. Bağrım açık bir halde merdivenlerden inip sesin geldiği yöne doğru yürüdüm. Avlunun sağında çalışanların kaldığı odalara açılan geniş bir koridor vardı. Koridorun girişinde ise bitişik bir mutfak. Ses odalardan değil, direk mutfaktan geliyordu. Emin adımlarla mutfağın tahta kapısını ittim. Sırtını kapıya dönerek oturmuş, uzun, siyah saçlı bir kız vardı. Bu noktadan hiçbir şey belli olmuyordu. Boğazımı temizledim. Bu hareketim kızda şok etkisi yarattı. Ne yaptığını bilmiyor olmama rağmen masaya çarpan gürültü ve akabinde görüş alanıma düşen bıçak beni alarm haline sokmuştu. Bıçak sekerek yere düştüğünde fark ettiğim ilk şey gördüklerimden çok farklıydı. Mutfakta genzi dolduran baskın bir metal koku vardı. Kan kokusu. Hemen ardından bıçağın keskin ucundaki kırmızı sıvıyı fark ettim. Kız arkasını dönmese de başını çevirip girişe baktı. Ne yaptığımın farkında bile olmadan ellerimi teslim olurcasına iki yana açtığımı fark ettim. Uzun boyum ve geniş cüssem yeterince tehdit oluşturuyordu ama esas tehlike kızın ta kendisiydi. O yüzden elimden geldiğince güven veren bir ifadeye bürünmeye çalıştım. Kızın sadece başı bana dönüktü ve yüz ifadesinden anladığım yaşananlar bir mutfak kazası değildi. Ağlamaktan şiş gözlerinin akı kan çanağı gibiydi. Sürmeleri yaşlarla birlikte yanaklarına akmış, kızın esmer teni kömür karasına dönmüştü. Her şeye rağmen kızı korkutmak istemedim. "Kaza mı oldu?" Diye sordum uysal bir sesle. Gözleri tezgâha düşen bıçağa kaydı. Kızın titreyen çenesinden sarkan bir damla yaş beni yere yönlendirdiğindeyse fark ettim. İlk denemesi değildi. Gözyaşının düştüğü yerde içi boşalmış bir ilaç kutusunu fark ederek kontrollü bir nefes aldım. "Gitmedi." Dedi kız trans halinde ürkekçe. Kollarımı yavaşça yanlara indirirken küçük adımlarla kıza yaklaşmaya çalıştım. Detaylar şu an için karanlıkta da olsa apaydınlık bir gerçeğin altındaydık. Bu kız ölmeye çalışıyordu. "Gilya," Sesim olabilecek en kısık ve en yumuşak halde çıkarken onunla göz teması kurmaya çalışıyordum. Oysa kızın gözleri beli bir noktada kilitlenip kalmıştı. "Adın Gilya, değil mi?" Tepki vermedi. Buna binaen başını eğip tekrar bıçağa uzanmaya kalktığında ise ne yaptığımı düşünmeden olduğu tarafa atıldım. Oysa Gilya benden çok daha hızlıydı. Trans halde olmasına rağmen üstelik. Nasıl yaptığını göremedim ancak bu kez konağın dışından duyulabilecek bir çığlıkla kesti kendini. Kanın nereden boşaldığını bile anlamıyordum. Sadece bir anda her yer kıpkırmızı oldu. "Dijvar! Fatih!" Diye bağırdım kız kucağımda yere düşerken. "Gilya neren kesildi?" Diye sordum telaşla. Kızı yere yatırıp kemerimi sertçe belimden asılarak kanın en yoğun olduğu bölgelere odaklandım. Onu ilk bulduğumda bileğiyle uğraştığı için ilk hedefim yine bilekleriydi. Nitekim kolları da kan kaplıydı. Üstelik tek bileği de değil iki bileği birden kanıyordu. Şaşkınlığım bire bin katarak artarken kaşlarımı çattım. Kızla az önce konuşurken diğer bileğinin çoktan kesildiğinin farkında değildim. Kemeri sol bileğine dolayıp sıkarken bir kez daha bağırdım. "Dijvar araba getirin!" Kızın başını dizlerimin üzerine çekerken sağ bileğindeki yaraya tüm gücümle yüklendim. "Götürme." Dedi kız kesik kesik. O ana kadar sanki kız bayılmış gibi hissederek hareket ediyordum ama Gilya kendindeydi. Üstelik sesindeki bölük pörçük kesintiler korkudan ya da kan kaybından değildi. Ağlıyordu. "Birazdan hastaneye gideceğiz." Dedim sakin bir sesle. Yüzüne dağılan saçları geriye iterken aniden gelen bir mide bulantısıyla yüzümü ekşittim. Ellerimde Gilya'nın kanı vardı ve şimdi kızın güzel yüzü de kanlar içinde kalmıştı. "Korkma tamam mı?" "Götürme." Dedi kız bir daha. Bu kez sesinde yakarma da vardı. "Götürme hastaneye." Düzgün düşünemediği kanaatindeydim. Belli ki ruhu acı içindeydi ve artık bu acıyı duymak istemediği için hislerini köreltebilecek en kesin yolu seçmişti ama buna izin vermem mevzu bahis bile olamazdı. Hızlı bir karar vermem gerekiyordu. Kızı kucağıma alırken bileklerine bindirdiğim basıncı birkaç saniyeliğine kesmek zorunda kaldım ama belli ki sesim dışarıya yeteri kadar gitmiyordu ve burada durup bizi bulmalarını ümit ederek beklemek istemiyordum. Oysa Gilya benle mücadele ediyordu. Ellerimden kurtulmaya çalışarak debeleniyordu ki Dijvar avluya girdi. Kollarımda kanlar içinde debelenen kızı görmesiyle afallayan Dijvar "Ağam, Fatih arabayı..." "Arabayı getirin!" Diye kesin bir emir daha verdim. Dijvan gördüklerinin şoku ile avludan çıkarken bu kez sadece debelenmekten fazlasını yapan Gilya "Bırak!" diye haykırmaya başladı. İki elimde onu zapt etmeye odaklı olduğundan ne yapmaya çalıştığını anlamam çok uzun sürdü. Ağlıyor, bağırıyor, bileklerini boyayan kana rağmen yumruk yaptığı elleriyle karnını dövüyordu. "Bırak beni!" Bu şekilde zapt edemiyordum onu. Dizlerimin üzerine çökerek kızı bedenimle bacaklarımın arasına sıkıştırırken bileklerinden tuttum sıkı sıkı. Tüm kontrol bedenimin himayesinde olmasına rağmen resmen uluya uluya ağlayan kızın sözlerine kulak kesilmiştim. "Bırak beni! O gitsin! Gitsin o! Gitsin!" "Sakinleş." Dedim kendimdeki paniği görmezden gelerek. İdrak yollarım tıkanmış gibiydi ama bir yandan da ipuçlarını topluyordum. Karnını dövüyordu, hastaneye gitmek istemiyordu ve gitsin diye yalvarıyordu. Ona yardım etmek istiyorsam tahminimin doğru olup olmadığını bilmeye ihtiyacım vardı. Bileklerini tek elimle kavrayarak yüzünü okşadım. "Sakinleş." Dedim bir kez daha. Kan kaybı çok fazlaydı ama bir şekilde hala bayılmamıştı ancak mücadelesinin zayıflamasından bunun da çok yakın olduğunu biliyordum. Kız nefeslerini azaltırken fısıldadım. "Hamile misin?" Zayıf düşen bedeni beni bile afallatacak şekilde sarsıldı "Ben istemedim!" Diye bağırdı nefesinde boğulurcasına. "Ben istemedim! Dokunma dedim! Ben bağırdım! Ben hiç istemedim... Yemin ederim istemedim! İstemedim..." -BUGÜN- İZMİR "Ölmedik be aslanım." Yiğit nedenlerini bilmediği bir şekilde Mardin'e gelişimizi memnuniyetsizce sorgularken bir de inatlaşarak ayaklanmıştı. Dün geçirdiği ameliyatı sakal tıraşı falan sanıyordu sanırım. "Komutanım sizi sağ sağlim teslim etmemizi söylediler." Dedi refakatçi asker. "Sümer komutanıma mahcup etmeyin bizi." "Yekpareyiz işte ya." Dedi Yiğit gizli saklı öfkesiyle. Öfkesinin sebebini anlayabiliyordum. Kuzenim aptal değildi ve hatta eminim neden İstanbul'da değil de burada olduğumuzu çözmüştü ve beni pataklamak için dakika sayıyordu. "Ben ineyim." Yiğit ve er arasındaki tartışmada güme gitmemek için önden ayaklanmıştım. Bu sırada telefonumu da çıkartmış, Hazan'ı aramaya hazırlanıyordum. Yiğit posamı çıkarana kadar beni sorgulamadan önce kızımı görmek istiyordum. Ambulanstan inerek ambulans önündeki hazırlıkların arasından geçtim. Elbette acil servise gelen yaralı asker için çoktan hazır kıt'a ayaktaydı. Yiğit'in emin ellerde olduğunun bilincinde olarak ambulanstan uzaklaşıyordum ki Yiğit'in aslan kükremesini duydum. "Gel buraya İzmir!" Yaramaz adımlarla ambulanstan uzaklaştım. Akıl küpü Yiğit ise hamlemi fark ederek ayaklanma inadından vazgeçip sedyede ambulanstan indiriliyordu. "İzmir!" "Alina'nın yanına gidiyorum!" Diye seslendim. Ne yapayım? Alina Yiğit'in yumuşak karnıydı. Ayrıca bu bahane de değildi. Alina'yı görmek zorundaydım. Hızlı adımlarla Yiğit'in görüş alanından çıkarken aramayı yaptım. Önce açan olmadı; aklım felaket senaryoları ile dolmadan hemen önceydi. Hazan beni geri arıyordu. "Telefona yetişemedim." Diye açtı Hazan'ın neşeli sesi telefonu. Bu küçük açıklama beni yersiz yere neşelendirdi. Gülümseyerek hastane banklarından birine otururken "Biz geldik." dedim. Saati kontrol ettiğimde on bire geldiğini fark ettim. Hesabıma göre şimdiden ilacı yarılamış olmalıydılar. "Klinikte misiniz yoksa hastanede mi?" "Parktayız." Dedi Hazan. Buz kestim. Ne demek parktaydılar? Geçirdiğim anlık felcin ardından banktan fırladım. Bu adam beni dinlemiyor muydu? Park konusunda yaptığım uyarılar bir kulağından girip öbüründen çıkmış mıydı? "Park mı?" Dedim dehşetle. "Hazan park konusunda seni uyardığımı sanıyordum!" Ahizeden yükselen nefes sesi sinirlerimi daha da bozdu. Sözlerimle onu bunaltıyor muydum? Alina'nın kaydıraktan kapacağı en ufak mikrobun başımıza açacaklarını biliyor muydu? "Sakin ol!" Dedi Hazan kocaman bir sesle. "Park konağın arka bahçesinde; Alina'ya özel getirttim. Dezenfekte de edildi hem." Başımdaki basınç yüzünden gözlerim karardı. Belki de aniden yükselen tansiyonum aldığım bu rahatlatıcı haberle birlikte hızla düştüğü için başım dönmüştü. "Hazan bir şey yapacağında lütfen beni de haberdar eder misin?" Diye inledim. "Verdiğin her karar başımı döndürüyor." Aramızda oluşan birkaç saniyelik sessizlikte banka geri çökerken onun havada sallanan nefeslerini duydum. Gülüyordu. "Komik değil." Dedim uyuşmuş bir sesle. "Kalp krizi geçirdim sandım." "Başını döndürdüğümü bilmiyordum." Yutkundum. "Öyle değil." Dedim hiç de kendinden emin olmayan bir sesle. "Benim... Tansiyonum falan oyn-" Kekeliyordum ki beni kesti. Beni utandırmış olmak onun umuru değil gibiydi. Sesindeki gülücüğü bile gizleme ihtiyacı duymadan boğazını temizleyerek konuştu. "Doktorla kemo saatini değiştirdik. Senin gelmeni bekledik ama geldiğinize göre biz de Alina ile şimdi hastaneye geçeriz." "Tamam." Dedim ve kızımı dahi sormadan kapattım telefonu. Ellerim niye titriyordu ki? Buz gibi olmuşlardı bir de; aptal! Ellerimin tersi ile yanaklarımı bastırdım. Kulaklarımdan duman çıkıyor gibiydi adeta. Niye bu kadar utanmıştım ki? "Yok ya..." Diye toparlanmaya çalıştım. "Şakasına söylemiştir." Yutkunarak telefonu cebime attım. Benimle flört ediyor olamazdı. Niye etsindi ki hem? Bizim ortak bir gayemiz vardı, hepsi bu. O zaman niye ateş basmıştı yüzümü? Ofladım. Karısı hamileyken de benimle flörtleşiyor olamazdı adi herif! Dişlerimi sıktım. Öyleyse... Beni bu hallerim neydi? Kendimi iyi tanıyordum; gereksiz iyi! O adilik yapıp benimle flört ediyorsa bile ben neden bu salak tepkileri veriyordum? Bu tepkileri biliyordum. Ben etkileniyordum... Etkilenemezdim. Çantamdan çıkardığım şişeden bir yudum su içerken telefonu tekrar elime alarak Doktor Asaf'ı aradım. Tedavi planımız değiştiyse en azından Asaf Bey yeni planı biliyor olmalıydı. "Alo Asaf Bey," Dedim adam telefonu açar açmaz. "Ben hastalarınızdan Alina Atasoy'un annesi, İzmir." "Merhaba İzmir Hanım." Dedi Asaf Bey her zamanki o profesyonel eda ile. "Sanırım Alina'nın tedavi planı ile ilgili bir değişiklik olmuş." Dedim. "Bana yeni planı gönderebilir misiniz?" "Haberiniz yok mu?" Asaf bey kısa bir duraksama ile beni meraklandırdı. "Hazan Beyle ortak bir karar aldığınızı sanıyordum." Gözlerimi kapadım öfkeyle. Birkaç hafta içinde bütün düzenimi alt üst ettiği yetmezmiş gibi tüm kontrol merkezlerimi de gasp etmişti Hazan Efendi! Yine ne yapmıştı ki? "Ne kararı Asaf Bey?" "Hazan Bey Alina'nın tedavisini benden aldı. Onkoloji uzmanı başka bir doktorla devam ediyorlar." Burnumdan esaslı bir nefes verdim. Onun kadar zengin ve güçlü olmadığımı ben de biliyorum ama elimde olan imkânları seferber etmiştim; Mardin'in en iyi onkoloğundan bir randevu almak, onun hastası olmak hiç kolay değildi. Üstelik Asaf Bey onun kliniğinin doktoruydu. Daha ne kadar onun kontrolünde olabilirdik? Hangi doktor onun kliğindeki doktordan daha iyi ve kontrol edilebilir olurdu ki? "Petrus Kalle." Dedi Asaf Bey zar zor hatırlıyormuşçasına. "Evet; buraya iletişim için bir numara almışız. İsterseniz size verebilirim." "Lütfen." Dedim dudaklarımı vahşice ısırırken. Bence biraz haddini aşıyordu. Özellikle de konu Alina olduğunda. Bu tarz konularda benim de hakkım olduğunu düşünmüyor olamazdı herhalde! Bu düpedüz geçen dört yılın intikamıydı! Asaf beyden numarayı aldıktan sonra sakinleşmek adına kendime kısa bir süre tanıdım. Kızmamak için kendimle mücadele ettim. İyimser düşünmek için zorladım kendimi. Benimle ne kadar inatlaşıyor olursa olsun onun imkânlarına müteşekkirdim. Eminim iyi bir doktor ayarlamıştı. Ama bu kadar iyisini hayal etmem mümkün değildi. Petrus Kalle, Alina'yı alıp Finlandiya'ya gitmek istememdeki kliniğin pediatrik onkologlarından biriydi. Dudaklarımı kemirmem iyiden iyiye etimi çiğnemeye dönüşürken Petrus'u araştırmaya devam ettim. Mevzu bahis kliniğin en iyi hasta grafiklerine sahipti. Hasta iyileştirme yüzdesi %82'ydi ve ayrıca sadece çocuk onkoloğu olması ayrıca iyiydi. Mevcut İngilizce'm tıp terminolojisine yettiğince yazdığı makaleleri okuyordum ki kısa bir düt sesiyle yerimden hopladım. Hazan'ın arabası biraz ilerimde durmuş beni bekliyordu. Aynı anda aracın penceresi otomatik bir şekilde inmeye başladığında içimde ona karşı müthiş bir ikilem oluştu. Onu boğmakla ona sarılmak arasında gidip geliyordum. Lanet herif! Şimdi ona teşekkür mü etmeliydim yoksa bana haber vermediği için azarlamalı mıydım? Susmak en iyisiydi sanırım. Onun bakışları altında arka koltuğa geçtim. Benim minik bebeğimin yorgun suratında hiç görmediğim taze bir mutluluk vardı. Dudaklarını aralar aralamaz ise sebebini anladım. "Anne ben salıncağa bindim!" Neşesinin yanında heyecanı küçücük kalmış gibiydi. Bana sarılmak için hamle yapmasını bebek koltuğu engelliyor olsa da her şeyden önce parkı anlatması beni gülümsetti. "Kaydıraktan da kaydım!" Alina sıkı sıkı sarıldığı kuzuyu içine sokmak istercesine göğsüne çekerken "Sütlü de kaydı." Diyerek kuzusunu gösterdi. Saçları taranmamış ama özenle toplanmıştı. Üzerinde daha önce hiç görmediğim bir elbise, küçücük ayaklarında minik topuklular vardı. Tek kaşım havaya kalktı. Hazan'a kızardım; alışveriş konusunda kızımı tanımıyor olsaydım. Bana da zorla aldırdığı topuklu ayakkabılar vardı. Bu yaşında! Ama bana sadece aldırabiliyordu. Henüz hiçbir topuklu ayakkabısını giymesine izin vermemiştim. Bugüne kadar. "Hazır mıyız güzeller?" Diye sordu Hazan bize verdiği sürenin bittiğini belirtircesine. Dilimi ısırdım. Hayır, hazır değildim. Kızımı babasına emanet ettiğimde onu böyle geri alacağımı düşünmemiştim! Benim kurallarımın yok sayılması bir kenara kızımın tattığı bu minik özgürlükler hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Ben gaddar bir anne değildim ama benim bahçeli bir konağım yoktu! Ona özel park yaptıracak maddi bir gelirim de! Canı istediğinde çiftliğe gidip binebileceği bir at da bulamazdım. Ayrıca kokoşlaşmak için ideal yaşın üç olduğunu da hiç sanmıyordum. Önüme dönüp kollarımı göğsümde birleştirdiğim anda dikiz aynasından üzerime dökülen bakışları yakaladım. Meraklıydı? Gözlerime bakarken soludu. "Hazır mısın güzellik?" Kalbim olduğu yerde takla attı. Bakışlarımı kaçırıp damağımı emerken ise Alina'nın sesi ile irkildim. "Hazırım Hazan ağabey." Yutkunamadım. Her şeyi fazla üzerime alınıyor olabilir miydim? Araba çalıştı. Sanıyorum kliniğe gidiyorduk. Ki bu iyiydi. Belli ki Doktor Petrus ile tanışacaktık ama bir şekilde yine ikiye bölünmüştüm. Telefonumdan Yiğit'e mesaj atmam gerektiğine karar verdim. Hazan konusunda beni azarlamaya hazır kuzenime yeğeni hakkında minik bir raporlama vermezsem mevzu bahis azarın şiddetinden korkuyordum. Ve evet; Yiğit tabancası olan koca bir adamdı. "Yiğit dayım nerede?" Alina'ya döndüm. Elbette çocuğu Yiğit vadi ile terk edip Yiğit'siz dönmem hoş olmamıştı. "Asker ağabeylerin yanında." Dedim gülümseyerek. "Senin ilacını aldıktan sonra dayının yanına gideceğiz." "Hazan ağabey," Dedi bu kez Alina öne doğru seslenip. "Dayım da parka gelsin mi?" "Gelsin." Dedi Hazan tereddütsüz bir şekilde. "İster misin babanne ona da incasiye yapsın." Alina ellerini birbirine çarparak "Yapsın!" dedi coşkuyla. Gözlerim kocaman olmuştu. Hangisine bakacağımı şaşırdım. "Babanne?" Diye soludum kekeleyerek. "Hazan ağabeyin konağında ki babanne." Alina bana dönüp elime uzandı. "Baran'la Alaz hep babanne diyorlar ona." Hazan güldü. Gergin gergin yutkunarak dikiz aynasından Hazan'ın bakışlarını yakalamaya çalıştım ama o haklı olarak yolu takip ediyordu. "Sen demeseydin Alina." Dedim Hazan'dan tepki gelmeyince. "Ayıp olurdu." "Aksine," Diye araya girdi Hazan. "Annem kendi istedi. Zaten Alina da Nare ismini telaffuz edemedi." Yanlış sinyaldi yani. Alina babannesine babannesi olduğu için değil Nare diyemediği için babanne diyordu. İç geçirdim "Eğlendin yani?" Dedim konuyu değiştirmeye çalışarak. Bir şekilde bir şeyler oluyor gibi görünüp olmuyordu ya; çıldırıyordum ama tedavisi yoktu! Alina tuttuğu elimi sıkarken ayakkabılarını gösterebilmek için ayaklarını sallıyordu. Hazan'ı parçalayacaktım! Görüşmediğimiz iki günde bile beni sinir edecek onca şeyi aynı anda yapmayı nasıl becermişti? "Çok güzelmiş." Dedim içimdeki cinai duygulara zıt bir şekilde. "Hazan mı aldı?" "Ayşem abla aldı." Dedi Alina beni şaşırtarak. "Ben de ona emzik aldım." Dudaklarımı ısırdım. Umuyorum bir tane de kendine almamıştı! Nitekim Alina'nın kuru emzikle toksik bir ilişkisi vardı. Ayrıca giderken denize düşen yılana sarılır hamlesi yaptığımı biliyordum. Ayşem'den bir şey rica etmiştim. Ama bu sadece tek bir şeydi. Kızımla alışverişe çıkmak da neyin nesi oluyordu? "Onun bebeği erkekmiş, biliyor musun?" Nefesim daralıyordu. Kızımın, çocuktan al haberi muhabiri olmasını istemiyordum! Ama benim çenesi düşük farem susmuyordu! "Öyle mi?" Diye soludum dilimi ısırarak. "Ne güzel?" "Şimdi uyuyormuş." "Geldik güzellik, sohbete ara ver bakalım." Diye araya girdi Hazan yumuşak bir sesle. Tuhaf bir şekilde ona teşekkür etmek istedim. Hayatımda ilk defa kızıma sempati beslemekten çok uzaktaydım nitekim. Ama bu antipatiklik Hazan'a müteşekkir olmama sebep sözle yerle yeksan oldu. Alina tüm benliğiyle görmezden gelse de kaçtığı gerçeğe doğru sürükleniyor gibiydi. Sesiyle beraber neşesi de sönerken "Geldik mi?" diye soludu. Kemerini çözüp onu kucağıma alırken onun da kuzusunu tıpkı ben gibi sımsıkı tuttuğunu fark ettim. Geldiğimden beri yaptığımız ilk kucaklaşmanın bu kadar travmatik olması canımı yakıyordu ama mecburduk. Alina başını boynuma sokup saçlarımı kendisine örtü yaparken Hazan da arkamdan çantamı alarak geliyordu. Ezbere bildiğim yolları geçtik ve kliniğin koridoruna girdik. Bu noktada Hazan önüme geçerek bana yol göstermeye başladı. Asaf beyin odasını geçtik, asansöre bindik, üçüncü kata çıktık ve en nihayetinde kapı başlığı boş olan bir odanın önünde durduk. "Petrus Kalli." Dedim Hazan'ı kapıyı çalarken. Gerçek bir şaşkınlık ifadesi ile bana döndü. "Keşke bana da haber verseydin." "Başın döndüğünde yanında olmak istedim." Dedi hiç beklemediğim bir şekilde. "Düşersen tutabileyim diye." Bir tüy tüm omurlarımı tek tek gıdıklıyormuş gibi hissettim. Hayır, yanlış anladığım falan yoktu. Benle düpedüz flört ediyordu. Adi! Burnumdan koca bir nefes alıp Alina'yı tek kolumla destekleyerek daha sert bir biçimde yumrukladım kapıyı. Hadsiz! Ben söylemekten hayâ etmiştim ama belli ki Hazan'a evli olduğunu periyodik aralıklarla hatırlatmak gerekiyordu. Derken kapı açıldı. Ortalama boya sahip, zayıf, kır saçlı ve kemik çerçeve gözlüklü bir adam kapımızı açarken telefonla konuşmaktaydı. Bizi selamlayarak içeri geçmemizi işaret ettiğinde Hazan'a olabilecek en sert bakışımla bakıp içeri girdim. Doktor Petrus elleriyle bize oturmamızı işaret ederken aynı zamanda da telefondaki konuşmasını sürdürüyor ve önündeki dosyaları karıştırıyordu. Bir süre telefonla konuşmasını sürdürdü. Mahremiyetine saygımdan dinlemiyordum ama bu durum on dakikadan fazla devam edince bakmamaya da dikkat ettiğim Hazan'a dönerek dik bakışlar attım. "Burada olduğumuzun farkında mı değil?" "Alina'nın bir önceki doktoruyla konuşuyor." Dedi ayıplarcasına. O zaman doktorun dediklerini dinlemeye başladım ama çok geçti. Doktor Petrus telefonu kapatarak bize döndü. Yüzünde muazzam bir ciddiyet ve samimiyet vardı. Alina hariç hepimizin ortak dili İngilizce olduğundan Petrus konuşmaya "Yanında konuşmamızın bir sakıncası yoktur sanırım." Diyerek başladı. Elbette kastettiği Alina'ydı. "Yok." Dedim. "Bizi anlayamaz." "O halde açık konuşacağım." Dedi doktor her ikimize bakarak. "Hazan Bey benimle iletişime geçtiğinde açıkçası Alina'yı almak istemedim çünkü kanser üçüncü evrede." Başımı salladım. Bu konuşmaların her seferinde beni en temelsiz yerimden sarsıyor olması haksızlıktı. "Üçüncü evre ilik kanserinin iyileşme oranı oldukça düşük. Aynı zamanda da anladığım kadarıyla tekrar eden bir kanserden bahsediyoruz." "Ne demek istiyorsunuz?" Dedim dayanamayarak. Bunları ezberlemiştim! Gemileri yakıp gitmek istediğim ülkenin doktoru bile bana aynı mavraları okuyacaksa, bu hiçbir şansımızın olmadığını mı gösteriyordu? "Demek istediğim şu, Bayan Hükümran, Alina'nın hastalığı tedavi edilebilir ama daha sonra yine tekrar edebilir. Şimdi olduğu gibi." Dedi doktor gaddarca. "Benim gerçekleştirmek istediğim yöntem ise Alina'ya uyumlu bir ilik bulunana kadar kanseri yavaşlatmak ve hastalığın etkilerini etkileri minimuma indirmek. Ancak bu sayede kesin bir sonuca ulaşabiliriz." Göğüs geçirerek koynumda uyuyan kızımın sırtını sıvazladım. Bu demek oluyordu ki... Ya ilik bulacaktık ya da o iliği yapacaktık. "Bir doktor olarak sizi bir şeye zorlayamam ama kanserin üçüncü evresi kısıtlı bir zaman dilimini kapsar." Dedi Petrus profesyonel bir eda ile. "Size iyimser bir süre vermek istemiyorum çünkü şu noktada en kötüsünü düşünerek hareket etmeliyiz." Diye devam etti. Hazan'a döndü bakışlarım. Doktorun ne demek istediğini anlıyor muydu? "Kanserin üçüncü evresi için iki ile üç yıllık bir süre tayin edilir. Biz buna Alina'nın on dokuz ayı var diyelim. Bu sürede uyumlu bir ilik bulmak imkânsız değil ama sizin yerinizde bir ebeveyn olsam o iliği bulmak yerine yapmayı tercih ederdim." Doktor son cümlesini söylerken her ikimize birden bakarak bitirdi. Kalbimin kırıldığını hissettim. Ciğerlerime sanki kan doluyordu. Nefes alamadım ama bu kesinlikle yapmak zorunda olduğum şeyin vicdan yükünden değildi. Nefes alamadım! Kızımı bin defa daha doğururdum. Bin defa daha! Ama olmuyordu! Bu saçma değil miydi? Çok ama çok saçma değil miydi? Onu ben doğurmamış mıydım? Tüm hücreleri benden bölünmemiş miydi? Ben neden yetemiyordum kızıma? Benden alıp ona verseler yetmez miydi? "İzmir?" İrkildim. Doktorun çıktığını bile fark etmemiştim. Hazan'ın koluma dokunmasıyla birlikte ayılırken titrek bir nefes döküldü dudaklarımdan. Yanağımın ıslandığını fark ederek yüzümü gizlemeye çalışsam da başarılı değildim. Hazan Alina'yı kucağımdan söküp alırken onun da kucağımda uyuyakaldığını fark ettim. Diğer her şeyin canı cehenneme! Ben anneydim. Hazan'ı karşısında doğrulurken kendime cesaret verebilmek adına göğsümü doldurarak konuştum. "Yarın randevularını boşalt." Dedim kesin bir dille. Doktor haklıydı. En kötünün ortasındaydık ve risk almak zorundaydık. "Neden?" "Sen ve ben." Dedim cüretkâr bir şekilde. "Bebek yapacağız." - Sonunda İzmir şartelleri indirdi. :D Sanırım neredeyse hepimizin beklediği kısım buydu, peki siz bu konuda ne diyorsunuz? Hadi bakalım, fikir, yorum ve teorilerinizi iştahla bekliyorum! 15. Bölümde görüşmek üzere :))
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE