bc

HANZADE

book_age18+
283
TAKİP ET
3.1K
OKU
one-night stand
HE
stepfather
drama
secrets
affair
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Uyarı: CİNSELLİK İÇEREN SAHNELER OLACAKTIR.

Hatırlanmayan bir gecenin ertesiydi. İki farklı yolun kesişim kümesiydi sanki. Yüz yılda bir denk gelen güneş tutulması gibi; bir an birbirlerine karıştılar bir diğer ansa koşarak uzaklaştılar birbirlerinden.

***

Dört yıl önce sadece adını bildiğim bir adamın yatağına girmiştim. Hesabım ya da planım yoktu ama şimdi? Kızım için o adamın kadını olmaya mecburdum ve tek dileğim bana inanmasıydı.

Bu hikayede aşk bebeği doğurmadı ama bebek aşkı doğuracak.

***

Güneş doğudan kalbime doğdu; o andan itibaren doğudan başka yolum yoktu...

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. Bölüm
Minik bir açıklama: Hikayemize yaşadığım mental durumlar sebebiyle ara vermiştim ama bu haziran (2025 Haziran) yayın hayatımıza geri dönüyoruz. Belli başlı yenilikler ve minik dokunuşlar yaptım. Okurken anlar mısınız bilmem ama yorumlar da görüşmek üzere :)) Başlamadan başlangıç tarihlerinizi şuraya alalım güzelliklerim :)) 29 Ekim 2022. Hikayemizin başlama tarihi :)) Hikayemiz için güzel bir kapağa ihtiyacım var bu arada, yardımcı olmak isteyen olursa çok sevinirim :)) Hikaye hakkındaki fikir ve yorumlarınızı yorumlarda bol bol görmek istiyorum, haberiniz olsun :* Hikayeyi beğendiyseniz kütüphanelere ekleyip beni bekleyin güzellerim :') Keyifli okumalar... 1. Bölüm 2021 Temmuz - İzmir "Psikopat!" dedim votkalı bardağımı sallayarak. Kendini saklamada o kadar başarılıydı ki, bizden başka herkes onun harika bir aile babası olduğunu sanıyordu. Yüzümü ekşittim. Barın gürültülü müziği arasında kaybolan sesim içime kaçmıştı. Oysa o adam... Babam, geceleri annemin kafasına silah dayayıp rüyasında kimi gördüğünü soracak kadar psikopat biriydi. Kimi zaman okulda birisiyle kavga etmişsem ve hele de tokat falan yemişsem nasıl olur da onun kızı olarak ona yakışmayan bir şekilde tokat yerim diye esaslı bir dayak da babamdan yiyordum. Yıllar boyu aşkından hayatı zindan ettiği kadını aldatması yetmezmiş gibi üzerine kuma getirmiş, annem buna tahammül edemeyince de onu evin bodrumuna kilitlemişti. Bunu öğreneli sadece birkaç gün oluyordu. Ve bunlar neredeyse beş yıl önce yaşanmıştı! Eğer üniversitede olmasaydım, eve geldiğim zamanlarda annem hiçbir şey yokmuş gibi bana rol kesmeseydi aklını kaçırmadan ona yardım edebilirdim ama annem çoktan sınırda kişilik bozulması yaşıyordu. "Ama bence korkmalı!" diye bağırdım. Barmen artık orada değildi. Bir saat önce onu dinlemeye mecbur ettiğim bu toksik hikayeden bıkıp tezgahın bir başka ucuna geçmişti. Umursamadım. Bunları birileri duysun diye anlatmıyordum çünkü. Anlatıyordum... Çünkü anlatmazsam zehri içimde birikip beni kanser edecekti. "Ben onun kızıyım, değil mi? Eğer biraz onun genlerinden aldıysam; bir parçacık yani..." "Amma kafa ütüledin." dedi arkamdan bir ses. Sözler serzeniş dolu olsa da ses neşeliydi. Sallanarak arkamı döndüm. Kalabalık bardaki diğer herkesin aksine tıpkı ben gibi tek tabanca oturan adam telefonuna bakıyor ve blody marysini yudumluyordu. "Ama öyle!" dedim bedenimi adama doğru çevirerek. Böylesi boşluğa dert yanmaktan iyiydi. Sonuçta boşluk sana cevap veremezdi. "Bir keresinde okuldan velimi çağırmışlardı. Korkumdan babama söyleyemedim. Annem gizli saklı okula gitti diye kadının kaşını patlatmıştı." Güldüm. Komik değildi elbette. Hatırlayınca gülesi de gelmiyordu insanın ama bazen sadece gülmek kalıyordu geriye. "Babam polis diye herkes saygı duyardı, canını falan emanet ederdi; biz hariç." "Bence senin kafayı dağıtmana ihtiyacın var." dedi adam neredeyse bitmiş bardağımı elimden alırken. Parmağını şıklatarak bardağımı gösterdi barmene. "Hanımefendiye, benden." dedi hızlı bir şekilde. Yeni bardağım anında peyda oluvermişti elimde. Bu beşinci kadehim olacaktı; son iki saatte beşinci kadeh. Göz kapaklarım yorulmuş bir çift bacak gibi yere kayıp duruyordu ama nihayet bir muhatap bulmuştum. Şimdi sarhoş olmanın sırası değildi. "Boşamıyor da kadını. Boşamıyor ya!" diye sitem ettim. "Sadık da değil. İstiyor ki annem onun nikâhında kalsın ama eve metreslerini de atsın." Adi herif! Hem ayranı dökülmesin istiyor hem de... "Söylesene bana, hangi kadın bu gurursuzluğu kabul eder?" "Annen ne diyor?" diye sordu karşımdaki adam umarsızca. Dikkati bende değil gibiydi. Telefonunda bir şeyler yapıyordu ama dinlediği de ortadaydı. "Delirtti kadını." dedim hüzünle. "Ağır sakinleştiricilerle ancak ayakta duruyor." Başını kaldırmadan iç geçirdi. "Gitmek için hiçbir şey yapmıyor mu?" Önceden yapardı. Defalarca beni de alıp kaçmaya çalıştığını hatırlıyorum ama hiçbirinde başarılı olamamıştı. Hayır, sürekli yakalandığımızdan falan değil. Babama kıyamıyordu ya da kendine... Hastalıklı bir ilişkiydi onların ki. Gidemiyordu ama kalmak tam bir işkenceydi. "Annem o adamı seviyor." Başını kaldırdı adam. Dağınık yumuşak kahve saçları zaman zaman alnına dökülüyordu. Kalemle çizilmiş gibi duran yüz hatları belirgindi; hafif çekik badem gözlerinde birer parça kara elmas parlıyor gibiydi. İnce dudaklarını aralayıp konuşurken birer boncuk gibi dizilmiş, nizami dişlerinin beyazlığı gözlerimi aldı. Burnunu çekti sertçe. "Alan razı veren razı o halde." Yüzümü buruşturdum. Ne çirkin bir ifadeydi bu? Ancak doğruydu da ne yazık ki... "Ama yapacak bir şey olmalı." "Kabullenmek belki." dedi adam başını yana eğerken. Alayla güldüm. Taburemden inip adamın dibine kadar sokulduktan sonra "Bunun adı ölüm." dedim usulca. "Kimse bana bunun aşk olduğunu söyleyemez." "Seni fena yormuşlar güzelim." dedi adam bardağını tezgâha bırakırken. "Ama ne kadar debelenirsen debelen işin içinden çıkamazsın. Çünkü bu senin savaşın değil." "Yoruldum." diye itiraf ettim. "Annem daha iyi bir hayatı hak ediyor... O adamı değil." "Annen o adamdan gitmek istemiyor ki." dedi adam bakışlarımı yakalarken. "Kabullenmen hayrına olur." Sırtımı tezgâha yaslayıp dudak büktüm. Dönen bir devran vardı; yıllarca değişmemiş bir düzen... Şimdi ortaya çıkıp yakıp yıksam ne değişirdi? Değişmezdi ama bu son olanlar midemi bulandırıyordu artık. Annemin o soluk rüyadan uyanması, bataklığından sıyrılması gerekiyordu. "Ona bakabilirim." dedim cüretle. "Ben bir mühendisim, iyi bir inşaat firmasında çalışıyorum. Kendi evim var, bir düzenim ve... Ve ben kendi ayakları üzerinde duran bir kadınım." Adam gülümserken taburesinden indi. "Peki, annen bunu kabul eder mi?" diye sordu ciddi bir merakla. Ah... Annem... Babama kul köle annem... Kabul etmezdi. Başımı mutsuz bir şekilde sallarken burnumdan nefes verdim. "Annem o adamın kollarında son nefesini verir ama ayaklarının dibinden ayrılmaz." diye mırıldandım. Duyabilmek için üzerime doğru eğilmişti. Başımı kaldırıp adamın gözlerine hizalanırken kadehimi diktim. "Aşk bu kadar onursuz olmayı nasıl kabul edebilir?" "Gerçekten âşıksan neleri kabul edeceğini aklın bile almaz." dedi adam usulca. Sendeledim. Sırılsıklam âşık da olsam sevdiğim adam gözümün önünde bir başkasıyla birliktelik yaşarken oturup onları seyredemezdim. Yo... Dünyada bana bunu yaptıracak hiçbir kuvvet yoktu. "Sen aptalsın." dedim parmağımla adamın göğsünü dürterek. Biçimli kara kaşlarını çatarken düşmemem için kolumu yakalamıştı. Zira gönyede duramıyordum. "Sırılsıklam âşık olduğun kadın karşında bir başka adamla birlikte olduğunu hayal ets-" "Beni karıştırma." dedi adam. Bilmediğim bir espriye gülüyor gibiydi. "Bana bunu yapacak kadın daha anasının karnından çıkmadı." Bu sefer gülen ben oldum. "Her insan kendini özel sanıyor ama hayır!" dedim boş bardağımı tezgâha çarparken. "Eminim annem de genç bir kadınken senin gibi diyordu. 'Bana böyle bir şey yapabilecek adam daha annesinin karnından çıkmadı.' Falan filan." Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Çantamdan iki yüzlük çıkartıp bardağın altına sıkıştırırken adamın kolumu tutan elinden kurtuldum. "Gün gelecek birileri bizim de burnumuzu sürtecek ama asıl olan o anda bizim verdiğimiz tepki." Adamdan uzaklaştım. Kapanmaya meyilli göz kapaklarımın altından adamın uzun boyunu süzerken kara saçlarımı elimle savurup belimden aşağı sarkıttım. "Ben annem gibi kurbanlık olmayacağım." dedim adamın göğsünü pışpışlayarak. "Sen de dikkat et, yabancı." "Nereye?" Ofladım. Nereye gidiyordum? Bilmiyordum. Ailem buraya taşınalı sadece bir sene olmuştu ve ben üç senedir İstanbul'daydım. Ondan öncesinde de Eskişehir'de üniversitede. Daha da öncesindeyse Antalya'da yaşıyorduk. Adım İzmir olmasına rağmen ilk defa bu topraklardaydım ve yabancıydım. İndiğim tabureye tutunarak adama dönerken damak şaklattım yavaşça. "Bilmem." dedim. "Bulurum bir yer." Adam kaşlarını çatarken elimle havayı dövdüm. "Sorun değil. En kötü sahilde sabahlarım." "Tabii," dedi adam taburesinin arkasına astığı ceketi omuzlarıma attığında. "Sonra da senin cesedini şehir çöplüğünde bulsunlar." İrkilerek adamın ceketini omuzlarımdan sıyırdım. "O kadar da değil." dedim ayık olduğumu göstermek adına. Dik durup sallanmamaya çalıştım ama zemin altımda dönerken bu hiç kolay değildi. Geriledim ama bu kez de ayağımı burktum sertçe. Siktir... Topuklu da azami yüksekliği standarta çekmeleri şarttı artık. Yoksa ben gibi her yeni şeyi deneyen biri canından olabilirdi. "İyi geceler yabancı." dedim adam cüzdanından banknot ayıklarken. "Dur," diye seslendi arkamdan durmadım ama. Bulduğum her bir çıkıntıya özenle tutunarak çıkışa yönelirken konuşmaktan sönen ateşim rüzgâra tutulmuş bir köz gibi turuncu bir aleve teslim oldu sanki. İçim, babama olan öfkemi tanıyordu; kabul etmişti ama ya annem! Kendine bunu nasıl yapardı? Evden çekip gitmeye cüreti yoktu ama ben ayaklarımın üzerinde durayım diye babam gibi bir psikopatın önüne çarşaf gibi gerilen o cesur kadına ne olmuştu? Barın önüne çıkıp temiz havayı içime çekerken çalan telefonumu elime aldım. Babamdı... Elimi alnıma bastırırken taş yoldan kayalıklara doğru yürüdüm. Genlerime sirayet etmiş zehirli bir atıktı bu adam ve ben onun hücrelerini taşımaktan hicap duyuyordum. Kolumu geriye atıp hız aldıktan sonra öne doğru savruldum. Biri bedenim de kayalıklardan yuvarlanmadan önce beni yakalamıştı. Topukluların ve sarhoşluğun korkunç birleşimi dengemi kökünden sarstığından tüm ağırlığımla adamın kucağındaydım. Saçlarım etrafıma dağılmış ebleh yüzümü kapatıyor savruk bedenim ise adama yaslanıyordu. Bedenimi bir arada tutmak istercesine her yerimden kavramış olan adam bıkkın bir ifadeyle beni düzgün bir pozisyona sokmak isterken ben de kendimce toparlanmaya çalıştım ama en sonunda adam "Dur!" diye bağırınca kendimi onun kollarına teslim etmekten başka çarem kalmadı. İçerideki adamdı. En sonunda beni ayaklarımın üzerine bırakıp yüzüme bakarken yorgun görünüyordu. "Derdin ne senin be kadın?" Bu soru içimi döven sorunlara karşı uzanan bir çift şefkatli kol gibi sarstı benliğimi. Adamın zift gibi duran inci tanelerine bakıp titrek dudaklarımı ısırırken kirpiklerimin ıslandığını hissettim. Tüm anlattıklarım daha önce tanımlanamamış bir vahşetle içimi boğuyordu. Özellikle de bugün ofiste olanlardan sonra. Bir çocuk gibi eğdim boynumu. "Annem gibi olmak istemiyorum." diye fısıldadım usulca. Ona değildi sözlerim. Kendimi iknaydı esasında tüm çabam ama adam karşımdaydı; beni dinliyordu. "Olma o zaman." dedi. Sesindeki o muazzam dirayet içimi titretse de biliyordum. Ben o psikopatla celladına âşık, dirayetsiz kadının kızıydım. Ya biri olacaktım ya diğeri... "Annem gibi olmayacaksam ne olacağım?" diye inledim. "O adama da dönüşmek istemiyorum!" Adam derin bir nefes alıp beni diğer tarafına çekti. Deniz onun yanında yürüyordu şimdi. "Bak güzelim," dedi kolumdan tutup beni düz çizgide yürütürken. "Senin ayarlarınla fena oynamışlar." Ellerim üşüyen omuzlarıma sarılırken sessizdim. Ben hep böyleydim; her zaman bozuktu benim ayarlarım. Esasında bu bozuk makineyi saklamayı da iyi becerirdim ama içince dağınık boncuk kutusu gibi saçılıveriyordum ortalığa. "Nasıl düzelecek peki bu?" dedim ümitsizce. Henüz kendime de itiraf edememiş olsam da... Neredeyse taptığım sevgilimi aldattığım için buradaydım. Bir noktada o düzelme aşamasını çoktan geçmiştim; ben o zehirli kimyasal atığın kızı olduğumu ispatlamıştım. "Geç," dedi adam beni önüne katarken. Başımı kaldırdım. Bir teknenin önündeydik ve beni iskeleye doğru itiyordu. "Sallanıyor bu..." diye sızlandım. Adam tam arkamdaydı ve dirseğimden öyle sıkı yakalamıştı ki can acımdan ayılmak üzereydim doğrusu. "Sen de öyle." dedi adam. İskelenin ucundan tekneye ineceğim sıra arkamdan sürtünerek geçti ve inmemi engelleyerek "Ayakkabılarını çıkar." dedi. Ah evet... Teknede topuklu olmaz. Yoksa zemin mahvolur. Adamın omzuna tutundum tek elimle ve ayakkabının fermuarını indirdim tek tek. Ayakkabıları olduğum yere bırakırken sendeleyerek adamın kucağına düştüm. "Sevgilimi aldattım." dedim gözlerine bakarken. "Başka bir adamın beni öpmesine izin verdim." "Hepsi bu mu?" diye sordu umarsızca. Ne demek hepsi bu mu? O adam iş ortağımızdı; sevgilim Efe'nin eski bir arkadaşıydı ve benden bir toplantı talep ettiğinde bunu sorgulamadan evet demiş olmam bile benim hatamdı. "Yetmez mi?" "Sen adamı öptün mü?" Adamı omzundan ittim. Yüzümü buruştururken memnuniyetsizdim. "Tabii ki hayır." "O zaman aldatmış sayılmazsın." Ağzımı açacak oldum ama adam beni kamaraya çekiştirmeye başlayınca argümanım ağzıma tıkıldı. "Aldatmış sayılman için senin birisinin üzerine atlaman gerekir." dedi adam bana dönerek. Dar bir alanda bana dönünce duraksadım. "Bak, belli ki kötü bir gün geçiriyorsun." dedi sakin bir ses tonuyla. "Ama sen insansın. Her an her şeyi kontrol edemezsin." Gözlerimi devirdim. Söylemesi kolaydı tabii. "Bireysellik nedir, duydun mu hiç?" Kaşlarım hafifçe yukarı kalkarken buğulu gözlerimi dudaklarına diktim. "Bir adam seni istemediğin halde öptü diye baban gibi sadakatsiz bir âşık olmazsın; âşık oldun diye de annen gibi dirayetsiz bir muhtaç." Adam dudaklarını ıslatıp gözlerini teslimiyetle kaparken bilmediğim bir dilde ağlıyormuş gibi hissettim. "Sen tacize uğramışsın. İçindeki zehri atmak istemeni anlayabiliyorum ama bunun yolu şerefsiz bir tacizciyi aklamaktan geçmiyor." Bedenimin altındaki kolları doğru pozisyonu bulamamış olmalı ki beni kucağında hoplatarak kucağına yerleştirdi. O bunu yaptığında yüzlerimiz de birbirine denk hale gelmişti. "Ama beni öpmesini engelleyemedim. Dondum kaldım..." Hafifçe başını salladı. "Buna donma tepkisi denir." Dedi usul bir sesle. "Bedenin o kadar korkmuş ki tehlike anında ne yapması gerektiğine karar verememiş, hepsi bu." "Öyle mi olmuş?" Diye soludum gerçekliğini tartışabileceğim bu bilgiye karşılık. Ama bu açıklama beni o kadar güzel savunuyordu ki inanmak istedim. "Babam gibi biri değilim öyleyse." Yabancının dudakları ürkek bir şekilde kıvrıldı. "Bak," Bedenim altındaki göğsü kocaman inip kalktığında derin bir nefes aldığını anladım. "biz anne babalarımızın karbon kopyası değiliz." Varlığından bi' haber olduğum bu yabancı yaralarıma üflüyor, muhtaç oldukları merhemi sürüyormuş gibi hissettim. Dudaklarına uzanmak istiyordu parmaklarım ama yabancıydı işte... "Eğer benziyor olsaydık, yani sen benziyor olsaydın, demek istiyorum bu kadar acı çekmezdin zaten." Acı çektiğimi görüyor muydu? Sevgilim bile zaman zaman babama benzemem konusunda şakalar yapacak kadar ahmaklaşabiliyordu; içimdeki yaraları bile bile üstelik. Annem gibi davranmamı isteyecek kadar küstahlaşıyordu da bu adam halimi anlıyor muydu? "Şimdi biraz dinlen." Yabancı beni ayaklarımın üzerine bırakarak aramızdaki yakınlığı kırdı. "Neden?" Adam kamaraya doğru geriledi. Ellerini saçlarından geçirirken temkinliydi. "Öyle bir haldesin ki, kimse bir şey yapmasa kendini Ege'nin sularına gömecek gibisin güzellik. Yazık olmasından korkuyorum." Güldüm. Tüm olan biteni açıklamama rağmen bana inanmamıştı sevgilim; yanından hıçkırıklar eşliğinde ayrıldığımda bile umursamamıştı gidişimi. Tüm gece sessiz kalmıştı telefonum. Arayan tek kişi babamdı onun da derdi can sağlığım değildi muhtemelen. "Neden?" diye sordum bir kez daha. "Bak güzellik," arkasını döndü; minik komodinden bir çarşaf çekip yataktaki yastıklardan birini alarak göğsüne yaslarken bakışlarını bana çevirdi. "Denk gelmesen iyi olurdu da işte;" dedi adam karşımda dikilirken "Seni duydum, dinledim, konuştum. Şimdi sen böyle bir haldeyken arkamı dönüp gidersem bu beni nasıl bir adam yapar?" "Şerefsiz." dedim yekten. Başını arkaya yatırırken kahkaha attı. "Ve ben şerefsiz bir adam değilim." dedi usulca. "Niye hepiniz en yanlış zamanları tercih edersiniz ki?" diye fısıldadım kendi kendime. Kaşları çatıldı usulca. Başını hafifçe yana eğerken "Dinlen biraz." diye mırıldandı. "İzmir." dedim yumuşak bir ses tonuyla. Daha da çatıldı kaşları. "Adım İzmir." Dudağının kenarı yukarı bükülürken "Hazan." dedi. Bu kez kaşları çatılan ben oldum. "Ne biçim bir isim bu?" Kahkaha attı ama ben gülüşünde bir gölge olduğunu yakaladım. "Sonbahar demek." Buna rağmen durumu sorgulayamayacak kadar sarhoştum. "Hüzün." dedi geniş gülümsemesi yüzüne yayılırken. "Bir de seninkine bak. Şehir adı." Bu kez gülen bendim. "İzmir Türkiye'nin aşk kenti sayılır bir kere." dedim inatla. "Ben aşk kentinin aşk kadınıyım." "Kalbi kırık kadın." diye mırıldandı yavaşça. Dudaklarının kıpırtısı kalbime dokunmuş gibi titredim. Hazan yanımdan geçerken koluna tutundum plansızca. Dudaklarım konuştu ama ben plandan habersizdim o saftiriktim. "Yanımda kal." "Düzgün düşünemiyorsun." dedi elimi kolundan çekerken. "Biraz yalnız kal ve dinlen." "Yalnız kalmak istemiyorum." dedim cüretkâr bir şekilde. Hep yalnızdım zaten. Etrafımdaki kalabalığa rağmen yapayalnızdım. Sessizliğimi okuyan bir sevgilim yoktu, ne kadar anlatırsam anlatayım beni anlayan bir arkadaşım yoktu... Derdimi dinleyen bir anne, babam... Hiç yoktu! Kendimi pışpışlamaktan yorulmuştum. En azından bu gece beni anlayan birinin göğsünde uyumak istiyordum. "Bir arkadaşa sarılmak istiyorum." Bana bakarken bir savaş halinde gibiydi. Dudaklarını birbirine bastırdı ve "Benden arkadaş olmaz." diye fısıldadı. Gözlerindeki kara boncuklar parlamıştı ama hala kendine hâkim olmaya çalışıyordu. "O zaman sana sarılmak istiyorum." dedim ben de. Başka bir yere bakarken gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu. "İzmir..." dedi Bakışlarını benden uzak tutmaya çalışıyordu. Anlıyordum. Demek istediği; o bir erkekti ben ise bir kadın ve o her ne kadar zavallı bir haldeki kadına arkasına dönemeyecek kadar centilmen bir erkek olsa da işler bu noktaya geldiğinde erkekliğinden ödün veremeyeceğinin altını çiziyordu. Belki yanlıştı, belki ahmaklık, belki sadece bir anlık zafiyetti ama yirmi beş yaşında bir kadındım ve yirmi beş yıl boyunca beni bu kadar net anlayan biri olmamıştı hiç karşımda. Bir teşekkür gibi geliyordu kulağıma yaptıklarım ama ilk defa anlaşılıyordum ve karşılığında ne yapılır, bilmiyordum. Teşekkür ederim anlayışın için, şimdi sana minnet duymama izin ver... Ne zavallılık ama. Bakışlarımı gözlerine dikerken araladım dudaklarımı "Lütfen gitme." Başını yana yatırdı. Gerçekten erdemli bir adama benziyordu. Kendine hâkim olamayacağını ima etmesine rağmen teslim olmaya hazır bir kadına karşı koymaya çalışıyordu. Ne için? Sonrasında pişman olursa diye... Kopsundu o zaman kıyamet. Ellerimi boynuna doladım ve adından başka hiçbir şeyini bilmediğim adamın nefesine karışırken yarını düşünmeden onun oldum. *** 2025 Mayıs - Mardin Bu Alina'nın şansıydı. Elimde tuttuğum bir gazete kupürüyle lobide Hazan'ı bekliyordum. Sabırlıydım ama vaktim azdı. O yüzden toplantısının bitmesini beklerken stresten ölüyordum doğrusu! Gerçi söze nasıl başlayacağımı da bilmiyordum ama utanıp kaçmanın, fare deliğine saklanmanın sırası değildi. Kızım ölüyordu. Kızımız ölüyordu... O anılarımın hala karanlık olduğu geceye dair hatırladığım tek tük şey vardı. Alina'nın babasının adının Hazan olduğunu hatırlıyordum. Hazan'ın anlayışlı ve nazik birisi olduğunu... Göğsünde uyuduğumu hatırlıyorum. Deliksiz bir uykuydu. Yani... İlk defa kâbus görmeden bir uyku çekmiştim. Belli ki güvende hissetmiştim. Bekâretimin yırtıldığını hatırlıyorum; keskin bir acı ve yüzümün etrafına dökülen saçları parmaklarıyla seven bir adam. Ağladığımı hatırlıyorum. Beni teselli ettiğini ve bana çok güzel olduğumu söylediğini hatırlıyorum. İyi bir adamdı. Nazik ve güvenilirdi. Dudaklarımın arasından cansız bir soluk üfledim. O iyi ve nazik adamın beni hatırlamasını umuyordum. Yo, niyetim asla ona yıkıntı olmak değildi ama ona ihtiyacım vardı. Ailesindeki herkese ihtiyacım vardı! Kızım Alina'ya daha bir buçuk yaşındayken lösemi teşhisi konmuştu. Daha hastalığın başında durumu fark ettiğimiz için şanslıydık ya da öyle olduğumuzu sanıyorduk ama daha üzerinden bir yıl geçmemişti ki hastalığı nüksetti. Yani... Bu lösemi kronikti. Lobide ayaklanıp volta atmaya başladım. Benim ailemdeki hiç kimsenin kemik iliği kızıma uyumlu değildi ama adından başka kim olduğuna dair hiçbir fikrim olmadığı babası bir aşirete mensuptu ve ne kadar çok akraba o kadar çok ihtimal demekti. Toplantı odasının kapısı açılınca nefesim kesildi sanki. Beni ret edebilirdi, inanmayabilirdi, para koparmaya geldiğimi bile düşünebilirdi. Öyle ya, dört yıl önce, gecenin bir körü gördüğü bir kadını hatırlayacak değildi; tüm ihtimallere hazırdım. Hakaret etmesine dâhil. Sadece beni kovmadan önce her şeyi anlatabilmek istiyordum, o kadar. Çıkanları tek tek gözümle takip ettim, lanet olsun ki adamı net olarak hatırlamıyordum bile. Elimdeki gazete kupürünü sıkıştırırken gözlerimi kapadım. Hükümran inşaatın yöneticilerinden biriydi; yakışıklı bir adamdı. O gecenin sabahında onun ceketini üzerime atıp tekneden çıktığımda kızımın kaderini de üzerimi örttüğümü bilmiyordum. O ceketin iç ceplerinden birinde, beyaz bir zemin üzerine italik harflerle Hükümran İnşaat yazısının basılı olduğu bir kartvizit bulmuştum. Arka yüzünde Hazan Hükümran yazıyordu ve tabii bir de telefon numarası. Kartvizitlerin hepsini atmıştım ama iyi bir hafızam olduğu için kendime şükrediyordum. Cam duvarla ayrılmış sekreter odasındaki kadının telefonu kaldırdığını gördüm. Görsel olarak beni hatırlayacağını sanmıyordum ama belki adımı hatırlardı; İzmir Atasoy. Sekreter kadın yüzünde anlamlandıramadığım, nahoş bir ifadeyle üzerime gelirken anladım. Beni kabul etmeyecekti. Gözlerim yanmaya başlamıştı. "Üzgünüm İzmir Hanım ancak Hazan Bey size bugün müsait olamayacağını iletmemi istedi. Dilerseniz randevu verebilirim ama." Benim randevu bekleyecek halim yoktu! Kadını omzumla iterken gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. "Üzgünüm!" dedim ve yönetici tabelasının sol altındaki kapıyı iterek içeri girdim. Kadın hemen arkamdaydı. Kolumu yakalamış, beni dışarı çekmeye çalışıyordu. Üzerimden sivrisinek silkeler gibi savuşturdum kadını. Adam odasına dalan ve sekreterini paralayan kadına dehşetle bakarken nefes nefese konuştum. "Beni dinlemek zorundasın." "Sen kimsin?" diye soludu adam. Bir yandan hala beni çekiştiren sekreterine bakıyor diğer yandan üzerime yürüyordu. "Özür dilerim Hazan Bey." dedi arkamdaki kadın mahcup bir sesle. Onun adına üzgündüm ama kendi adıma yapılması gerekeni yapmıştım. "Sen çık Seda." dedi Hazan arkama doğru. Gözleri üzerimdeydi. Tamam, beni dinleyecekti. "İzmir," dedim. Bekledim. Bir şehir ismi ama aynı zamanda da içinin acısını dindirdiği o kadının ismi. Hatırlar mıydı? Boş bakışlarına bakılacak olursa hatırlamamıştı. Ben de olsam hatırlamazdım ama tabii o geceden sonra hamile kalmıştım ve benim açımdan o gece ve o adam unutulmaz olmuştu. "Dört yıl önce." diye açıkladım kendimi. "İzmir'de bir barda karşılaşmıştık. Ben öyle ortalığa doğru dert yanıyordum." dedim. Gözlerini kıstı manasızca. "Yılda üç dört defa İzmir'e giderim." dedi sıradan bir şeyden bahseder gibi "Ve her gittiğimde en az dört beş kadınla barda tanışırım." Ama herhalde hepsini hamile bırakmıyorsundur. Tamam, sakin olmalıyım... "Beni teknene götürdün." dedim sakin kalmaya çalışarak. Kaşlarını kaldırdı ve böyle yapınca... Bir görsel çaktı zihnimde. O geceden bir sahne. Yüzü gözlerimin dibinde. Kaşları aheste bir şekilde yukarı kalkarken. "Seni tekneme mi götürdüm?" diye sordu merakla. "İşte bu kayda değer olmalı." "Kimse bir şey yapmasa kendini Ege'nin sularına gömecek gibisin güzellik. Yazık olmasından korkuyorum." dedim hatırlayabildiğimce. "Kendime bir şey yapmamdan korktuğun için götürmüştün." Kaşları daha derin kalktı bu sefer "Ah..." dedi usulca. "İzmir." Bir umut beyaz parlak ışığın içine doğmuş gibi gülümsedim. "Evet," Hazan masasının arkasına geçerken ben de koltuklardan birine çöktüm. "Toparlamışsın." Yanaklarımı havayla doldurdum. Onun sayesinde toparladığımı söylemek yanlış olmazdı. Öyle stresli bir zamanda karşılaşmıştık ki... O kadar saçma bir zamanda hamile bırakmıştı ki beni, bebeğin hayatımı düzene sokmamdaki en büyük etmen olması oldukça şaşırtıcıydı. "Sayende." dedim dürüstçe. Geceden kara saçlarımı omzumdan geriye atarken derin bir nefes aldım. "Bak Hazan," dedim cesaretle. "İnanman ya da inanmaman umurumda değil ama bir kere yaptın, bana hayatımı bağışladın. Şimdi senden bir kez daha yardım istiyorum." Adam anlamamış gibi masasının üzerinden eğildi. "O geceyi tam olarak hatırlamıyorum bile, sabah kendimi dövmek istiyordum hatta ama omzunda ağladığımı hatırlıyorum ve her ne konuştuysak sayende hayatımdaki tüm toksik insanları sildim tek kalemde." Dudak büktü keyifle. "Adına sevindim." dedi masasında geriye yaslanırken. "Peki, şimdi ne istiyorsun?" Kurumuş dudaklarımı yaladım usulca. Tüm dünyaya sırtımı dönerim sanıyordum. Yüklerin altına korkusuzca girebileceğimden emindim. En azılı dövüşçüye karşılık yumruk bile sallardım ama kızımın şifası ondaydı. Tüm dünyaya ayak diretsem de Hazan'ın eteğine kapanmaya hazırdım. "O gece bana sadece bir tavsiye vermedin." dedim ciddi bir sesle. Geniş çerçeveli, kıvrık kirpikleri altlı üstlü birbirine yaklaşırken kara kaşlarını çattı. Çantamdan cüzdanımı çıkarttım ve kızımın fotoğrafını Hazan'a uzatırken ciddi yüz ifadesine bakıp cesaret bulmaya çalıştım içimde. "Alina," dedim. "Üç yaşında." Hazan uzattığım fotoğrafı bile eline almazken şaşkınlıktan açılan ağzını gülmek için kullandı. "Ne diyorsun kızım sen?" Masadan kalkıp Hazan'a uzandım. "Şaka değil." dedim gayet ciddi bir şekilde. "İnan ya da inanma, kabul et ya da etme." dedim pençelerimi çıkartırcasına. Haklılarmış, anne olunca anlıyormuş insan. Başka zaman olsa bir şirket veliahdının karşısına böyle çıkabilir miydim? Ya da başka bir açıdan bakıldığında; bir aşiret ağasının karşısına? Orospu olmadığım kalırdı bir tek ama şu an bu durum zerre umurumda değildi. "Para istemiyorum, nikâhını da." "Ne istiyorsun o zaman benden? Piçi-" "Sakın!" diye hırladım. "Bakire olduğumu biliyordun." Buna söyleyecek bir şeyi yokmuş gibi duraksadı. Sabah apar topar kucağından kaçarken çarşafta hala bekâret kanım vardı; bunu inkâr edemezdi. "Ve kızım Alina sekiz aylık doğdu." Bakışlarını kaçırdı. Nazik adamdı ama demek ki diğer tüm erkekler gibi faturayla karşılaşınca inkâr edecek kadar haysiyetsizdi. Yine de yuttum. Kendi kızına piç diyecek olmasını dahi yuttum. "Ne İstersen yapmaya hazırım." dedim dimdik bir başla. "Sadece yardımına ihtiyacım var." "Ne istiyorsun benden kadın?" diye soludu tane tane. Sesindeki sabırsız ton ürkmeme sebep olsa da sakinleştirdim kendimi. "Alina lösemi." dedim kirpiğimde sallanan bir damla yaş yanaklarıma yuvarlanırken. "İliğe ihtiyacım var." Birkaç dakika duraksadı. Düşünüyor gibi değildi. Daha çok beyni durmuş gibi görünüyordu. "İstiyorsan babalık testi yaptıralım." dedim zor zalim. Hakkımda ne düşündüğünü, ne düşüneceğini zerre umursamıyordum. Alina'nın onun kızı olduğunu kabul etmesi ve tüm imkânları önüne sermesi için ne gerekiyorsa onu yapması şarttı ve bunun için babalığının ispatına ihtiyaç duyacaksa, ben vardım. "Ben evliyim kızım." dedi bir an sonra. Sözleri tokat gibi patlamıştı yüzümde. Evliydi ama zaten ben onun hiçbir şeyini istemiyordum ki... Evliliğine gölge olmazdım. Aşiretine dert ya da bir parazit... Benim derdim sadece kızımdı. "İlik testi yaptıralım." dedim çaresizce. "Yalvarırım." Bana baktı; aklından geçen ihtimaller silsilesini tahmin edebiliyordum. İnanmıyordu, neden inansındı ki zaten? Sözüme neden güvensindi? Beni ne kadar tanıyordu? Hiç. Hakkımda bildiği üç gerçek vardı sadece. Adımı biliyordu, aşkından kesilmiş aciz bir annem olduğunu ve klinik vaka olan psikopat babamı biliyordu sadece. Neyim dayanak olacaktı da inanacaktı bana. Eline bile almadığı fotoğrafı önüne ittim ısrarla. "Merkezdeki otelde kalıyorum." diye soludum usulca. "Lösemi oldukça agresif ilerliyor. İlik bulabilmek için sadece bir yılımız var. Kabul edersin ya da etmezsin ama kararını çabuk vermek gerekiyor." derken kaşlarımı çatmıştım. Bir yıl... Çok azdı... Kurumuş dudaklarımı ısırdım çaresizce. Neden inanmıyordu ki? Derdim o olsaydı ya da para böyle gaddar bir hikâye uydurur muydum? O kadar acımasız değildim ben. Bir nefes aldım aralık dudaklarımın arasından. Kabul etmesi zor olabilirdi ama kulaklarının duyması gereken zift kadar acı bir gerçek vardı. "Kızımız Ölüyor Hazan." - - - Not: Ayyyy, ay ay ay ay! Bambaşka bir kurgu ve ben. Bakalım bunu kimler okuyacak ya da okuyacak kimse olacak mı? Umarım olur.... Bu, yazmaya başladığımdan beri aklımda olan bir kurguydu ve zamanı gelmiş olmalı ki kaleme aldım. İyi ki ilk aklıma geldiğinde baştan savma yazıp mahvetmemişim diye şükrediyorum esasen. Çünkü muhtemelen öküz mü öküz, insanlıktan nasibini almamış biri olurdu Miran ve İzmir buna rağmen çok, çoooook aşık olurdu o insanlık dışı hayvanata. Neyse, sakin... Miran adam gibi bir adam :D Neyse bakalım, neler düşünüyorsunuz? Miran'ı sevdiniz mi? Ya İzmir'i? Sizce neler olacak? Miran evliymiş bir de. Üstelik aşiretin gayri meşru bebeği Alina'yı kabul edecekler mi dersiniz? Fikirlerinizi merak ediyorum. :))

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

(Töre yazgısı serisi +18 ) Kalbinin Esiri

read
29.1K
bc

Sokaklar Çocuk Doğurmaz

read
6.1K
bc

Şirin Mafya

read
36.0K
bc

Kanlı Duvak

read
60.2K
bc

BEN ONU ÇOK SEVDİM

read
3.9K
bc

Günaymadan

read
20.1K
bc

Kaçınılmaz Evlilik

read
6.7K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook