bc

KÜLLERİN ARDINDA

book_age18+
0
TAKİP ET
1K
OKU
system
mafia
bxg
city
lawyer
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Bir Gazeteci, Bir Avukat ve Adaletin Karanlık Labirenti

İstanbul’un ışıltılı plazalarından Muş’un heybetli ve sırlarla dolu coğrafyasına uzanan bu hikaye, adalet arayışı, intikam ve kaçınılmaz bir aşkın romanıdır.

Piraye Aydın, abisi Nazım’ın faili meçhul cinayetinin peşini bırakmayan, gerçeklerin kokusunu alan cesur ve inatçı bir gazetecidir. Elindeki şifreli bir USB belleğin izinde, İstanbul’daki kariyerini ve hayatını tehlikeye atarak düğümün çözüldüğü yere, Muş’a doğru yola çıkar.

Karan Kurtuluş ise geçmişin kirli gölgesini arkasında bırakmaya çalışan, keskin zekalı ve kararlı bir avukattır. Annesi ve kardeşleriyle İstanbul’da yeni bir hayat kursa da, Muş’ta karanlık bir ağ yöneten öz babası Haşmet Kurtuluş ile hesaplaşmak zorundadır.

Bir yıl önce adliye koridorlarında kesişen yolları, şimdi onları aynı Muş uçağında yan yana getirir. Devletin en derin kademelerine sızmış, medya patronu Yıldırım Karadağ’a kadar uzanan bu tehlikeli örgütü çökertmek için güçlerini birleştirmek zorunda kalacaklardır.

Ancak bu yolda sadece yozlaşmış sistemle değil, kalplerinde filizlenen tehlikeli bir çekimle de savaşacaklardır.

Cehennemin kapıları aralanıyor; oyun şimdi başlıyor.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BÖLÜM 1: KÜLLER VE TOZLU RAFLAR
İstanbul Çağlayan Adliyesi’nin yüksek tavanlı, soğuk ve insanı ezen koridorlarında yankılanan ses, adalet arayan bir kadının çaresiz çığlığı değil, öfkeyle bilenmiş bir iradenin patlamasıydı. "Bu dosyayı bu şekilde kapatamazsınız! Daimi arama kararı vermek demek, katilleri korumak demektir! Abim bir sokak kavgasında ölmedi, Sayın Savcı! O adamlar günlerdir, aylardır sokaklarda serbestçe dolaşırken siz bana 'delil yetersizliği' diyemezsiniz!" Piraye Aydın, minyon zayıf cüssesine tamamen tezat oluşturan bir heybetle savcılık odasının kapısının önünde duruyordu. Ela gözleri, haftalardır uykusuzluktan kızarmış olsa da içindeki ateş sönmemişti. Kısa, dalgalı kumral saçları öfkeyle sarsılan omuzlarına dökülüyordu. Karşısındaki koruma polisleri ve mübaşir ne yapacağını bilemez halde kadını sakinleştirmeye çalışıyordu ama Piraye, adliye koridorunun mermer zeminine adeta kök salmıştı. İçeriden çıkan kırklı yaşlardaki savcı, bıkkın bir ifadeyle cüppesini düzeltti. "Piraye Hanım, acınızı anlıyorum ama burası şov yapacağınız bir haber merkezi değil. Kanunlar açık. Bir yıldır tek bir somut delil, tek bir görgü tanığı yok. Dosya faili meçhul bürosuna devredildi. Lütfen zorluk çıkarmayın, yoksa hakkınızda devlet memuruna hakaretten işlem yapmak zorunda kalacağım." "Yapın!" diye haykırdı Piraye, bir adım öne atılarak. "Yapın ki abimin katillerini bulamayan bu devlet, adalet isteyen bir gazeteciyi nasıl hapse atıyor herkes görsün! Çekinmeyin!" Koruma polisi Piraye’nin koluna uzanırken, araya uzun boylu, kalıplı bir gölge girdi. Esmer, sert yüz hatlarına tezat oluşturan derin ve sakin kara gözleriyle otuzlu yaşlarının ortasında bir adam, polisin elini kibarca ama net bir hamleyle engelledi. "Memur bey, gerek yok. Hanımefendi sadece bir anlık öfkeyle konuşuyor, müvekkilim adına ben özür dilerim," dedi adam. Sesi o kadar tok, bariton ve kendinden emindi ki koridorun uğultusu bir anlığına kesildi.Piraye hızla başını çevirdi. Hayatında ilk kez gördüğü bu adam, takım elbisesinin içindeki dik duruşu, omuzlarının genişliği ve esmer tenini vurgulayan hafif kirli sakalıyla adliyenin gri kasvetine ait değil gibiydi. "Ben sizin müvekkiliniz falan değilim!" dedi Piraye, kolunu adamın hafifçe dokunduğu yerden çekerek. "Ayrıca kimsenin benim adıma özür dilemesine ihtiyacım yok!" Karan Kurtuluş, karşısındaki bu ufak tefek ama içi patlamaya hazır bir yanardağ gibi duran kadına baktı. Piraye’nin cesareti, adliye koridorlarında kaybolup giden diğer insanlara benzemiyordu. Karan onun kim olduğunu çok iyi biliyordu. Günlerdir bu davanın peşindeydi. Daha doğrusu, Nazım Aydın’ın ölümünün arkasındaki o karanlık elin... Kendi öz babasının Muş'ta yönettiği o kirli bataklığın peşindeydi. Yıllar önce annesini ve iki kardeşini alarak İstanbul'a kaçmış, babasının o karanlık dünyasına arkasını dönmüştü. Ama erkek kardeşi ve ablası evlenip kendi yuvalarını kursalar da, Karan o geçmişin gölgesinin ailelerinin üzerine düşmesini engellemek için hukuku silah olarak seçmişti. Karan, Piraye’nin gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedi ama bu alaycı bir gülüş değildi; sakinleştirici bir kalkandı. "Eğer şu an o savcıya hakaret etmeye devam ederseniz, bu geceyi nezarette geçirirsiniz. Ve emin olun, nezaretteyken abinizin katillerini bulmak için hiçbir şey yapamazsınız." Piraye, adamın kurduğu cümlenin doğruluğuyla bir an duraksadı. Mantığı, öfkesinin önüne ilk kez set çekmişti. Karan, kadının bu duraksamasından faydalanarak elini adliyenin çıkışına doğru uzattı. "Ben Avukat Karan Kurtuluş. Eğer adalet istiyorsanız, bunu bağırarak değil, yasalarla nasıl alacağımızı konuşalım. Tabii, bana alt kattaki kafeteryada yorgunluk kahvesi ısmarlamayı kabul ederseniz." Piraye, bu esmer ve gizemli adamın teklifini normalde asla kabul etmezdi. Ancak adamın gözlerindeki o derin, adeta geçmiş bir acının izini taşıyan bakış, ona yalnız olmadığını hissettirmişti. 10 dakika sonra adliyenin o gürültülü kafeteryasında karşılıklı oturuyorlardı. Piraye, ellerini sıcak kahve fincanına dolamış, sakinleşmeye çalışıyordu. Karan ise arkasına yaslanmış, dikkatle onu izliyordu. "Nazım Aydın’ın kız kardeşisiniz," dedi Karan, lafı hiç dolandırmadan. "Abinizin nasıl bir haberin peşinde olduğunu biliyor musunuz?" Piraye gözlerini kıstı. "Siz nereden biliyorsunuz? Abimin davasıyla neden ilgileniyorsunuz?" Karan kahvesinden bir yudum aldı, kara gözleri pencereden dışarıdaki İstanbul trafiğine kaydı. "Çünkü adalet, bazen sadece kurbanların yakınlarına değil, suçluların yakınlarına da lazım olur, Piraye Hanım. Abinizin davası burada kapanmış gibi görünebilir. Ama bazı davalar, adliye koridorlarında değil, başladığı yerde çözülür." "Ne demek istiyorsunuz?" Karan ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi ve cebinden çıkardığı kartviziti masaya, Piraye’nin önüne bıraktı. "Demek istediğim şu: Eğer bir gün bu şehrin duvarları size dar gelir ve gerçeklerin peşinden gitmek isterseniz, yasaların yetmediği yerde bana ulaşın. Ama şimdilik, kendinizi tehlikeye atmayın." Karan arkasını dönüp kalabalığın içinde kaybolurken, Piraye elindeki kartvizite baktı. Karan Kurtuluş - Hukuk Bürosu. O gün, bu ismin hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Çünkü o günden sonra dava tamamen rafa kalkmış, adalet sistemi sırtını Piraye'ye dönmüştü. Bir Yıl Sonra - Günümüz İstanbul’un göbeğindeki o devasa medya plazasının 22. katında, Piraye Aydın odasındaki masanın başında oturuyordu. Bir yıl daha geçmişti. Tam bir koca yıl. Abisinin acısı yüreğinde ilk günkü gibi taze bir kor iken, dünya dönmeye devam etmişti. Piraye bu süreçte Türkiye’nin en büyük medya şirketi olan Karadağ Medya’da başarılı özel haberlere imza atmış, adını duyurmuştu. Ama herkes onun bu başarıyı hırsından yaptığını sanırken, onun tek bir amacı vardı: Abisinin yarım bıraktığı o karanlık ağı çözmek. Masasının altındaki gizli çekmeceyi açtı. Parmakları, abisinin odasındaki gizli bir bölmede bulduğu metal şifreli USB belleğe dokundu. Bellek elindeydi ama içindeki dosyaların neredeyse yüzde yetmişi şifrelenmiş veya hasar görmüştü. Açabildiği tek bir metin belgesi vardı. Abisinin ölmeden birkaç gün önce yazdığı kısa bir not: “...Kuyruk İstanbul’da ama başı Doğu’da. Sınır hatlarındaki sevkiyatlar, vakıf adı altında aklanan paralar... Her şey Muş’taki o eski aşiret ve iş adamları yapılanmasına çıkıyor. Kod adı: Akrep. Eğer bana bir şey olursa, bu dosya eksik kalırsa, düğümün çözüleceği yer Muş.” Piraye notu bininci kez okuyormuş gibi ezbere mırıldandı. "Muş..." diye fısıldadı. Gitmesi gerekiyordu. İstanbul’daki masa başı araştırmaları bitmişti. Dijital ayak izleri onu Doğu’ya çağırıyordu. Kapı aniden vurulmadan açıldı. İçeriye, kır saçları ve yüzündeki babacan, yorgun ifadeyle Karadağ Medya’nın Haber Müdürü Asım Bey girdi. Asım, Piraye'yi kızı gibi sever, onun bu meslekteki yeteneğine sonuna kadar inanırdı. "Piraye, odama geleceksin demiştin ama hâlâ buradasın," dedi Asım, gözlerini Piraye’nin masasının üzerindeki dosyalarda gezdirerek. "Nedir bu harıl harıl çalışma? Yeni bir yolsuzluk haberi mi var?" Piraye, USB belleği hızla avucunun içine saklayıp çekmeceyi kapattı. "Bir seyahat izni isteyeceğim Asım Bey. Doğu Anadolu’daki sınır ticareti ve yerel vakıfların usulsüzlükleriyle ilgili büyük bir araştırma serisi yapmak istiyorum. İlk durak olarak da Muş’u seçtim. Bu gece yola çıkmak için onayınızı bekliyorum." Asım’ın yüzündeki babacan gülümseme anında dondu. Derin bir iç çekerek Piraye'nin karşısındaki sandalyeye oturdu. "Muş mu? Piraye, yapma kızım. Nazım'ın acısı hâlâ taze,biliyorum. Oraya neden gitmek istediğini de tahmin edebiliyorum. Ama o bölge tekin değil. Doğu'daki o yerel vakıflar, aşiret yapıları göründüğü kadar basit değil. İstanbul'da kal, sana burada daha büyük, daha ses getirecek bir yolsuzluk dosyası açayım. Kendini tehlikeye atmanı istemiyorum." Piraye ayağa kalktı. Sportif, dik duruşuyla müdürünün karşısına dikildi. "Asım Bey, ben bu şirkete magazin ya da masa başı haberleri yazmak için girmedim. Bu haberin arkasında ne olduğunu görmem lazım. İzin verseniz de vermeseniz de ben yıllık iznimi kullanıp yine de gideceğim. Lütfen beni engellemeyin." Asım, kadının gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı görünce daha fazla ısrar edemeyeceğini anladı. Omuzları çöktü. "Pekâlâ... Resmi olarak yıllık izindesin. Ama bana söz vereceksin. Her adımımdan, bulduğun her şeyden haberim olacak. Ortada basılacak somut bir şey olduğunda ilk bana göndereceksin ki buradan senin arkanda durabilelim. Yıldırım Karadağ'ın haberi olmadan bu işi sessizce yürütelim. Dikkatli ol, tamam mı?" "Söz veriyorum Asım Bey," dedi Piraye içtenlikle. Müdürünün patron Yıldırım Karadağ'a hiçbir şey aktarmayacak olması, şimdilik elini rahatlatmıştı. Aynı akşam, Piraye Validebağ'daki baba evine gitti. Valizini hazırlamış, yola çıkmadan önce babasıyla vedalaşmak istemişti. Ancak evdeki atmosfer beklediğinden çok daha gergindi.Emekli öğretmen olan babası Ahmet Bey, salonun ortasında duran valize bakarken öfkeden ve korkudan titriyordu. "Gidemezsin Piraye! Duydun mu beni? Gidemezsin!" diye bağırdı yaşlı adam. "Ben bir evladımı o lanet olası gazetecilik sevdası yüzünden toprağa verdim! Nazım'ın acısıyla her gün ölürken, şimdi seni de o karanlığın içine gönderemem!""Baba, abimin katilleri dışarıda geziyor!" dedi Piraye, gözyaşlarını tutmaya çalışarak. "Abim sustuğu için değil, konuştuğu için öldürüldü. Eğer ben de susarsam, onun hatırasına ihanet etmiş olurum. Muş'a gitmem gerek, düğüm orada çözülecek." Ahmet Bey kızının omuzlarından tuttu, gözlerinin içine çaresizlikle baktı. "Muş dediğin yer neresi biliyor musun sen? Kanunun değil, güçlünün konuştuğu yerler oralar! Elimizde son kalan evladımız sensin Piraye. Annenle benim halimi görmüyor musun? Yalvarırım gitme, bırak adalet yerini bulmasın ama sen yaşa!"Piraye, babasının ellerini yavaşça öptü ve parmaklarını onun ellerinden ayırdı. "Adalet yerini bulmazsa, baba... Biz zaten yaşamış sayılmayız. Beni affet. Ama gitmek zorundayayım."Babasının arkasından döktüğü gözyaşlarına ve feryatlarına rağmen kapıdan çıkıp gitti Piraye. Yüreği ikiye bölünmüştü ama adalet arayışı, evlatlık görevinden daha ağır basmıştı. Gece yarısı, İstanbul Havalimanı’nın yoğun kalabalığı arasında Piraye, elindeki küçük valiziyle Muş uçağının kapısına doğru ilerliyordu.Uçağa bindi, cam kenarındaki koltuğuna oturdu. Kafasını cama yaslayıp İstanbul’un ışıklarına bakarken, tam yanındaki koltuğa birinin oturduğunu hissetti. Gelen kişinin kokusu –hafif tütün ve pahalı bir odunsu parfüm karışımı– ona tuhaf bir şekilde tanıdık geldi.Başını yavaşça sağa çevirdi.Kara gözler, sert bir çene hattı ve bir yıl önce adliye koridorunda ona kahve ısmarlayan o sakin yüz. Karan Kurtuluş, kız kardeşinin ve abisinin İstanbul'daki mutlu yuvalarını arkasında bırakıp, hayatını mahveden o adamla, öz babası Haşmet Kurtuluş'la yüzleşmek için bu uçağa binmişti. Ve kader, onu yine aynı hedefe giden bu inatçı kadınla buluşturmuştu.Karan, Piraye’ye bakarak hafifçe gülümsedi. Kemerini bağlarken konuştu: "Muş uçuşları her zaman biraz çalkantılı geçer, Piraye Hanım. Yanınızda bir avukat olmasının hiçbir zararı olmaz."Piraye’nin ela gözleri şaşkınlıkla açıldı. Kader, bir yıl sonra onları tam da cehennemin giriş kapısında, Muş uçağında yeniden bir araya getirmişti. Ve ikisi de henüz, bu yolculuğun sonunda onları bekleyen büyük komplolardan habersizdi.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

GÖLGEDEKİ PATRON

read
7.0K
bc

SENİ DUYMADAN SEVDİM

read
38.9K
bc

SUSKUN GELİN

read
149.3K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
105.2K
bc

SAKLI

read
1K
bc

Naz'lı Sevgilim (Türkçe)

read
4.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
595.0K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook