C64
"Antijen-antikor etkileşimi veya antijen-antikor reaksiyonu , beyaz kan hücrelerinin B hücreleri tarafından üretilen antikorlar ile bağışıklık reaksiyonu sırasında antijenler arasında spesifik bir kimyasal etkileşimdir. Antijenler ve antikorlar, aglütinasyon adı verilen bir süreçle birleşir...."
Son sene oldukça yoğun başlamıştı. Bir yandan proje, dir yandan staj, diğer yandan da aldığımız uzmanlık dersleri derken; iflahımızın kesileceği şimdiden belli oluyordu. "Şurada DNA'mı söküp çıkarsam hoca oturur örneğini çıkarır yemin ediyorum. Toruna torbaya kek börek yapacak yaşta bu kadın ne anlatıyor bize allah aşkına Zeyno?" Dersin başından beri dibimde oturup da beni darlayan Mert'e sinirle döndüm. "Mert sus artık ya. Bir daha böyle söyleneceksen oturma yanıma derste. Senin yüzünden hiçbir şey anlamadım yemin ediyorum."
Derdinin ne olduğunu bilsem de onun bu saçma hareketleri beni hem kızdırıyor hem de eğlendiriyordu. Eğlendiğimi belli etmeden, ifademi sinirli tutarak onu dinlemeye devam ettim. Bu gidişle ya elimde kalacaktı ya da ben isyan bayraklarını şekip saçımı başımı yolacaktım birazdan. "Bunu sen istedin kızım. Gidip konuşacaktın Şule'yle, ikimizi bir araya getirecektin ama ağız yüz eğip geçtin yanımdan. Bundan sonra her ders yanındayım, na böyle darlıyacağım seni. Bütün dönemi alttan al da gör."
Beni tehdit ettiğini sanıyordu ama birazdan onu yüzleştireceğim gerçek, umarım aklını başına getirirdi. "Salak. Sen de benimle beraber alttan alacaksın geri zekalı. Şule de mezun olup açacak eczanesini. Allah'ını seviyorsan az öte git Mert, bak beni abime baş vurmak zorunda bırakma, vallahi sırf pislik olsun diye nezarete attırırım seni." Yüzünün rengi değişmeye başlayınca keyiflice sırıttım. Bu dünyada kimseden çekinmediği kadar abimden çekinirdi çünkü. "Canıma susamadım kızım ben. Samet komserime saygılar."
Mert'i başımdan savurduğumu düşündüğüm dakikalarda hocanın bugünlük bittiğini söylemesi ile derin bir nefes aldım. Şaka maka iki saattir ara vermeden konuşuyordu kadın. Neredeyse benim üç katım yaşındaydı ama itiraf etmek gerekirse benden daha enerjikti. "Zeyno... Kızım dursana bir. Hay Allah'ım ya, vallahi peşinizde koşmaktan dalağım şişti yemin ediyorum. Hayır yani anlamıyorum ki; o ayağınızdakilerle nasıl bu ka dar hızlı yürüyebiliyorsunuz?
Mert'in bana seslenişinden de anladığınız üzere adım Zeynep. Ancak ülkede yaşayan on Zeynep'ten dokuz buçuğuna denildiği gibi bana da Zeyno der yakınlarım. Bu yüzden Zeyno ismini öyle kanıksadım ki; birisi es kaza Zeynep dese, dönüp bakmam. Size kendimi anlatmaya devam edeceğim ama biraz müsaade edin de şu Dert, pardon Mert'ten kurtulayım...
"Kızım kime diyorum dursana." Anlaşıldı, durup dinlemeden rahat bırakmayacak bu Dert peşimi. "Geri zekalı, senin yüzünden bu günden hiçbir şey anlamadım." Mahsus yaptığıno biliyordum zaten ama ne gibi bir bahanesi olduğunu da açıkça söylemesini bekliyordum aslında. "Eve gidip hepsini online olarak tekrar dinleyeceksin zaten Zeyno. Sana bu yüzden çift dikiş diyoruz ya biz." Tamam bu okulu ondan daha fazla dikkate aldığım doğruydu ama onun bu huyumu iğneleyerek dile getirmesi gözlerimi devirmeme sebep oldu. " Gönül niye gelmedi bugün, haberin var mı? " Bu kezz gözlerini deviren oydu. Konu Gönül'ün hezeyanları olunca sinirlerine pek hakim olamıyordu.
"Ben nereden bileyim kızım, kankası ben değilim ki sensin. Bir dakika... siz bozuştunuz mu yoksa yine?" Bozuşmak diyemezdik elbet ama Gönül de bazen sabrımızı zorlayabiliyordu işte. "Off akıl istedi, verdim. Ama her zamanki gibi beğenmedi. Sonra da kendi kendine alındı işte. Sinan da peşinden gitti. Giderken de bir ton söylendi, sizin dağınıklığınızı ben mi toplayacağım, adam gibi dursanıza falan diye." Her zamanki şeyler dermiş gibi bakıp bıkkınca nefes aldı. "Sen de onunlayken mantıklı konuşmayıver Zeyno. Ne duymak istiyorsa onu söyle. Bazen istediği sadece o oluyor." Gözlerini kısıp ne demek istediğini düşündüm bir süre. Mert'in aramızdaki en iyi insan sarrafı olduğunu bazen unutuyordum. "Nasıl bu kadar iyi tanıyorsun Gönül'ü aslan parçası?" Bu kez yüzünde kendini beğenmiş bir ifade vardı. "Neden acaba? Kız bütün duygularını ortalık yerde yaşıyor çünkü. Git Fen Edebiyatın hademesine sor, o da tanır Gönül'ü."
Tamam biraz abartıyordu ama düşününce de hak vermeden edemiyordu insan. Yine de ona hak verdiğimi belli etmek istemedim. "Abartma gözünü seveyim. Neyse ben gidiyorum, bugün yeterince maruz kaldım sana zaten. Güzel mahalleme gideyim de nefes alayım azıcık." Dudaklarından histerik bir gülüş döküldüğünde ne demek istediğini fark edip kafasına bir tane patlattım. Ama o, yine de söyleyeceğinden geri durmadı. "Marangozhane çevresinde fazla dolaşma yalnız. Mazallah hava alayım derken; talaş falan yutarsın.." Bu kez ona başka bir şey söylemeden arkamı dönüp, hızla çıktım fakülteden. Sinir ediyordu beni.
Bir elin parmağını bile bulmayan arkadaş çevrem bile yeterince kalabalıktır benim için. Dört kişilik, aralarından su sızmayan efsunlu bir dostluk bizimkisi. Özellikle Mert, 'tek başına dev kadro' derler ya; işte o cinsten. Adamın çenesi 10 don dedikodu basıyor. Yemin ediyorum; annemin gün toplantılarında dönmüyor bu dedikodu. Mert'in de arada annemin günlerini sabote edip aç gözlü kadınları dedikoduya doyurduğu oluyor. Kadınlara neyse bizim fakültenin hocalarının aşk hayatından? Adam kendini öyle ya da böyle dinlettiriyor işte. Hitabet yeteneğini muhtar basından aldığını söylüyor üstelik.
Sinan var bir de. Ayran gönüllü, günde mütemadiyen üç kez aşık olur, çapkındır, şeytan tüyünü cebinde taşır ama tanıdığım en dürüst, en sağlam adamlardandır. Bir erkek arkadaş olarak asla kabul etmeyeceğim bir karakter belki ama kardeş olarak çok sevdiğim doğrudur. Onu çok sevişim, onu çok iyi tanımamdan kaynaklanır aslında. Kimse bilmese de ben, ya da biz; onun kimseye zararının dokunmayacağını biliriz.
Bir de Gönül şenliğimiz var bizim. Grubumuzun en duygusalı, en kırılganı. Uzaklardan ince bir yel esse gelir Gönül'ü üşütür. Bu yüzden bebek gibi davranırız ona. İnsanlara kolay kandığı için de ekstra korumacıyız. Hele bir birisi kalksın da üzmeye çalışsın onu; o zaman üçümüzün de içinden deccal çıkar. Konseyi toplayıp kusursuz cinayet planları yaparız. Sonra da o meşhur söz gelir aklımıza. "kusursuz cinayet yoktur" der sessizce dağılırız.
Üçü ile de kardeşten öte bir bağ vardı aramızda. Eczacılık Fakültesinin kantininde tanıştığımız ve aynı senenin öğrencileri olduğumuzu öğrendiğimiz andan beri can ciğer kuzu sarmasıydık. Hatta kampüste çift olduğumuza dair dedikodular döndü başlarda. Ama hangimizin hangimizle çıktığını anlayamadıkları için bu dedikodudan da zamanla vaz geçtiler. Bizim ilişkimizde beyler flört peşinde koşan, biz de onların arkasını toplayan taraftaydık. Özlellikle Sinan, arada kızları karıştırıp kampüs içinde ufak çaplı bir iç savaş çıkarabilirdi. Sonrasında düşünmüş taşınmış ve bu kampüsten kızlarla takılmaması gerektiğine karar vermiştik. En azından biz de bu şekilde canımızı koruyabiliyorduk.
Mert iyidi hoştu ama onun ağzına asla laf vermemeliydiniz. Bahsettiği marangozhaneyi merak ediyorsunuz değil mi; benim gibi bir eczacı adayının marangozhanede ne işi olur, anlatayım size. Lise çağlarında hayranı olduğum, ama şimdilerde içimde ona karşı beslediğim duyguya açıkça aşk dediğim bir adam var. Adı; Sefa. Adını duymam bile yetiyor dizlerimin titremesine. Onun marangozhanesinin önünde dolmuştan inip eve yürümek sandığınız kadar kolay olmuyor bu yüzden. Onu, ekseriyetle marangozhanenin önündeki taburesine oturmuş gazetesini okurken ya da çay içerken görürdüm. Ayaklarım Arnavut kaldırımlarına takılmasın diye öyle çetin bir çabaya girerdim ki; çoğu zaman bana selam verenleri bile duymazdım bu yüzden. Sefa benim içimi, dünyamı kaplayan güzel bir adamdı... Ben öyle Sefa'ya daldım mı, onun denizinde boğulmadan çıkmam. O yüzden aklımı toplayıp, otobüsü yakalmamam lazım. Bana biraz müsaade..
....
Hala 40 yıllık katılımcılarının olduğu altın günleri, bu günlerde sadece eski, köklü mahallelerde dönüyor. Anlayacağınız üzere bizim mahallemiz de onlardan birisi. İstanbul'un tarihi Maltepe ilçesinin Beşçeşmeler mahallesi. Dip dibe evlerinin, arka bahçelerinde gerili çamaşır iplerinin ve çocuklarının hala sokkata oynayıp yorulduktan sonra evlerinde salça ekmek yedikleri şirin bir mahalle.
Maltepe Başıbüyük'teki Marmara Üniversitesi Sağlık yerleşkesinden C64'e bindiğinizde tek vesaitle benim güzel, şirin mahallem Beşçeşmeler'e varabiliyorsunuz. 15 dakikada bir gelen otobüs benim için büyük kolaylık bu yüzden. Ne okula yetişmekte ne de eve dönmekte çok şükür bir zorluk çekmiyorum. Akbilim dolu oldu mu benden iyisi yok.
Mert ve Gönül KYK'da, Sinan da kampüse yakın bir öğrenci evinde kaldığı için onlarla yolumuz kampüste ayrılırdı. Hafta sonları da ya bizde toplanırdık, ya da İstanbul'un altını üstüne getireceğimiz eğlenci planlar yapardık.
Ailem de arkadaşlarımı yakından tanır, onlara olan bağlılığıma saygı duyardı. Arkadaş seçimime güvendikleri için onları da evlattan saydıklarını söylemem yanlış olmazdı bu yüzden.
Babam emekli trafik polisi, annem de ev hanımı. Bir de yakışıklı mı yakışıklı, bana pamuk gibi olan ama suçlulara ve mahalledeki erkeklere göz açtırmayan, henüz çiçeği burnunda komiser olan bir abim var. Ailemizin Avrupai genleri sayesinde ikimiz de sarışın ve mavi gözlüyüz. Avrupa'lılık nereden geliyor diye sorarsanız; annem Arnavut, babam Boşnak. İkisi de göçmen kategorisinden Avrupalı. Haliyle biz de soyun nimetlerini dibine kadar sıyırmışız. DNA'ysa DNA, alın size en mükemmeli.
Arkadaşlarım oldukça güzel olduğumu söyler. Uzun dalgalı ve sarı saçlarım, çivit mavisi gözlerim, hemcinslerime göre uzun boyum ve hafif etine dolgun bedenim sayesinde anneme göre bir içim suyum. Her sabah evden çıkarken tüküre tüküre uğurlar bu yüzden beni.
Otobüsten inip hemen durağın arkasındaki sokağa saptığımda artık hayatımın başlayıp sürdüğü, uzun bir müddet de burada süreceğine inandığım o aralığa girmiş bulunuyordum. Sokağın başından Sefa'nın marangozhanesi oldukça net görünüyordu. Giymeyi çok sevdiğim topuklu sandeletlere baktım bir an, bir de arnavut kaldırımlı sokağa. Hızlı yürürsem düşmem muhtemeldi, yavaş ve dikkatli yürümeye çalışsam bu sefer de oldukça dikkat çekerdim.
Aşağı yukarı her okul dönüşünde bu stresi yaşardım. Okul henüz yeni başladığı için havalar oldukça sıcak geçiyordu ve bütün esnaf, konu komşu günün bu saatlerinde sokakta olurdu. Haliyle Sefa da dışarıda oturur, işi yoksa kapı önündeki taburelerde esnafla muhabbet ederdi. Baktığım yerde Sefa'yı göremeyince hem üzüldüm hem de rahatça geçip eve varabileceğim için de sevindim. Adımlarımı hızlandırıp atölyenin önünden geçeceğim sırada mahallenin ayaklı gazetesi Sermin abla evinin ikinci katındaki balkondan bana seslendi. "Kızzz, Zeyno. Buraya bak, yukarıdayım. Ne yapıyorsun güzellik, okuldan mı?" Tam da Sefa'nın dükkanının karşısında kalıyordu evi. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum anlayacağınız.
"Evet okuldan Sermin abla. Sen nasılsın, iyi misin?" Bir yandan elindeki çamaşırı silkeleyip bir yandan da benimle muhabbet kurmaya çalışıyordu. "İyim anacım ne olsun. Benim oğlan gene çamur etmiş üstünü başını. Sermin'in çilesi biter mi, vere çamaşır yıkayıp asıyorum gördüğün gibi." Muhabbet uzamasın istiyordum ama şimdi basıp gitsem anneme kadar giderdi yaptığım mendeburluk. Onun azabına uğramaktansa durup işkenceme razı oldum.
"E sen de inat etme de yazdır Hakan'ı futbol okuluna. Belli ki çok seviyor top peşinde koşmayı. Herkes okuyacak değil ya." Kanayan yarasına parmak basmışım gibi, bedenini balkondan iyice sarkıtıp konuşmaya başladı. "Yok anam yok. Okuyacak benim oğlum. Kız hepi topu bi tane oğlan anca doğurabildim. O da on sene sonra zor bela geldi. Kolunu bacağını kırarsa aklımı oynatırım ben. Okusun efendi efendi, doktor olsun, mühendis olsun."
Bu kafayı gerçekten anlamıyordum. Bu ülkenin ara elemana da ihtiyacı vardı canım. Hem Sefa olmasaydı, babam benim odamdaki dolabı nasıl yaptıracaktı. Hani şu, her sabah kapaklarını öptüğüm dolabı. "Olmuyorsa zorlamamak lazım Sermin teyze. Sevmediği işi yapıp mutsuz olacağına, sevdiği işi yapsın boşver."
Dakikalardır burada durmuş, dükkanın hemen karşısındaki evde oturan kadınla konuşuyordum. Sefa neredeydi ki acaba? Müşterisi mi vardı içeride? Arkam da dönüktü üstelik, çıkmış olsa bile göremezdim. Hii yoksa arkamda mıydı şimdi? Ben orada öyle durmuş, Sermin abkanın sorularına cevap verirken o da beni mi izliyordu yoksa?
"Kız Zeyno, nere daldın annem? Sana diyorum duymuyor musun?" Daldığım yerden Sermin ablanın çığlığı andıran sesi ile sıyrıldığımda beklemeden cevap verdim. "Pardon Sermin abla, duyamadım ne dediğini." İşte yine başlıyorduk. Keşke hiç duymasaydım ne dediğini. "Kız diyorum ki, yok mu abinin kız arkadaşı falan? Bak ne diyecem sana. Benim ablamın bir komşusu var, kızı görsen bir içim su. Hemşire bir de biliyor musun, mesleği de elinde hani. Feride ablayı göremedim bugün, sen desene bi uğrasın bana. Belkim baş göz ederiz abini. Gözümüzün önünde karta kaçacak oğlan ayol. Annen de tasalanıp duruyordu hanidir." Allah'ım sabır.
"Vallahi Sermin abla annem de sen de abim evlenemiyor diye değil, siz onu evlendirmeye çalıştığınız için ne yapar onu düşünüp tasalanın bence. Ben onu biliyorsam topa tutar mahalleyi. Aman diyim, canınızı seviyorsanız karışmayın." Abimin huyunu bile bile buna yeltenmiyorlar mıydı bir de. "Kız bana bak kıskanıyor musun sen abini yoksa, taş mı koyuyorsun abine?" Vallahi pes, billahi pes.
"Aaa üstüme iyilik Sermin abla. Ne yapacağım abimin, turşusunu mu kuracağım? Konuştuğun lafa bak Allah aşkına. Varsa kısmeti çıkar karşısına evlenir gider, kendi bileceği iş, biz karışamayız onu demek istiyorum." Bunda anlamayacak ne var bilemedim bir türlü. Bu insanların başka işi gücü yok mu Allah aşkına? "Valla bu gidişle sen abinden önce evleneceksin na buraya yazıyorum. Okulunun biteceğini öğrenen kaynana namzetleri ananın kapısını aşındırmaya başladı haberin olsun. Ananın canı düğün çekiyor. Artık hanginize denk gelirse patlatacak bir tane. Benden söylemesi."
Coğrafya gerçekten kaderdi yemin ediyorum. Şimdi Maslak'ta bir rezidansta yaşasaydık asla böyle problemlerimiz olmazdı. "Abim de ben de evlenmeyeceğiz, başlarına kalacağız onların tamam mı? Sen de başka eğlence bul kendine gözünü seveyim." Resmen sınanıyordum. Üstelik haddinden fazla durmuştum burada. Sefa her an bir yerlerden çıkabilir, bu saçma muhabbete şahit olabilirdi. "Hıh! Haspam. Aha Sefa'nın yüzü. Sor Sefa'ya. Sabah akşam darlıyorum çocuğu evlensin artık diye. Bir günden bir güne ağzını açıp ters konuşmadı benimle."
Allah'ım bu kadar bahtsız olamam ben ya. Kim bilir ne zamandır dinliyordu bizi? "Sıkıştırma kızı Sermin abla. Abisinin kıymetlisi o, kıyıp da kimseye vermez." Biri beni bu mentiondan çıkarsın nolur. "İyi be. O abisini vermesin kimseye, abisi onu vermesin. Abi kardeş bir arada yaşarlar ömür boyu. Aynı Tipsiz Musa ile ablası Mualla gibi olurlar. Sermin dediydi dersiniz."
Allah'ım, ne arkamı dönebiliyorum ne de adımlarıma deh diyip yürüyebiliyordum. Resmen Mert'in lanetine uğramış gibiyim. Yarın akşama kadar burnundan getirmezsem ne olayım ben onun. "Neyse Sermin abla, sohbetine doyum olmuyor senin. Eve gideyim çok yoruldum ben. Hadi selametle kal." Son komşu bükücü olarak yoluma devam etmek için yeltendiğimde yine tutamadı kendini. "Kaç bakalım kaç. Benden kaçsan evde anana yakalanacaksın zaten." Kızım Zeyno, sen Mert'in şom ağızlılığında aram hiç suçu. Senin kesin işlediğin büyük bir günah var. Eve git de bir tövbe istiğfar et. Yoksa başka türlü düzlüğe çıkamayacaksın.
Selam vermeden geçsem olmaz, versem ağzım dilim dolanır rezil ederim kendimi. En iyisi dönüp sıradan bir baş selamı vereyim. Ne olacak ki? Yine deli gibi yakışıklı insafsız. Kulağının ardında sıkıştırdığı kalemi bile kıskanıyorum. Vallahi benim sonum hiç hayırlı değil.
Verdik varla yok arası baş selamını, karşılığını da aldık elhamdülillah. Gönül isterdi ki uzun uzun muhabbetimiz olsun ama ne o çok konuşkandı ne de bende karganınki kadar cesaret vardı. Ben bu gidişle Sermin ablanın bahsettiği Mualla gibi evde kalacaktım kesin.
" Kız Zeyno, ne güzelsin kızım sen öyle ya. Aklım fikrim hep sende yemin ediyorum. efkarımdan bu yaşımda ak düştü saçlarıma." allah kahretsin, bir bu eksikti. Şu an tek ihtiyacım olan şey; mahallenin geri zekalısının yakama yapışmasıydı zaten. "Geribas Caner vallahi bu sefer abimin elinden kimse alamaz seni." Ancak bu adamın hem arsız hem de yüzsüz olduğunu unutuyordum. "O abine de aşk olsun Zeyno. Ben den iyisini mi bulacak? Bak ne diyorum sana dükkan da hazır, bitir okulu açayım eczaneyi sana."
Hayır, Caner mütemadiyen yolumu keserdi ama bunu genelde marangozhaneden ötede bir yerlerde yaptığı için Sefa şahit olmazdı bu duruma. Tam önünden geçtim, yolun zorunu atlattım derken; birkaç adım arkamdaki Sefa'nın gözleri önünde yapılmamalıydı bu konuşma. "Çek o toynaklarını Caner. Vallahi bu kez Allah yarattı demem; tamirhanede kumar oynattırıyor diye ihbar ederim seni." Yüzsüz köpek. Salyalarını akıta akıta bir adım daha yaklaştı. "Senden gelecek her türlü eza kabulüm Zeynom, gönlümün sultanı." Iğyy kusacağım şimdi. "Allah'ın krosu, defol git. Vallahi arayacağım şimdi abimi."
Vallahi de tallahi de bayılacaktım şimdi şuracığa. Ama bende bu şans varken Sefa değil de Caner kucaklardı beni. Allah'ım, sen ne olur bu aciz kulunun iradesine hakim ol. Dibime kadar giren Caner'in sağından solundan geçip gitmeye çalışırken; Sefa'nın sesi doldu kulaklarıma. Pardon Sefam'ın..."Lan Caner, seni kıl testereyle şekillendirmemi istemiyorsan derhal uza. Bir daha seni bu kızın yanında görürsem, abisine bırakmam ben parçalarım seni." Görüyorsunuz değil mi nasıl da errrkek?
"Sefa abi sen anla bari maşukun dilinden. Ben ölüyorum bu kıza, vallahi isteyeceğim babasından, kıyacağım nikahı." Ne olur kıymayın bana artık ya. Sermin abla konuşmaları duyacağım diye düşecek şimdi balkondan. Zaten o anlasa meseleyi bana kalmadan abimin kulağına gider her şey. Sonrasını Caner düşünsün diyeceğim ama gerçekten de bu konu ile karşısına çıkmak istemiyorum Samet komiserimin. "Lan ben sana ne diyorum, birazdan ben sana kıyacağım içeride mal oğlu mal. Çek git gözümün önünden. Hadi Zeynep sen de eve git, bana bırak şu iti."
Şey, sanki birazdan bayılacak gibiyim. Kendimi şöyle kollarına doğru bıraksam?... "Tamam, tamam görüşürüz."
Hay dilimi eşek arısı soksun. Görüşürüz ne ya, görüşürüz ne? Nereye görüşüyorsunuz acaba geri zekalı Zeyno? Ayaklarına söz geçirebilirsen yürü şimdi bakalım evine. Bok gibi bir gün geçiriyorum yeminlen. Yetti artık anasını satayım. Hayır bir kere Mert ile Sinan'ın dayağını da yedi, yine akıllanmadı bu salak. Abim de en fazla alır 48 saat nezarette tutar. Sonra gene başıma bela olur bu. Kesin bir çözüm bulmalıyım ama ne?
Bir an önce eve gidip Mert'in o çok düşünerek "Parol Plus" diye isim taktığı w******p grubuna ufacık bir durum değerlendirmesinde bulunsam fena olmayacak. Zavallı arkadaşlarım benden biraz ışık görse organize bir şebekeyle Sefa ile aramı yapacaklardı ama o ışık benden bir türlü çıkmıyordu. Canlarından bezmişlerdi, sabah akşam benden onu dinliyorlardı. Günün sonunda "başlarım böyle aşkın ızdırabına" diyerek dağılıyorduk. Anlayacağınız bu aşkın ızdırabını sadece ben değil, bizimkiler de çekiyordu.
Güç bela evin önüne kadar geldiğimde, bahçedeki masaya oturmuş sohbet eden bizimkileri gördüm. Annem geldiğimi hemen farketişti. Zaten iki sokağın kesişiminde olan evimiz, Feride hanımın baş koyduğu röntgencilik müessesesi için biçilmiş kaftandı. O bahçede olduğu sürece kim nerden geliyor, kim nereye gidiyor şıp diye öğreniverirdiniz. "Annem nerede kaldın? Babanla çay keyfi yapalım diye seni bekliyorduk biz de." Babam da annemin sözlerini düyüp ardını dönünce genişçe gülümsedi. Şu adamın bana gülüşü bütün stresimi alıyordu yeminle.
" Cemil Amirim, Feride komiserim kusuruma bakmayın. Ama siz de biliyorsunuz ki mahallenin girişine konuşlanan radar Sermin'den kurtulmak sandığınız kadar kolay değil. Kadın mahallede bekar insan bırakmamak üzere and içmiş resmen. Yarım saat abime bulduğu kızdan bahsetti. Abime desek de huzur kaçırmaktan nezarete atsa onu. Belki aklı başına gelir." Babam önce emeklilikle birlikte eşantiyon olarak gelen göbeğini hoplatarak güldü sonra da yalancı bir sinirle kaşlarını çatarak konuştu. "Buna mesleği kötüye kullanmak derler kızım." Şimdi bana etik dersi vermeye kalkmakla çok büyük yanlış yaptın babacım. O hikayeyi bize anlatmayacaktın. "Baba ekip otosuyla annemi kaçırmamış çgibi konuşuyorsun."
Gözlerini kaçırınca anemle birlikte güldük haline. "Gençken yaptık öyle hatalar ama aklımız başımıza geldi çok şükür kızım." Biraz daha uğraşmak istedim. Aslında biraz da onlarla konuşarak kafamı dağıtmak istiyordum. Çokca da sakinleşmek. Kolay mıydı? Az önce Sefa ile yapıp yapabileceğim en uzun muhabeti yapmıştım. "Ne yani sen annemi kaçırdığın için pişman mısın?" Masadaki küp şekerden bir tane kaptığı gibi bana attı. Ama canımı yakmayacak kadar da dikkatliydi. "Bak şimdi. Hergeleye bak."
"Neyse gelin öpeyim sizi de günlük vitaminimi alayım. Sonra da elimi yüzümü yıkayıp katılırım size." Okulun son senesinin henüz başında sayılırdık. Daha şimdiden enerjim tükenmiş gibi hissediyordum. Düşününce kendime hak da vermiyor değildim zaten. Düşünsenize aynı anda kaç cephede savaşıyor bu Zeyno. Okul, projeler, Caner, mahallenin magazin gazetesi, Sefa, kalbim, abim... Bu yaşta tansiyon hastası olacaktım yeminle.
Üzerimi hızlıca değiştirdikten sonra grubun mesaj ekranını açtım. Hepsinin aynı anda çevrim içi olmasına göz devirip yazmaya başladım.
Siz: ACİL!!!!
Siz: CANER SIKIŞTIRDI BENİ MAHALLEDE
Siz: SEFA KURTARDI ELİNDEN
Siz: SEFA KURTARDI
Siz: KURTARDI BENİ SEFA.
Siz: BAS GİT BURADAN YOKSA KIL TESTERE İLE DOĞRARIM DEDİ.
Siz: TEHLİKE GEÇİNCE BEN DE GÖRÜŞÜRÜZ DEYİP TOPUKLADIM.
Siz: GÖRÜŞÜRÜZ DEĞİL Mİ?
GÖNÜL'üm: Geçmiş olsun. Bu gidişle makas da alırsın yanağından.
SİNAMEKİ: Lan bu it hala akıllanmadı mı amına koyayım? İlla diyor ki ne kadar zehir varsa desinler üzerimde.
DERT: Anladığım kadarıyla mevzu Caner'in itliği değil, Sefa'nın centilmenliği. Bizimki onu soruyor. Ne yapayım diyor; zil takıp oynayayım mı, lokma döküp mahalleye mi dağıtayım, ne yapayım diyor.
Siz: MERT BUGÜN İÇİN AFFETTİM SENİ KOÇUM. YARIN KONUŞUYORUM ŞULE İLE.
SİNAMEKİ: Sen niye manyak gibi büyük harfle yazıyorsun kızım? Caner'i büyük puntolarla bi daha mı dövelim diyorsun, ne diyorsun?
Siz: HİSLERİMİ BÖYLE DAHA İYİ İFADE EDEBİLİYORUM DA ONDAN. HADİ BANA MÜSAADE. BABAMLA ÇAY İÇECEĞİM. SİZ DE BU ARADA NE YAPACAĞIMIZI DÜŞÜNÜN.
DERT: Meseleyi nasıl da bize kitleyip sıvıştı gördünüz mü?
GÖNÜL'üm: Nur topu gibi mesele hem de. Eee Caner'e ne yapmayı düşünüyorsunuz? Ama bu sefer her şeyi kayda alın gözünüzü seveyim. Sözlü anlatımda o kadar etki etmiyor.
SİNAMEKİ: Bunun içinden de psikopat civciv çıktı. Te Allah'ım...
Artık yazmıyordum ama mesaj ekranı açıktı. Bir yandan üzerimi çıkarırken, diğer yandan da onların konuşmalarına gülüyordum. Sonra ekranın üzerinde bir mesaj daha belirdi. Tamam muhabbet kurmaya bir türlü cesaret edemiyordum ama numaralarımız birbirimizde vardı. Neden vardı, nasıl vardı orasını şöyle açıklayayım. İç işleri bakanlığı maaş hesaplarını başka bankaya taşıyınca abimin otomatik ödemelerinde bir aksaklık olmuş ve farketmediği için de telefonu aramalara kapatılmıştı. O gün de beni okuladan almış, birlikte mahalleye dönüyorduk. Bir ara kırmızı ışıkta durunca telefonunu kontrol etmiş ve Sefa2nın onu aradığını görmüştü. Geri aramaya çalıştığında da uyarı ile karşılaştı tabii. Neden aradığını merak ettiği için de benim telefonumdan aramıştı. Tabii ben de her sinsi aşık gibi hemen kaydettim numarayı. görünen o ki; o da kaydetmiş. Kaydetmesine etmiş de neden bana mesaj attı ki bu şimdi?
Telefon elimde, odanın içinde dolanıp bu meseleyi düşünüyor ama bir türlü açıp da mesajda ne yazdığına bakamıyordum. Bu durum beni öyle heyecanlandırmıştı ki bir türlü açıp okuyamıyordum mesajı. Birden zaten çevrim içi olduğum aklıma gelince bakmaktan başka çaremin olmadığını farkettim. Muhakkak farkındaydı çevrim içi olduğumun. Derin bir nefes aldım ve ayakta durmamın herhangi bir kazaya sebebiyet vereceğinden korktuğumdan yatağıma oturuverdim. Titreyen baş parmağımı ikonun üzerine dokununca önce sıkı sıkı yumdum gözümü, sonra da titreterek açtım.
SEFA: Caner meselesini dert etme. Ve bir daha aynı şeyi yapacak olursa bana haber ver olur mu?
İyi de neden? Kimsesiz ya da çaresiz değildim ki? Hatta şu durumda abimin olaya el atması daha mantıklıydı. Ne yapmaya çalışıyorsun Sefa? Senin gözlerin rasgele bile bana değse ben umutlanıyorum bilmiyor musun? Doğru ya bilmiyorsun..
Siz: Teşekkür ederim de; senin canını sıkmana hiç gerek yok. Gerekirse abim ilgilenir onunla.
SEFA: Biliyorum Zeynep. Abin halleder ama yerinde olsam abini böyle basit meseleler için meşgul etmezdim.
Siz: Caner'in ilk vukuatı değil merak etme. Ben onunla bir şekilde baş edebiliyorum.
SEFA: Ha yani daha önce de yaptı bu densizliği. Ve belli ki sen abine hiçbir şey söylememişsin. Çünkü söyleseydin bugün yeniden cesaret edemezdi.
Sİz: Gerçekten senlik bir mesele yok. Ben hallederim.
SEFA: Var Zeynep. Benim için büyük bir mesele var.
Neydi bu şimdi? Az önce benim okuduklarımı siz de okudunuz değil mi?