---
Konvoy, günün ilk ışıklarıyla birlikte ağır ağır üssün kapısından içeri girdi. Araçların motor gürültüsü beton duvarların arasında yankılanıyor, askerlerin yüzlerinde yorgunluğun yanı sıra görevden dönmenin sessiz rahatlığı okunuyordu.
Leyla, arka koltuktan indiğinde bacaklarının titrediğini fark etti. Hem yorgunluk hem de son günlerin gerginliği ona ağırlık yapmıştı. Çantasını omzuna asarken bakışları istemsizce Kerem’i aradı.
Kerem, aracın kapısını kapatıp askerlerle kısa talimatlar verdi. Sesi sertti ama gözlerinde tükenmiş bir yorgunluk vardı. Askerler dağıldıktan sonra bir an durdu, derin bir nefes aldı ve başını kaldırdığında bakışları Leyla’ya takıldı.
Göz göze geldiler. Birkaç saniyelik sessizlik… Sanki ikisi de aynı şeyi hissediyordu ama hiçbir şey söylemediler.
Üssün içi yoğun bir hareketlilikle doluydu. Yaralılar revir kısmına taşınırken Leyla hemen yardım etmeye koştu. Ellerindeki titremeye rağmen soğukkanlıydı; tıbbi malzemeleri hazırlıyor, askerlerin yaralarını sarıyordu. Kerem ise biraz uzaktan, sessizce onu izliyordu.
Bir ara Leyla başını kaldırıp Kerem’in bakışlarını yakaladı. Kerem hemen gözlerini çevirdi, yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Ama Leyla, o bakışın ardında başka bir şey saklandığını anlamıştı.
Operasyon bitmişti, ama aralarındaki çatışma ve gizli bağ yeni başlıyordu.
---
---
araçtan indiklerinde gece sessizliği hâkimdi. Şehir, sınırın gergin havasından çok uzaktaydı ama Leyla’nın içinde operasyonun ağırlığı hâlâ sürüyordu. Yorgun bedeni eve adım atmak için sabırsızlanıyordu.
Aracı Kerem kullandığı için onun evinin önünde durdular. Leyla çantasını aldı, birkaç adım attıktan sonra fark etti ki Kerem de arkasından yürüyordu.
Başını çevirip kaşlarını kaldırdı. “Beni takip etmene gerek yok, kendi evime gidiyorum.”
Kerem’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Biliyorum. Zaten benim evin yanındasın, hatırlatmam gerekmez sanırım. Unutma, sen benim kiracımsın.”
Leyla dudaklarını sıktı. Onun bu kendinden emin tavırları hep sinirini bozuyordu. Evinin kapısına vardığında döndü, göz göze geldiler.
“Komutanım, operasyon bitti. Artık emir verme hakkınız yok, değil mi?” dedi yarı ciddi yarı alaycı bir ses tonuyla.
Kerem’in bakışları karardı, bir adım ona doğru yaklaştı.
“Evet, belki görev bitti. Ama burası da hâlâ benim toprağım sayılır. Senin güvenliğini sağlamak da hâlâ benim görevim.”
Leyla’nın kalbi hızla çarptı. Kapısını açıp içeri girdi ama gözlerini ondan ayırmadı. İçeri girmeden önce Kerem’in sesi tekrar yankılandı:
“Kapını kilitle. Ve… bir şeye ihtiyacın olursa, bir kaç adım ötendeyim unutma .”
Leyla kapıyı kapattığında sırtını ahşap kapıya yasladı, nefesini toparlamaya çalıştı. Otoriter, sert ama koruyan bu adamın varlığı… aynı anda hem huzur hem karmaşa yaratıyordu.
---
Ertesi gün
Sabahın ilk ışıkları, sınırın gergin havasını geride bırakmış gibi Leyla’nın odasına süzülüyordu. Yorgun ama huzurlu bir uyku çekmişti. Çarşafların arasında dönerken bir an için kendini hâlâ çadırda sandı; sonra odanın tanıdık duvarlarını görünce derin bir nefes aldı. Artık operasyondan dönmüşlerdi. Sessizlik… işte en çok ihtiyacı olan şey buydu.
Yatağından kalkıp mutfağa geçti. Kahve makinesinin hafif uğultusu, evin içinde yankılanırken Leyla camdan dışarıya göz attı. İşte o an, gözleri istemsizce yan bahçeye kaydı.
Kerem, gri tişörtü ve eşofmanıyla bahçede spor yapıyordu. Kol ve omuz kasları sabah güneşinde daha da belirginleşmişti. Yere çömelip tekrar doğrulurken yüzüne düşen ciddiyet, sahada gördüğü sert komutandan farksızdı. Ama bu kez üzerinde üniforma yoktu; sivil hâli, Leyla’nın gözünde bambaşka bir görüntü oluşturuyordu.
Leyla elindeki kahve kupasını sıkıca kavradı, bakışlarını hızla başka yöne çevirdi. “Ne yapıyorsun Leyla? Karşı komşunu dikizlemek de ne demek çok ayıp ?” diye kendine kızdı. Ama içindeki merak, kalbinin kontrolünü eline almıştı.
O sırada Kerem başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Leyla, bir anlığına nefesini tuttu. Kerem’in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Ne selam verdi, ne de bir şey söyledi. Ama o bakış, Leyla’nın kalbine dokunan görünmez bir el gibiydi.
Kendi kendine homurdandı Leyla:
“Harika… izin günümün ilk dakikalarında bile herşeyi berbat ediyorsun.”
Kerem ise kaldığı yerden şınavlarına devam ediyordu ama zihninin bir köşesi Leyla’ya kaymıştı. Onun camın arkasındaki telaşlı hâlini fark etmişti. Bir komutan olarak duygularını gizlemede ustaydı, ama yan evdeki doktor söz konusu olduğunda işler hiç de kolay olmuyordu.
Leyla kahvaltı için masaya oturdu, ama boğazından lokmalar geçmiyordu. Bir yandan Kerem’in varlığını unutmaya çalışıyor, bir yandan da kendini buna mecbur bırakıyordu.
“Birlikte savaştık, aynı ölümün kıyısından döndük… Şimdi aynı sokakta, yan yana evlerde izin günü geçiriyoruz. Bu neyin sınavı böyle?”
akşam
Dolabın kenarına asılı olan ince şalını aldı, omuzlarına sardı. Mutfağa gidip bir fincan kahve hazırladı. Kupayı ellerinin arasına alarak bahçeye çıktı. Ortak bahçeyi hafif bir rüzgâr doldurmuştu; yaprakların hışırtısı ve uzaktan gelen köpek havlamaları dışında hiçbir ses yoktu.
Gökyüzüne baktı. Yıldızlar pırıl pırıldı, ay tam tepedeydi.
“Ne kadar sessiz… ne kadar huzurlu.” diye fısıldadı kendi kendine. Ama kalbinin içinde bir dalgalanma vardı; sanki huzurun içine sızmış bir gölge gibi.
O sırada arkasından ayak sesleri duyuldu. Sessiz, ağır ve temkinli adımlar. Leyla irkilip başını çevirdiğinde gölgelerin arasından Kerem belirdi. Üzerinde koyu renk bir tişört vardı, saçları hafif dağınıktı. Sanki o da uyuyamamış gibi görünüyordu.
Kerem birkaç adım yaklaştı, ama hemen konuşmadı. Leyla’nın kahvesini tutan ellerine, omzundaki şala ve sonra yüzüne baktı.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu kısık bir sesle.
Leyla dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle başını salladı. “Hayır. Çok sürprizli geçti bugün. Hem ailemi gördüm, hem… komşumun ailesi.” dedi hafif alaycı bir tonla ama gözleri ona takılıp kaldı.
Kerem, onun yanına oturdu. İkisinin arasında sessiz bir boşluk vardı ama bu boşluk rahatsız edici değildi; aksine, kalplerini hızlandıran bir yakınlıktı. Bir süre gökyüzünü izlediler.
Kerem derin bir nefes aldı, sesi alçak ama kararlıydı:
“Biliyor musun doktor … bu kadar yıldızı aynı anda izleyebileceğimi sanmazdım. Ama burası… farklı hissettiriyor.”
Leyla ona baktı, kahvesinden küçük bir yudum aldı.
“Burası değil Kerem komutan … İnsan, yanında doğru kişiler olunca farklı hissediyor.” dedi gözlerini ondan ayırmadan.
Kerem’in bakışları sertti ama içinde sakladığı bir sıcaklık vardı. Gözleri Leyla’ya kilitlendi, sonra başını gökyüzüne çevirdi.
“Belki de haklısın.”
Rüzgâr biraz daha sert esti, Leyla’nın şalı omuzundan kaymaya başladı. Kerem hızlıca elini uzattı, şalı tutup omuzuna yerleştirdi. Parmağı istemeden saçlarına dokundu. O an, göz göze geldiler. Sessizlikte sadece kalplerinin ritmi duyuluyordu.
Leyla bakışlarını kaçırdı, derin bir nefes alarak gökyüzüne döndü. Kerem ise ona bakmaktan kendini alamıyordu.
O gece bahçede kimse bir şey söylemedi ama ikisinin de içinden geçen aynıydı: Bu tesadüf çok fazlaydı. Ve hiçbir şey tesadüf olamazdı.
---
Leyla kahvesini ellerinin arasında sıkıca tutuyordu. Sıcaklığı parmak uçlarını yakıyordu ama kalbinin içinde üşüyen bir yan vardı. Ailesini görmek ona tarifsiz bir mutluluk getirmişti; ama aynı zamanda özlemin ağırlığı, onların gidince bıraktığı boşluğun korkusu vardı.
Derin bir nefes aldı, gözleri gökyüzünde süzülen ay ışığında takılı kaldı. Dudaklarından ince bir fısıltı döküldü:
“Keşke zaman biraz durabilse…”
“Yalnız kalmak istitorsan dönebilirim.” dedi Kerem, sesi alçak ve kontrollüydü.
Leyla başını iki yana salladı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Hayır… aslında… iyi oldu. Sessizlik bazen insanı daha çok yoruyor.”
Kerem onun yanına oturmaya devam etti. İkisinin arasında bir karışlık mesafe vardı ama bu mesafe, kalplerinin attığı ritmi saklayamıyordu. Leyla fincanı dizlerine koydu, bakışlarını yere indirdi.
“Biliyor musunuz …” dedi titrek bir sesle. “Ailemi özlediğimi biliyordum ama bu kadar derin olduğunu fark etmemiştim. Onları ilk defa böyle uzun zaman bırakıp başka bir yere gittim içinde bir korku var ya son bir kes göremesem diye "
Kerem sessiz kaldı. Gözlerini Leyla’nın üzerine dikti; onu anlamaya çalışıyordu. Sonra, kısa bir süre düşündükten sonra alçak sesle konuştu:
“Ben de aynı korkuyu yaşadım. Sevdiklerini kaybetme ihtimali, insanın içine işliyor. Onları koruyamadığını düşündüğünde… nefes almak bile ağır geliyor.”
Leyla başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. O an, Kerem’in sert maskesinin arkasında derin bir yara izi olduğunu hissetti. İçindeki duvarların ardında saklanan bir kırıklık…
“Sen…” dedi fısıltıyla, “aslında sandığımdan daha çok şey yaşamışsın.”
Kerem’in gözleri bir anlığına parladı. Yüzünü gökyüzüne çevirdi, derin bir nefes aldı.
“Yaşadıkların seni ya yıkar ya da daha güçlü kılar. Ben güçlü olmayı seçtim. Ama…” Gözlerini tekrar Leyla’ya çevirdi. “İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, içinde hâlâ bir parça eksik kalıyor.”
Bakışları birbirine kilitlendi. Göz göze geldiklerinde kelimelere gerek yoktu. Leyla’nın gözleri dolmuştu, dudakları titriyordu.
“Bazen…” dedi alçak bir sesle, “insanın tek ihtiyacı birinin yanında olduğunu bilmek. Yargılamadan, sessizce…”
Kerem’in yüzünde sert ama naif bir ifade vardı. Elini fincanın üzerine koydu, Leyla’nın parmaklarına hafifçe dokundu.
“Ben buradayım, kardeşimi koruyamadım ama seni ne pahasına olursa olsun koruyacağım .” dedi kısık ama kesin bir tonla.
Leyla bakışlarını Kerem’in yüzünde gezdirdi
"Bana bakınca kardeşinizi mi görüyorsunuz " diye sordu
kerem her zamanki ukala tavrına bürünerek cevap verdi
"kim bilir ,belki evet ,belki Hayır ama sende küçüksün henüz küçük hanım " dedi alaylı bir tonda Leyla gıcık olmuş bir tavırla şalını sırtına attı
"Ben miyim küçük olan ,hııh, o zaman söylesenize ne diye küçük kızı operasyonun içine dahil ettiniz "
Kerem içten bir kahkaha ile leylaya baktığında Leyla daha çok sinirlenerek ayağa kalkıp elindeki kahveyi keremin yanına bıraktı sinirle evine gitti .
Kerem ali demin yanında oturan kadının dudaklarının izini taşıyan fincanı dudaklarına götürdü yudumlayıp kahveyi belkide ilk defa böylesine derin düşüncelere dalıp gökyüzünü izledi.
--
---
Ertesi gün
Güneş daha doğmamıştı, ama bahçe ışıkları Kerem’in gölgesini uzun uzun yere düşürüyordu. Kerem, elleri cebinde, kaşlarını çatmış bir şekilde bahçede hızlı adımlarla yürüyor, telefonunu kulağına yapıştırmıştı. Sesinin tonu sinirliydi, kelimeleri kesik kesik çıkıyordu. Sanki bir tartışmanın tam ortasındaydı:
— Hayır, bunu kabul edemem baba … Bunu şimdi çözmemiz gerekiyor… — dedi, sesi rüzgârda kaybolurken, adımlarının sertliği zemine vurdukça yankılanıyordu.
Leyla gözlerini açtı. Gece boyunca sessizlikte gökyüzünü izlediği anları düşündü, ama şimdi bahçede bir huzursuzluk olduğunu hissetti. Hızla yatağından kalktı, şalını omuzlarına aldı ve kahve makinesini çalıştırmak için mutfağa yöneldi.
Kahvesini fincana doldururken camdan bahçeye göz attı ve gördüğü manzara karşısında irkildi. Kerem, telefonla hâlâ tartışıyordu, yüzündeki öfke ve gerginlik neredeyse somut bir hâl almıştı.
Leyla, kalbini hızla çarpan bir ritimle hissetti. İçinde bir endişe belirdi. “Bir şeyler yanlış gitti anlaşılan ” diye düşündü. Birkaç saniye durdu, sonra kendini bahçeye doğru yürürken buldu. Kahvesini fincanda tutarken Kerem’in yanına geldi, ama hâlâ biraz mesafeyi korudu.
Kerem, Leyla’yı fark ettiğinde telefonunu kapatıp derin bir nefes aldı. Kaşlarını hala çatmıştı, ama Leyla’nın varlığı onu biraz sakinleştirdi.
— Leyla… — dedi, sesi düşük ve hâlâ gergin — bu sabah… iyi değilim ,yanlız kalmak istiyorum "
Leyla, kahvesini ona uzattı. “Biliyor musunuz… belki bir fincan kahve biraz iyi hissettirir.” dedi, sesi endişeli ama nazikti.
Kerem fincana bakarken kısa bir süre sessizlik oldu. Rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, uzaklardan kuş sesleri geliyordu. Leyla, onun yüzüne bakıp gözlerinde hala öfke ve stresin izlerini gördü ama yanında olduğunu hissettikçe içi biraz rahatladı.
— Her şey yoluna girecek… — dedi Leyla, hafif bir tebessümle — ben de buradayım.
Kerem bir an için ona baktı. Sert bakışlarının arkasında yumuşak bir ifade belirdi. Fincanı aldı, kahvesinden bir yudum içti ve sessizce başını salladı. Bahçede aralarındaki sessizlik, önceki geceden farklıydı; bu kez gerilim vardı ama aynı zamanda bir güven hissi de.
.....
Kerem hâlâ bahçede ileri geri yürüyordu. Telefonunu kapatalı dakikalar olmuştu ama henüz yüzündeki gerginlik geçmemişti. Yumruklarını sıktı, alnındaki damarlar belirginleşmişti. Leyla sessizce yanına yaklaşırken, sesini yumuşak tuttu:
— Kerem komutan … Ne oldu? Sizi hiç böyle görmemiştim…
Kerem başını çevirdi, bakışları kısa süreliğine Leyla’ya değdi. Sonra derin bir nefes alıp başını öne eğdi. Sessizlik birkaç saniye uzadı. Sonunda, sanki içindekileri daha fazla saklayamayacakmış gibi konuştu:
— doktor şanslısın Biliyor musun
Leyla "Anlamadım neden şanslıymışım" dedi
Kerem"Bazen kendi hayatımda söz hakkım yokmuş gibi hissediyorum. Babam… — sesi boğuklaştı, hırıltılı bir öfke tonuyla devam etti — babam yıllardır Mardin topraklarının ağası. Şimdi de istiyor ki, ben onun yerini alayım. "Kerem Ali benim en büyük oğlum artık ağa olacak" diyor.
Leyla şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, elindeki kahve fincanını daha sıkı kavradı. Sessiz kaldı, Kerem’in devam etmesini bekledi.
Kerem dişlerini sıkarak, hırsla konuştu:
— Yetmedi, bir de kendi seçtiği kızla evlenmemi istiyor. "Böylece ailemiz daha da güçlenir" diyor. Sanki ben bir insan değilim de, sadece bir araçmışım gibi.Annem bir yandan babam ve amcamlar bir yandan..
"Bu yüzden şanslısın en azından istediğin mesleği yapıyorsun kimse seni tercih yapmaya zorlamadan yapabiliyorsun "
Son cümleyi söylerken sesi çatallandı. Gözlerinde öfke kadar kırgınlık da vardı. Leyla, onun bu yanını ilk kez görüyordu: güçlü, soğukkanlı komutanın ardındaki yaralı, sıkışmış adam.
Leyla yavaşça yaklaştı. Sesi sakin ama içten bir şefkat taşıyordu:
— Ve siz … istemiyorsunuz siz kendinizi bulduğunuz mesleği yapmak istiyorsunuz öteki yandan aileniz
Kerem başını salladı. Gözleri Leyla’nın gözlerinde kilitlendi.
— İstemiyorum doktor Ne ağalığı, ne de zorla seçilmiş bir evliliği. Ben… kendi hayatımı kendim seçmek istiyorum.
Bahçede rüzgâr hafifçe esti. İkisi de sessiz kaldı bir süre. Leyla’nın kalbi hızla çarpıyordu ama onun gözlerinde gördüğü şey, Kerem’in gerçek ağırlığıydı.
Leyla derin bir nefes aldı, sonra yumuşak bir gülümsemeyle başını eğdi.
— O zaman savaşmanız gereken şey belli, . Ama bu kez cephede değil… kendi hayatınızın içinde .
Kerem’in gözleri bu sözlerle biraz yumuşadı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. İlk defa, Leyla’nın yanında bu konuyu açmış olmanın verdiği rahatlığı hissetti.
— Bilmiyorsun doktor … Seninle konuşmak .... neyse bakalım zaman gösterir
Akşama doğru
Akşam karanlığı yavaş yavaş sokaklara çökmüştü. Gün boyu yaşanan gerginlik, Leyla’nın omuzlarına da sinmişti. Kitabını eline almış, koltuğa uzanmıştı ama harfler zihninde dağınık şekiller gibi yüzüyor, bir türlü anlam kazanamıyordu. Her satırda gözleri Kerem Ali’ye kayıyordu istemsizce. Onun sert bakışları, sabahki öfkeli hali, sonra telefondaki tartışması… hepsi hâlâ zihninde çınlıyordu.
Tam kitabı kapatıp derin bir nefes almıştı ki, kapı zili çaldı. Ses, evin sessizliğinde biraz fazla yankılanmış gibiydi. Leyla hafifçe kaşlarını çattı. “Bu saatte kim olabilir?” diye düşündü. Tereddütle kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığında karşısında hiç beklemediği bir manzara ile karşılaştı. Uzun boylu, ince yapılı bir kadın duruyordu kapıda. Dalgalı kahverengi saçları omuzlarına yayılmış, yüzünde özenle yapılmış bir makyaj vardı. Giydiği elbise zarif ama dikkat çekiciydi. Gözlerinde, Leyla’yı süzen hafif bir alaycı parıltı vardı.
Kadın kendinden emin bir gülümsemeyle, nazik ama hafif kibirli bir ses tonuyla konuştu:
— Merhaba… ben Kerem’ebakmıştım . Burada mı acaba?
Leyla’nın kalbi bir anlığına hızlandı. Cümlenin içinde Kerem Ali’nin adı öyle bir sahiplenmeyle söylenmişti ki, içi istemsizce burkuldu. Boğazında ince bir düğüm hissetti. Kadının güzelliği, özgüveni, sanki buraya sık sık geliyormuş gibi konuşması… hepsi Leyla’nın zihninde hızla yankılandı.
Ama yüzüne hiçbir şey yansıtmadı. Yalnızca dudaklarına nazik bir gülümseme kondurdu.
— Kerem Ali… maalesef işi çıktı. Evde değil.
Kadın kaşlarını hafifçe kaldırdı, belli ki şaşırmıştı.
— Nasıl yani? O çağırmıştı beni işi olsa haber verirdi .
İşte o an, Leyla’nın içinde hafif bir kıskançlıkla birlikte küçük bir oyun oynama isteği belirdi. Dudaklarının kenarıyla tatlı bir tebessüm etti, ses tonunu biraz daha sakince ama kararlı tutarak konuştu:
— Evet… çağırmış olabilir. Ama acil bir işi çıktı. Bu yüzden gelemeyecek. Siz hiç kendinizi yormayın, başka bir zaman denk gelirsiniz ben geldiğinizi haber veririm .
Kadın gözlerini Leyla’nın üzerinde gezdirdi. Onun rahat ve emin tavrı, bir şekilde tartışmaya kapalıydı. Leyla’nın bakışları öyle sakindi ki, sanki bu evin düzenini o kuruyormuş gibiydi. Kadın biraz daha üstelemek istedi ama Leyla’nın tatlı ama net duruşu karşısında fazlasını söyleyemedi.
— Hımm… peki. O halde iyi akşamlar. — dedi, belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Leyla, nazik bir baş hareketi yaptı.
— Size de.
Kapı kapandığında derin bir nefes verdi. Kalbi hâlâ hızlı çarpıyordu. Elini göğsüne koydu, gülümseyip başını iki yana salladı.
“Ne yapıyorum ben? Neden böyle bir şey söyledim?” diye kendi kendine fısıldadı. Ama dudaklarının kıyısındaki oyunbaz gülümseme kaybolmadı. Sanki içten içe küçük bir zafer kazanmış gibi hissediyordu.
İçinde tatlı bir huzursuzluk vardı; kıskançlık, gurur ve biraz da pişmanlık birbirine karışıyordu. Ama en çok da… Kerem Ali’nin bu kadındalara bu denli düşkün olmasına sinir oluyordu ...
---
---
Az önceki kadınla yaşadığı konuşma hâlâ zihninde yankılanıyordu. Yüreği hızla çarpmaya devam ediyor, dudaklarının kenarında beliren o küçük gülümsemeyi engelleyemiyordu. Bir an, yaptığı şeyin çocukça olup olmadığını sorguladı. Ama sonra kendi kendine fısıldadı:
“Hayır… haklıydım. O kadının burada işi neydi ki?”
Mutfağa doğru ilerlerken düşünceleri birbirine karışmıştı. Kafasında bin bir soru… Kerem Ali’nin o kadını yolladığını duyarsa ne tepki vereceğiydi hayatında neyi temsil ettiği, böyle yapmasının ne kadar doğru olduğu… derken, kapı zili bir kez daha çaldı.
Bu defa sesi daha sert, daha belirgin geldi. Leyla irkildi.
“Yoksa… yine o kadın mı?” diye düşündü. Kalbinde bir sabırsızlık ve öfke kıpırtısı belirdi. Adımlarını hızlıca kapıya yöneltti.
Kapıyı açtığında, gözleri büyüdü. Karşısında bu kez Kerem Ali vardı.
Üzerinde hâlâ görevden dönmüş gibi duran koyu renk montu, biraz dağınık saçları ve sert bakışlarıyla kapının eşiğinde durmuştu. Gözleri Leyla’nın yüzünde gezindi, sonra içeriye doğru kaydı. O an, Leyla fark etti: sanki içeride başka birini arıyormuş gibi bakıyordu.
— Leyla… biraz önce biri uğradı mı buraya? — dedi Kerem Ali, sesi derinden gelen ama belli ki öfkesini bastırmaya çalışan bir tondaydı.
Leyla’nın boğazı düğümlendi. İçindeki oyunbaz tarafıyla mantığı çarpışıyordu. Ne cevap vermeliydi? Kadını gördüğünü söylese tartışma çıkabilirdi. Görmediğini söylese yalan söylemiş olurdu....
içinden "kızım Leyla naneyi yedin bu sefer "diye geçirdi