koruyucu kerem

2378 Kelimeler
--- Güneşin ilk ışıkları, ufuk çizgisinde beliren solgun bir turuncu parıltı olarak kendini gösterdiğinde kamp alanı sessizdi. Soğuk sabah havası, çadırların arasından ince bir sis gibi süzülüyor, her nefeste ciğerlere dolup insanın içini titretiyordu. Leyla, çadırın ince fermuarını açarken metalin soğukluğu parmak uçlarına işledi. Uyandığından beri sessizdi; gece boyunca doğru dürüst uyuyamamış, uzaktan gelen ara sıra patlayan silah sesleri kulaklarında yankılanmıştı. Üzerine giydiği haki renkli montun yakasını kaldırıp dışarı çıktı. Kampın bir köşesinde, askerler sessizce hazırlık yapıyordu. Kimisi silahını yağlıyor, kimisi sırt çantasını düzenliyordu. Yerdeki toprağın kokusuna, yan tarafta yanan küçük ocakların is kokusu karışmıştı. Kerem, çadırların biraz ilerisinde, harita masasına eğilmişti. Sabahın keskin ışığı yüz hatlarını daha da sertleştiriyor, çenesindeki belirgin çizgiler gölgelerle birleşiyordu. Onu ilk fark ettiğinde Leyla, istemsizce adımlarını yavaşlattı. Kerem’in bakışları, dikkatle haritanın üzerinde geziniyordu ama zihninin bir kısmı başka bir yerdeydi. Aslında içten içe, Leyla’nın geceyi burada geçirmiş olmasının bile onun sinirlerini gerdiğini kimse bilmiyordu. Kendi kendine, "O burada olduğu sürece her şey daha riskli" diyordu. Ama dudaklarının kenarında belli belirsiz bir çizgi vardı; bu, öfke değil, saklamaya çalıştığı bir endişeydi. Kerem başını kaldırdığında bakışları Leyla’ya kilitlendi. O an, kısa bir sessizlik oldu. Ne “günaydın” dediler ne de başka bir şey. Sadece göz göze geldiler. Kerem’in gri gözleri, sabahın soğuğundan daha keskin bakıyordu. Leyla ise o bakışta garip bir ağırlık hissetti; sanki Kerem, onun farkında olmadan attığı her adımı ezberliyordu. Bir asker yanlarına yaklaşıp “Komutanım, araçlar hazır.” dediğinde Kerem başını hafifçe sallayıp gözlerini Leyla’dan ayırdı. Ama içinden geçenleri susturmak kolay değildi. “Bunu atlatacağız… sen de, ben de.” diye düşündü, kendi kendine. --- --- Motorların uğultusu, sabahın sessizliğini paramparça ediyordu. Araçların ağır tekerlekleri, ıslak toprağa gömülerek ilerliyor, arada bir derin çukurlara düştüğünde içeridekiler hafifçe sarsılıyordu. Leyla, arazi aracının arka koltuğunda oturuyordu; elinde ilk yardım çantasının tokasını kontrol ediyor, bandajları, serum setlerini tek tek gözden geçiriyordu. Ne olursa olsun, hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Kerem ise önde, şoförün yanındaydı. Elinde telsiz, gözleri sürekli çevredeydi. Haritada işaretlenmiş rota belliydi ama bu topraklarda hiçbir rota garantili değildi. Arada bir başını hafifçe çevirip Leyla’ya bakıyordu. Belli etmemeye çalışsa da gözlerindeki o kısa, sert bakışlar aslında tek bir şey söylüyordu: “Gözüm üzerinde.” Araç konvoyu, çorak tepelerin arasından geçerken hava ağırlaşıyor, rüzgâr sertleşiyordu. Toz bulutları, ileriyi görmeyi zorlaştırıyordu. Bir noktada Kerem elini kaldırıp konvoyun yavaşlamasını işaret etti. “Ne oldu?” diye sordu şoför. “İlerideki arazide izler var… durun.” dedi Kerem, sesi sert ama sakin. Araçlar durdu. Sessizlik bir anda çöktü. Herkes motor sesinin kesilmesiyle kulak kesildi; uzaktan gelen hafif metalik tıkırtılar vardı. Kerem hızlıca arka kapıyı açtı. “Doktor, araçta kal.” dedi, gözleri Leyla’ya takılarak. Leyla kaşlarını çattı. “Beni araçta bırakıp gitmenizi mi izleyeyim?” Kerem’in sesi soğuktu ama içinde bastırılmış bir gerginlik vardı. “Bu bir tartışma değil.” Leyla, dudaklarını sıkıp cevap vermedi. Kerem ise arkasını dönüp sessiz adımlarla öndeki askerlere katıldı. Ama her beş adımda bir, omzunun üzerinden geri bakmadan duruyor, sanki Leyla’nın hâlâ araçta olduğundan emin olmak ister gibi… --- Leyla, sabahın soğuğunda çadırının önünde montunun fermuarını çekiyordu. Henüz tam uyanmamıştı ama kampın içindeki hareketlilik herkesi ayaklandırmıştı. Askerler sessiz ama hızlı adımlarla eşyalarını topluyor, silahlarını kontrol ediyordu. Kerem, elinde harita ve telsizle çadırların arasından geçerken Leyla’yı gördü. Adımlarını yavaşlattı, bakışlarını doğrudan ona dikti. “Leyla.” dedi, sesi ne bağırıyor ne de yumuşak — tam kararında, ama tartışmaya kapalı bir ton. Leyla başını kaldırdı. “Evet, komutan?” Kerem birkaç adım yaklaşıp durdu. Gözleri sertti. “Ben komut vermeden çadırdan ayrılmayacaksın.” Leyla hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Yani… eğer biri yaralanırsa?” “Önce ben haber veririm. Bu bölge güvenli değil. Kendi başına hareket etmeyeceksin.” Leyla, onun bakışlarının ciddiyetini görünce bir an sessiz kaldı. Ama içinde, bu emri sadece görev gereği değil, başka bir nedenle verdiğini hissediyordu. Sanki Kerem, onun en ufak tehlikeye adım atmasını bile kaldıramayacak gibiydi. “Anlaşıldı mı?” diye sordu Kerem, bakışlarını hiç kaçırmadan. Leyla, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı. “Anlaşıldı, komutan.” Kerem hiçbir şey söylemeden uzaklaştı, ama yürürken omzunun kaslarının gerginliği, onun bu konuyu ne kadar önemsediğini açıkça gösteriyordu. --- --- Araçlar, dar bir patikada ağır ağır ilerliyordu. Rüzgâr, kurumuş otların arasından uğuldayarak geçiyor, toz bulutları görüşü kısıtlıyordu. Kerem önde oturuyor, gözleri sürekli çevrede dolaşıyordu. Birden, sağ yandaki tepeden kuru dallar kırıldı, ardından keskin bir patlama sesi yankılandı. Mermiler, aracın yan paneline çarpıp metalin üzerinde tiz bir ses çıkardı. “PUSU!” diye bağırdı Kerem, sesi motor gürültüsünü bastırdı. Şoför ani bir manevrayla aracı yan tarafa sürdü, konvoydaki diğer araçlar da hızla dağınık düzene geçti. Kerem kapıyı açıp dışarı atladı, tüfeğini omzuna yasladı. “Siper alın!” Askerler toprak tümseklerin arkasına dağıldı. Kurşunlar havada vızıldıyor, toprağa saplanıyor, taş parçaları etrafa saçılıyordu. Arka araçta oturan Leyla, çantasını kaptı. İçgüdüsel olarak dışarı fırlamak istedi ama Kerem’in sabahki sözleri aklına geldi. Yine de ön tarafta bir asker vurulup yere düşünce, tereddüt etmeden kapıyı açtı. Kerem, yanındaki askere ateş talimatı verip göz ucuyla arkasına baktığında Leyla’yı gördü. Gözleri bir anlığına öfkeyle parladı. “Leyla! Geri dön araca!” diye bağırdı. Ama Leyla çoktan vurulan askerin yanına diz çökmüş, kurşunun giriş yerini kontrol ediyordu. Kerem dişlerini sıktı, birkaç adımda onun yanına geldi. Mermiler hâlâ üzerlerinden geçiyordu. Tüfeğini omzunda tutarak Leyla’nın omzunu kavradı. “Ne yaptığını sanıyorsun?!” “Onu kaybederiz, Kerem! Beklersek kanaması artar!” dedi Leyla, elleri kana bulanmış hâlde. Tam o sırada, tepeye yakın bir noktadan yoğun ateş açıldı. Kerem, Leyla’yı yere bastırıp kendi vücuduyla siper oldu. Kurşun sesi kulaklarının dibinde yankılandı. “Beni delirtme Leyla… seni buradan sağ çıkarmak zorundayım.” diye hırladı, gözleri kısa bir an için yumuşasa da sesi hâlâ buyurgandı. Bir asker, “Komutanım, sol yamaç temiz!” diye bağırınca Kerem hızlıca ateş pozisyonuna geçti. Sert bir komutla karşı atışı yönlendirdi. Dakikalar süren kaotik çatışma, yavaş yavaş duruldu. Kerem, mermilerin kesildiğini duyduğunda nefesini derin çekti. Leyla’ya döndü, bakışları hâlâ öfkeli ama derininde başka bir şey vardı. “Bir daha böyle bir şey yaparsan…” dedi, cümleyi bitirmedi. Ama o bakış, yarım kalan sözden çok daha ağırdı. --- Duman hâlâ havada asılıydı. Barut kokusu, yanık toprak ve kan kokusuna karışmıştı. Araçlar yeniden toparlanmış, askerler yaralıları hızlıca tahliye ediyordu. Leyla, yere serilen battaniyenin üzerinde diz çökmüş, vurulan askerin kanamasını durdurmaya çalışıyordu. Elleri hâlâ titriyordu ama bakışları kararlıydı. Yanında başka yaralılar da vardı; yardım eden iki asker, Leyla’nın verdiği direktiflere harfiyen uyuyordu. Kerem, silahını sırtına asıp yavaş adımlarla yaklaştı. Yüzü ifadesizdi ama gözleri, Leyla’ya her bakışında sertleşiyordu. Yaralı askere kısa bir bakış attıktan sonra, Leyla’nın kolunu nazik ama kararlı bir şekilde tuttu. “Gel.” dedi, sesi buyurgan ama alttan alta yumuşak. Leyla başını kaldırdı. “Şu an olmaz, hastam—” “Dedim ki, gel.” Çevredeki askerler bakmasın diye onu çadırların arka tarafına, kimsenin olmadığı bir noktaya götürdü. Rüzgârın uğultusu dışında sessizlik vardı. Kerem, bir an durdu, nefesini düzenledi. Sonra gözlerini Leyla’ya dikti. “Ben sana çadırdan çıkma dedim.” Leyla derin bir nefes aldı. “O asker ölecekti, Kerem. Ben—” Kerem, elini kaldırıp sözünü kesti. “Bu, benim verdiğim bir emirdi. Emrimi çiğnedin. Ve bunun bedeli, burada hayatına mal olabilir.” Leyla, gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. “Sen beni korumaya çalışıyorsun, farkındayım. Ama ben de burada can kurtarmak için varım. Sadece emir almak için değil.” Kerem’in çenesindeki kaslar gerildi. İki adım ona yaklaşıp neredeyse fısıltıyla konuştu: “Senin başına bir şey gelirse… ben bu görevi tamamlasam bile, geri dönmenin bir anlamı olmaz.” Leyla’nın nefesi kısa bir an kesildi. Onun gözlerindeki kırılmayı gördü ama Kerem hemen bakışlarını kaçırdı, yeniden sertleşti. “Bundan sonra, söylediğim her kelimeyi dinleyeceksin. Nokta.” Kerem arkasını dönüp uzaklaşırken, Leyla orada öylece kaldı. Hem onun öfkesinin hem de altındaki endişenin ağırlığını hissediyordu. --- Gece, sınırın karanlığı her şeyi yutmuş gibiydi. Gökyüzünde birkaç solgun yıldız, arada bir bulutların arasından görünüyor, soğuk rüzgâr çadırların ince brandalarını titretiyordu. Çatışmanın üzerinden saatler geçmişti. Yaralılar tedavi edilmiş, konvoy geçici kamp alanında sessizliğe gömülmüştü. Ama Leyla’nın zihninde hâlâ mermilerin sesi, toprağa düşen askerlerin görüntüsü vardı. Çadırında, battaniyeye sarılıp yatmıştı ama gözlerini kapattığında bile gündüzü görüyordu. Uykusu gelmiyordu. Dışarıdan ara sıra adımların hışırtısı geliyordu; nöbetçi askerler devriye geziyordu. Bir an, çadırın hemen yanından tanıdık bir ayak sesi geçti. Ağır ama kararlı. Leyla, hafifçe başını kaldırdı ve aralık fermuardan dışarı baktı. Kerem, elleri montunun cebinde, sessiz adımlarla kampın etrafında dolaşıyordu. Tüfeği omzundaydı ama gözleri sürekli çadırların olduğu tarafa kayıyordu. Leyla’nın çadırının önünden ikinci kez geçtiğinde, bakışlarını farkında olmadan fermuarın aralığından içeri yöneltti. Leyla, hemen gözlerini kaçırdı ama kalbi hızlanmıştı. İçinden “Nöbet bahanesi…” diye geçirdi. Onun burada olmasının tek sebebi, Leyla’yı kontrol etmekti; bunu anlamak zor değildi. Bir süre sonra, rüzgâr biraz daha sertleşti. Leyla battaniyeye daha çok sarındı ama hâlâ üşüyordu. Derken dışarıdan hafif bir hışırtı geldi. Fermuar yavaşça aralandı. Kerem başını içeri uzattı. “Üşüyorsun.” dedi, bu sefer sesi yumuşak. Leyla hafifçe gülümsedi. “Soğuk biraz… ama iyiyim.” Kerem, yanındaki kalın askeri battaniyeyi içeri bıraktı. “Sabaha kadar böyle devam edecek. Üstüne al.” Leyla, battaniyeyi alırken parmakları Kerem’in eline hafifçe değdi. O kısa temas, ikisine de fark ettirmeden derin bir sessizlik getirdi. Kerem hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı ama Leyla, fermuardan onu izledi. O, karanlığın içinde nöbetine devam ediyordu; omzunun gerginliği, gözlerinin sürekli çevreyi tarayışı, sanki tüm kamp değil de sadece onun güvenliği için oradaymış gibi görünüyordu. --- --- Sabahın ilk ışıkları kampın üzerine düştü. Çadırların arasındaki toprak hâlâ gece çiyinden ıslaktı, rüzgâr hafifçe uğuldayarak geçti. Kerem, silahını omzuna asmış, çadırların arasından yürüyordu. Yüzü yine ifadesiz ama gözleri keskin ve dikkatliydi. Leyla, kendi çadırının önünde montunu giyerken onu fark etti. Kerem yanına geldiğinde birkaç adım durdu, gözleri Leyla’ya kilitlendi. “Bugün görev zorlu olacak.” dedi, sesi soğuk ama altında ince bir uyarı vardı. Leyla başını salladı. “Biliyorum. Hazırlıklıyım.” Kerem, gözlerini ona dikti, dudaklarını sıkıp kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra sert bir tonla devam etti: “Dediğim gibi, bu sefer benim emrim olmadan hiçbir yere gitmeyeceksin. Her adımın kontrolüm altında olmalı.” Leyla, biraz duraksadı ama başını çevirip gözlerini ona dikti. “Sadece emir almak için değil… yardım etmek için de buradayım, Kerem komutan.” Kerem’in çenesi gerildi, kısa bir an için gözleri karardı. Ardından derin bir nefes alıp gözlerini Leyla’dan ayırdı: “Bunu ciddiye al. Senin başına bir şey gelirse, geri dönmenin hiçbir anlamı olmayacak.” Leyla dudaklarını ısırdı ama sessiz kaldı. Kerem, biraz geri adım attı, bakışlarını kampın diğer tarafına çevirdi. Sanki hem çevreyi kontrol ediyor hem de Leyla’ya fark ettirmeden endişesini bastırıyordu. “Anlaştık mı?” dedi sert ama kısa bir tonla. Leyla başını salladı. “Anlaştık.” Kerem sessizce uzaklaşırken, Leyla içten içe hem rahatlamış hem de kalbinin hızlı attığını hissediyordu. Onun bu sertliği, kontrolü ve aynı zamanda koruma içgüdüsü, aralarındaki görünmez bağın daha da güçlendiğini hissettirmişti. ...... Konvoy, sabah sisinin hâlâ toprağın üzerinde ağır ağır gezindiği yollardan ilerliyordu. Arazi, önceki güne göre daha engebeliydi; sarp kayalıklar, kuru çalılarla kaplı tepeler, arada bir derin vadiler… Kerem önde, şoförün yanında oturuyor, telsizden gelen raporları dinliyordu. Yan araçta Leyla vardı. Telsizden gelen hafif parazitli bir ses, konvoyun dikkatini çekti: “İleride hareketlilik var… yerel temas olabilir.” Kerem hemen kısa ve net konuştu: “Formasyonu koruyun. Tetikte olun.” Yol, dar bir geçide girdiğinde sessizlik daha da yoğunlaştı. Tepelerin gölgesi üzerlerine düşüyor, görüş mesafesi kısıtlanıyordu. O anda, bir patlama sesi duyuldu. Ön araçlardan biri sarsıldı; toz ve taş parçaları havaya savruldu. “Temas! Ateş pozisyonu!” diye bağırdı Kerem. Kurşun sesleri aniden çoğaldı. Sağlı sollu kayalıkların arasından ateş açılıyordu. Kerem, kapıyı açıp hızla yere atladı, tüfeğini kaldırdı. Askerler hemen mevzi aldı, karşılık vermeye başladı. Leyla, aracın içinde dizlerinin üzerinde doğruldu, yaralı haberini bekliyordu. Ama ön tarafta bir asker yere düşünce refleksle kapıyı açtı. Tam dışarı çıkacakken Kerem’in sesi, patlama ve kurşun seslerinin arasında bile tok bir şekilde ulaştı: “Leyla! Yerinde kal!” Ama Leyla onu duymamış gibi hızla yere inip yaralı askere koştu. Dizi toprağa değdiğinde toz kalktı, eli hemen askerin yarasına gitti. “Kanaması var! Hemen turnike lazım!” diye bağırdı. Kerem, bir yandan ateş edip bir yandan yanına yaklaştı. Onun yanına çömeldiğinde sesi öfke ile endişe arasında gidip geliyordu: “Burada olman tehlikeli dedim!” Leyla, gözlerini kaldırmadan çalışmaya devam etti. “Ve burada kalmazsam o ölür.” Kerem, dişlerini sıktı, vücudunu Leyla ile yaralı asker arasında siper yaptı. Tepedeki nişancının mermisi taşın hemen yanına saplandığında, Leyla farkında olmadan Kerem’in koluna daha çok yaklaştı. “Bitir işini, sonra seni buradan çıkaracağım.” dedi Kerem, bakışlarını bir an bile çevirmeden. Dakikalar süren yoğun çatışma sonunda, destek ateşiyle düşman unsurları geri çekildi. Sessizlik geldiğinde, Kerem nefesini zorla düzeltti. “Sen…” dedi, gözleri Leyla’ya kilitlenmiş hâlde, “beni ya erkenden mezara sokacaksın… ya da…” Cümlesini tamamlamadı, sadece başını iki yana sallayıp uzaklaştı. Leyla, onu izlerken kalbinin ritmi hâlâ çatışmanın temposundaydı. Ama hissettiği şey, korkudan çok başka bir şeydi. --- --- Gece, kamp alanını sessizlik sarmıştı. Gün boyu yaşanan çatışmanın ardından herkes yorgundu, ateş başında oturan birkaç asker dışında kimse konuşmuyordu. Kuru odunların yanarken çıkardığı çıtırtılar, karanlıkta en net duyulan sesti. Leyla, küçük bir iskemlenin üzerinde oturmuş, elindeki su matarasını çeviriyordu. Kafasının içinde hâlâ patlama sesleri, mermi vızıltıları yankılanıyordu. Ama en çok Kerem’in bakışları kalmıştı aklında; öfke ile endişe arasında gidip gelen o gri gözler… Kerem, bir süre uzaktan onu izledi. Yüzünde hiçbir mimik yoktu ama gözleri Leyla’nın hâlâ tetikte olduğunu fark etmişti. Sessizce yaklaşıp karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece ateşin yansıması, Kerem’in keskin yüz hatlarını ve Leyla’nın düşünceli ifadesini aydınlatıyordu. “Bugün… çok risk aldın.” dedi Kerem, sesi ne kadar yumuşak olsa da altında hâlâ komutan tonunu barındırıyordu. Leyla başını kaldırdı. “Ve Bir çok hayat kurtardım.” Kerem hafifçe başını eğdi. “Evet… ama kendi hayatını hiçe sayarak.” Leyla omuz silkti, bakışlarını ateşe çevirdi. “Ben buraya bunun için geldim tüm herşeyi göze alarak geldim ya . Eğer yaralı varsa, bu benim işim.” Kerem uzun bir süre sustu. Sonra, neredeyse fısıltıyla konuştu: “Bunu anlıyorum. Ama senin başına bir şey gelirse… bu sadece senin kaybın olmaz.” Leyla, onun bakışlarını yakaladığında içinde bir sıcaklık hissetti. Kerem’in gözlerinde, sertliğin altında saklanan kırılgan bir şey vardı. Ama o bunu hemen geri sakladı, gözlerini ateşe çevirdi. Bir süre daha sessizce oturdular. Rüzgâr hafifçe esti, ateşin kıvılcımları gökyüzüne savruldu. Kerem yerinden kalkarken, Leyla’ya kısa bir bakış attı. “Dinlen. Yarın erkenden üsse. doğru yola çıkıyoruz.” dedi ve uzaklaştı. Leyla, onun gidişini izlerken farkında olmadan gülümsedi. İçinden, “Beni korumaktan asla vazgeçmeyecek…” diye geçirdi. ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE