Duygularımı yönetebilen birisi olmak, bana avantaj kazandırmıştı. Çünkü cümlemi duyduğu an kahkahalarla gülmeye başlayan dört adam karşısında hala ifadesizce oturmaya devam edebiliyordum. Onların eğlencelerinin bitmelerini beklerken şaka yapmadığımı anlamaları için iç çekmekle yetindim. Sadece Halil İbrahim kalın dudaklarında en ufak tebessüm olmadan bana bakıyordu.
“Hancı’nın kız, kafayı bulup gelmiş.”
“Bence de ayık değil abi, net.”
“Ben bu dünyadan gözü açık göçmem dayıoğlu. Bu gözler Halil İbrahim’in evlilik teklifi aldığını gördü.”
“Ablacım isterseniz düğününüzü sizin illegal işlerinizi döndürdüğünüz şirketinizde yapalım. Dress code da kırmızı olur, sonuçta kan görmeyi de akıtmayı da seversiniz siz.”
“Dress code ne lan?”
“Bozma bir kere de ulan, sonra açıklarız.”
Goygoyları tahminimce devam edecekti. Kimin ne söylediğini umursamamak için bakışlarımı Halil İbrahim’den hiç ayırmamıştım. Tek yorumda bulunmayan kişi oydu. O yüzden omuz silktim.
“Sohbet devam edecekse konuşmaya yalnız mı devam etmeliyiz yoksa kalkıp gitmeli miyim?” dedim ona ithafen. Halil İbrahim yüksek olmayan stabil bir ses tonuyla “Kesin şamatayı,” dediğinde kimseden çıt çıkmadı. Birbirine kenetlediğim parmaklarımı ayırdım. Sağ elime siyah dosyayı aldım, biraz havaya kaldırıp salladım. Ona sunabileceğim tek koz buydu.
“Yanlış bir anlaşılma oldu galiba. Gerçek bir evlilik istemiyorum, senin işine yarayacak bir evlilikten bahsediyorum.”
Şaşkınlığını gizleyemedi. Kaşları havaya kalktı, çocuk misali dudaklarını büzdü.
“Sizden kime hayır gelmiş ki Hancı?”
Konuşma ilerlemediği için iç çekerek ayaklandım. Dosyayı sımsıkı tutarken karşımda alayla beni izleyen adama gözlerimi devirdim. Tek şansım vardı, blöf atacaktım. O yüzden küçük adımlarla yakınımdaki kapıya yürüdüm. Tereddüt ettiğimi belli etmemek için olağanüstü bir çaba gösterdim. Attığım her adımda umutlarım teker teker sönüyordu. Kapının kolu uzanırken dudağımı ısırdım tüm gücümle.
Başaramamıştım.
“Hancı!”
Anında durdum olduğum yerde. Kapıyı açmadım ve konuşmasını bekledim.
“Gerçekten ne istiyorsun benden?” dediğinde ona doğru döndüm. Bir hışımla aramızdaki mesafeyi kapattım. Az önce benim üstüme yürüdüğü gibi yürüdüm onun üstüne. Hala kılını kıpırdatmamıştı, sinirlerime hâkim olmaya çalışırken aramızda bir adımlık mesafe bırakana kadar durmadım. Başına dikilince alttan bir bakışla süzdüm onu. Koyu kahverengi gözleri her zerrimi mercek altında inceliyormuş gibi hissettiriyordu. Tepeden bakan ben iken bile hala bana küçücükmüşüm hissi verebiliyordu.
“Seni,” dedim dudaklarım iki yana kıvrılırken. “Seni istiyorum, Halil İbrahim.”
Ardımdakilerden biri konuştu.
“Ulan ne yaşanıyor şu an? Bacım ahlaksız tekliflere kapalıyız anasını satayım.”
Yeniden ortalık şenlik yerine döndü. Muhattap olduğum adam dışında herkes konuşuyordu. Hiçbirini göremiyordum, Halil İbrahim dışındaki herkes arka planda kalmıştı benim için.
“Ben birkaç milyon dolara okeyim yalnız.”
“Acaba sen birkaç milyon dolar eder misin? Sana anca birkaç çeyreklik atarlar.”
“Çeyreğe de harcanmam yalnız. Bizim de kendimize göre giderimiz var yani.”
“Çeyreklik derken gavurların bozuk parasından bahsettim, çeyrek altından değil gerizekalı.”
“Boş yapma dayıoğlu. En kötü beş milyon dolarım var benim.”
“Hani nerede?”
“Tuğrul, olayı bu kadar anlamamış olamazsın dayıoğlu.”
İçimde kalan cesaret kırıntılarını toplayıp birleştirdim. Sırtımı dik tutarak ona doğru eğildim. Saçlarımın uzun sarı tutamları omuzlarımı aştı, ikimizi saklayan perde misali diğerlerinin görüş açılarını kapadı. Dosyayı tutan parmaklarımı sıkarak endişemi saklayan bir gülüşle onun yüzüne yaklaştım.
“Benimle adam akıllı şartları konuşacak mısın?”
Kılı bile kıpırdamadı. Tavrımdan hiç etkilenmedi.
“Kapıda kedi yavrusu gibiydin, şimdi kaplan kesildin. Hayırdır?”
Son kelimeyi söylediğinde gülümseyerek göz kırpıp minik bir baş sallama hareketi yaptı. Saçlarını teker teker yolma isteğiyle avuç içlerim karıncalanmaya başladı. Asıl konuya gelmezsem onu ikna edemeyeceğimi fark edince paniklemeye başladım.
“Sana Heyet’ten bir kişinin tüm kişisel bilgilerini vereceğim. Karşılığında altı aylığına evlen benimle.”
Heyet, yer altı dünyasının Türkiye liderleriydi. Tahminimce altı kişilerdi. Tüm ülkedeki illegal işler onların elinden geçiyordu. O yüzden reddetmesine imkân olmayan bir teklif yaptığımı düşünüyordum.
Beklediğimin aksine omuzları hareketlenecek şekilde güldü. Kolçaklardan tutup kendini yukarı çektiğinde otomatik olarak onun hareketlerine uyum sağlayarak doğruldum. Artık üstten bakan oydu. Uzun boy avantajını kullandı.
“Neden bunu yapasın?”
Gözlerimi kaçırdım.
“Çünkü…” dedim ama devam edemedim. Bakışlarım boşluğa daldı. Başını hafifçe eğdiğini ve yüzümün her milimini incelediğini hissedince kelimeler dudaklarımdan otomatik olarak döküldü. “…Heyet’ten benimle alakalı bir karar çıktı.”
Tepki vermediğini düşündüğüm anda tek eli koluma yapıştı aniden. Korkuyla irkildim. Alev alev yanan bakışlarıyla karşı karşıya kaldım. Tavrına şaşırdığımda kaşları çatıldı.
“Kalemini mi kırdı şerefsizler? İnfazını mı verdiler?”
Seslice yutkundum.
“Fiziksel olarak hayır, zihinsel olarak evet.”
Öfkesiyle sarıp sarmalandım bir anda. Tüm kişisel alanımı dolduruverdi. Aramızda beş santim ya vardı ya yoktu. Yüzü çok yakınımdaydı, nefesimi tutmak zorunda kalacağım kadar yakınımda.
“Benimle oyun oynama, Hancı. Söyleyeceğin şeyi tam söyle. Ağzında geveleme. Sabrımı da sınama.”
Gözlerimi kapatıp seslice yutkundum. Söyleyeceğim kelimeler, dudaklarımdan dökülmeden bile ağzımda acı bir tat bıraktı. Ona bakmadan mırıldandım.
“Heyet, Serhat Uysal ile evlenmemi istiyor.”
Kolumu kavrayan eli tutuşunu sertleştirdi. Derin bir nefes aldığını duydum, kızgın boğa misali.
“O şerefsizle mi evlenmeni istiyorlar?” dedi kısık bir sesle. Bağırsa daha az korkardım sanırım. Haklıydı tepkisinde. Çünkü onu tanıyordu.
Serhat Uysal, psikopatın tekiydi. Ankara’da ne kadar pavyon varsa hepsinin müdavimiydi, alkolikti, çok yüksek ihtimalle bağımlıydı, şiddete meyilliydi, ayrıca illegal dolu hayatıyla bir kadının kendine yapabileceği en büyük kötülüğün ta kendisiydi. Onunla evlenmek demek lüks içindeki bir eve hapsedilip ömrümün kalanını orada solmaya mahkûm geçirmek demekti.
“Baban kararı kabul mu etti?”
Gözlerim yanıyordu, ağlamamak için direndim. Dudaklarım titredi. Sesimi bulmaya çalıştım.
“Karar Heyet’ten çıktı diyorum. Başka şansı mı var?”
Küçümsercesine güldü.
“Kusura bakma ama senin babanın adamlığına sıçayım.”
Cümlesini duyar duymaz arkamı dönmeye yeltendim. Kolumdan tutmaya devam ettiği için vücudumu kendine çevirmesi zor olmadı. Öfkeme yenik düştüm.
“Yardım mı edeceksin, hakaret mi edeceksin?” dedim çatılan kaşlarımla. Duraksadı. Bakışları birkaç saniye odada gezindi.
“Doğru söylediğini nereden bileceğim?”
“Anlaşmayı imzalamazsan bilemeyeceksin,” dedim kendime güvenerek. “Çünkü benimle evlilik sözleşmesi imzalamazsan sana hiçbir bilgi vermeyeceğim. Eğer imzalarsan verdiğim bilgiler ışığında Heyet’ten birini yakalayıp polise teslim edip halk kahramanı olabilirsin. Türk usulü Batman gibi.”
“Kahraman olmak istediğimi nereden çıkardın?” derken uzaklaşmamıştı. Umursamaz görünmeye çalıştım. “Fırat Baltacı’ya kafayı takmandan.”
“Onunla şahsi bir meselem vardı.”
“O zaman beni bırak,” dedim tamamen ona dönerek. Hala çok yakınımdaydı, kolumu kendime çekmeye çalıştığımda parmaklarının tutuşunu hafifletmedi. “Madem şahsi bir mesele… Beni bırak ve hiçbir şey duymamışsın gibi davran.”
Vücut ağırlığını sol tarafına verdi, yüzüne alaycı bir gülüş yayıldı. “Tüh,” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. “E, duydum sonuçta.”
“Sen manyak mısın?” diye patladım dayanamayarak. Dosyayı tutmaya devam ederken onu göğsünden itmeye çalıştım, beceremedim. Karşısında çırpınırken nefes nefese kalınca dosyayla omzu ile göğsü arasına vurdum.
“Evet demiyorsun, hayır demiyorsun. Yardım etmeyeceksen çek elini, defolup gideyim!”
Tam bir şey söyleyeceği sırada arkadan ses yükseldi.
“Bırak gitsin, dayıoğlu.”
“Bunu en son söylediğinde ne olduğunu hatırlıyor musun?”
Onların yine boş boş konuşacağını anlayınca burnumdan soluyarak “Seni de fazla gözlerinde büyütmüşler,” dedim bürünüp ardına sığındığım öfkeyle. Amacım onu kışkırtmaktı. “Korkusuz birisi olduğunu duyduğum için sana gelmiştim ama mevzu bahis Heyet olunca senin bile dizlerin titredi.”
“Ben,” dedi bir milim daha yaklaşarak. Artık verdiği nefesin yüzüne vurduğu bir mesafedeydi. “Allah’tan başkasından korkmam, Hancı.”
Yine ardımdan birisi konuşmamızı böldü.
“Kızım, bütün tuşlara basarak bölüm geçmeye çalışır gibi adama evlilik teklif ediyorsun. Her yolu deniyorsun, hala korkak falan diye zırvalıyorsun.”
Halil İbrahim başını kaldırıp bana azıcık da olsa alan açtığında derin bir nefes alabildim. Kolumdaki parmaklarının baskısı yok olduğunda anında iki adım geriye kaçtım. Kulaklarımdaki uğuldama gerginliktendi muhtemelen.
“Benden haber bekle,” dedi aniden. Bakışları, yanındaki arkadaşlarına döndü. Sabırsızlığım yüzünden dayanamadım.
“Evet mi hayır mı diyorsun?”
Göz devirdi.
“Benden haber bekle diyorum. Kapının nerede olduğunu biliyorsun.”
Yenilmiş hissederken kimseye bakmadan arkamı dönüp yürümeye başladım. Koridoru hızlıca geçip topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Dosya hala elimdeydi. O evden çıkarken onun hakkındaki izlenimlerin doğruluğuna emindim artık. Beni alıkoymaya çalışmamış, zor kullanarak dosyaya bakmak istememiş, tehditle üstüme gelmemişti. Ahlaki değer yargıları herhangi bir kadına böyle davranmasını engelliyordu. O kadın, Hancı soyadına sahip olan ben olsam bile.
Ahlaki değer yargıları onun sonunu getirecekti.
Bahçe kapısından çıkıp kaçar adımlarla boş sokağı arşınladım. Soğuk hava yüzünden kollarımı bedenime sardım, titreye titreye adım atarken vücudum uyuşuyordu. Lüks siyah bir araba yanıma yanaşana kadar hiçbir şey düşünmeden yürümeye devam ettim.
Şoför koltuğu tarafındaki cam aşağı indi.
“Binin, Bade Hanım.”