BİR
İki katlı müstakil evin önünde dikiliyordum, elimde sımsıkı tuttuğum siyah bir dosyayla. Akşam karanlığı sadece sokağa değil, içime de çökmüştü. Kendimi yapmak üzere olduğum şey konusunda cesaretlendirip bahçe kapısını iteledim. Yerlerdeki çamura topuklu ayakkabılarımla basmamaya dikkat ederek evin kapısına kadar özenle yürüdüm. Yüzüme sahte bir tebessüm kondurdum, zile bastım. Kalbimin atışları yapacağım şeyin gerginliğiyle kulaklarımı uğuldatıyordu. Kapı açılmadan hemen önce sol elimle ünlü bir markaya ait olan pudra rengi takımımın ceketini düzelttim.
Hava buz gibi de olsa, dış görünüşümden ödün veremezdim.
Kapı açıldı, karşımda boş boş bakan adamı daha birkaç kere görmüştüm. Tanıyordum onu. Kısa tıraşlı, boynundan hiç çıkarmadığı zincir kolyesi, korkunç birisiymiş izlenimi veren yüz hatları sayesinde isminin Tuğrul olduğunu hatırladım. Başımı hafifçe eğerek tebessümümü büyüttüm. O şeklini alan ağzına ve fal taşına dönen gözlerinden anladığım kadarıyla o da beni tanımıştı. Bana hiçbir şey demeden sadece eve doğru bağırdı.
“Halil İbrahim!”
Anlamıştı ağzımdan tek kelime çıkmadan. Doğru kişiyi çağırıyordu. Onun için gelmiştim. Battığım bataklığından kurtulmak için seçtiğim ve o batağa benim yerime girecek olan adamın ismi buydu.
Halil İbrahim…
Ankara’da onları tanımayan yoktu. Bende dahil.
Halil İbrahim Sipahioğlu, dışarıdan bakıldığında yıllar önce vefat etmiş basit bir marangozun oğlu gibi görünürken tüm Ankara’nın altını üstüne getirmişti. İllegal işlerle uğraşan Baltacı ailesini devirmişti ve şimdilerde iş adamları onu konuşuyordu. Kan davası tarzında bir mevzu olduğunu biliyordum, detaylar hakkında bilgisi olan kimse yoktu çevremde. Halil İbrahim ve dört süvarisi gibi absürt lakaplar takıyorlardı onlara, küçümsemek amacıyla. Oysaki kasırga misali esip geçmişlerdi ortalıktan. Nasıl yaptıkları ise muammaydı herkes için. Beş adam hakkında bilinenler sınırlıydı.
Tuğrul Kopuz vardı, bana kapıyı açan adam.
Akif Hızarcı, az konuşan ve insana insan gibi hissettirmeyen birisiydi. Gergin bir tipti. Sert yüz hatları Halil İbrahim’inki ile yarışırdı. İkisini ayıran en bariz fark Akif’in kumral olmasıydı. Dış görünüşleri benziyordu.
Cihat Başer hakkında pek fikrim yoktu. İçlerinde en az göze çarpan kişiydi ve ciddiyetten uzak bir herifti. Sadece karşısındaki insanı sinirden çatlatacak dereceye getirebildiğini biliyordum.
Alparslan Göktürk, Halil İbrahim’in kardeşi Hüma’nın sevgilisiydi. O adam için gözünü kırpmadan ateşe bile atlar tarzında söylentiler alıp başını gitmişti.
Nasıl bir araya geldiğini bilmediğim bu beş adamı ben tanıyordum ama hiçbir zaman benim onları tanıdığım kadar beni tanıyamayacaklardı.
Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken kapıdaki Tuğrul ikinci kez içeriye seslendi.
“Halil İbrahim!”
Birkaç saniye sonra koridorda göründü. Kapı sonuna dek açık olduğundan bize doğru yürürken beni görmüştü. Tuğrul kadar duygularını yansıtarak şeffaf olmak yerine sadece kaşlarını kaldırdı. Sert yüz hatları iyice gerildi. Lacivert bir kazak ve siyah eşofmanıyla ev hali gözüme farklı göründü bir an. Onu yalnızca birkaç kere görmüştüm, o zamanlarda hep takım elbise içindeydi. Koyu kahverengi gözleri beni baştan aşağı süzerken elini kapıya atıp biraz kapadı. Tuğrul, o gelir gelmez geri çekilmişti.
“Halil İbrahim,” derken gülümsüyordum hala. Dudakları kıpırdadı. Kararsız kaldığını düşündüm ama emin olamadım. Ne hissettiğini ustaca gizleyebiliyordu.
“Hancı’nın kızı,” dedi karşılık olarak. Kaşlarım çatılır gibi oldu. Anlayamadığım bir utanç dalgasıyla sarsıldım. İsmimi bile bilmiyordu, tek bildiği ünlü Hancı’nın kızı olduğumdu. Hissettiğim hayal kırıklığını anlamlandıramadım. Neden şaşırdığımı bilmiyordum. İnsanlar için her daim buydum.
Hancıların biricik prensesi…
Oysaki gerçekler çok farklıydı. Süslü ve hanım hanımcık bir kabuğun ardına saklanmış paramparça edilmiş ruhumla dışarıya gösteriş yapıyordum, bir prenses değildim.
İfademi kontrol altında tutmaya çalışırken “Bade,” diye düzelttim.
Gözleri kısıldı, avına odaklanan bir aslan gibi.
“Hancı,” diye devam etti sesindeki saklamadığı öfkeyle. “İsminle değil, soy isminle tanınıyorsun. Peki, burada ne arıyorsun?”
Umursamazca omuz silktim.
“Sana bir anlaşma teklif etmek için geldim.”
Gür kahkahası bahçede yankılandığında dosyayı tutan elim istemsizce kasıldı, eklemlerimin beyazladığını görmesem de biliyordum. Gözlerim şu an benimle alay eden adamın kahverengi gözlerine kilitlenmişti. Sağ kolunu kapının pervazına yasladı, yüzünde hiç beklemediğim gülüşle başını sola eğdi.
“Hancı’nın kızı bana anlaşma teklif etmeye mi geldi yani? Baban daha ne kadar delirebilir?”
Bakışlarımı bir anlığına yere indirdim, dudaklarımdaki sahte tebessüm solup gitti. Babam çok daha fazla delirebilirdi, ona söylemedim.
“Babamın burada olduğumdan haberi yok. Anlaşmayı duymak istemediğine emin misin?” diye sorduğumda vücudum soğuktan titremeye başlamıştı ya da belki umutsuzluktan. Bilmiyordum.
“Hancı ailesinden hiçbir şey istemiyorum,” deyip yüzüme kapıyı kapatmaya yeltendi. Sol elimle kapıyı tutup onu engellerken “Lütfen,” diye mırıldandım. “Yardımına ihtiyacım var, yalvarırım.”
Erkekler genel olarak aynı kafa yapısındaydı. Güçlü hissetmek isteyen egoları karşısındaki insanın ezildiğini görünce tatmin oluyordu. Nihayetinde o da erkekti ve kapıyı kapatsa benim gücümün yetemeyeceğini biliyordu. Beni ezdiğini ve yendiğini hissedebilmek için kapıyı kapatmak yerine tahmin ettiğim gibi yeniden araladı.
“Çok çaresiz kalmış olmalısın,” dedi sadece. Kahkaha atıp benimle dalga geçtiği halinden eser kalmamıştı. Nedense onun adına kötü hissettim. Dalga geçseydi, içim daha rahat ederdi.
Söylediği şeye başımı sallamakla yetindim. Derin bir nefes aldı, kapıyı tamamen açtı.
“İçeri gir,” derken arkasını dönüp çoktan koridor boyunca yürümeye başladı. Kapının pervazından içeri bir adım attığım anda bana bakmadan seslendi.
“Ayakkabını da çıkar.”
“Çıkaracaktım zaten,” diye yalan söyledim. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıp özenle ayakkabılığa yerleştirdim. Onun peşinden gitmeye yeltendiğim sırada Tuğrul’u fark ettim, hala şok içinde bana bakıyordu. Ona göz devirip Halil İbrahim’in peşine takıldım. Ev sıcacıktı, kimseye belli etmeden iç çektim. Onun girdiği kapıdan geçtiğimde gördüğüm kalabalıkla duraksadım. Ben anlık olduğum yerde kilitlenince peşime takılan Tuğrul, “Hay…” diye arkamdan seslendi. Ona dönüp bakmadan kalabalık ev ahalisinin içinden Halil İbrahim’i buldu gözlerim anında. Ayaktaydı, tek eliyle alnına masaj yapıyordu. Sesimin kararlı çıkması için çabaladım.
“Özel olarak konuşamaz mıyız?”
Tuğrul, beni es geçip omzuma çarparak içeri geçti. Bende birkaç adım atıp kapının sol tarafına kaydım.
“Ne oluyor?” diye ayaklandı kahverengi gözlü, otuzlu yaşlarında görünen bir kadın. “Bu kadın kim Halil İbrahim?”
Gerginlikle dudaklarımı yaladım. Cihat Başer, ela rengi gözlerini üzerimde gezdirdi. Yüzündeki küçümseme ifadesini umursamamaya çalışırken kurduğu cümle sinirlerimi alt üst etmeye yetti.
“Kim olacak? Bela…”
Ben hiçbir şey diyemeden Halil İbrahim’in sert bakışları Cihat’ı susturdu. Daha önce yalnızca fotoğrafını gördüğüm kardeşi Hüma’nın omzuna sarılan Alparslan Göktürk, şaşkın görünen kadını bırakıp ayaklandı. Nefret saçan gözleri beni buldu.
“Ne işi var bu kadının burada?”
Tepkileri yersiz değildi. Onların sonunu getirdiği Baltacı ailesi ile Hancı ailesi birbirleriyle temas halinde olan ailelerdi. O yüzden öfkelerini az çok anlayabiliyordum.
Alparslan Göktürk’e cevap vermek yerine boğazımı temizleyip bakışlarımı Halil İbrahim’e çevirdim. Elimde tuttuğum dosyayı biraz havaya kaldırdım. Bana tüm öfkesiyle baktığında terlemeye başlayan avuç içlerime rağmen ondan gözlerimi çekmedim. Kaçınmadım.
“Bize biraz izin verebilir misiniz?”
Topluluğa hitabıyla biraz olsun gevşeyebildim. Herkes toparlanmaya başladığında hala Halil İbrahim’e bakıyordum. Karşımda dikilirken ellerini eşofmanın cebine yerleştirdi, başını dik tutarak yalnızca gözlerindeki duyguyla beni küçücük hissettirdi. Yerimden bir milim bile kıpırdamadım. Etrafımdan geçip giden insanlara inat orada durup karşımdaki adamın mimiklerinin her santimini incelemeye devam ettim.
Salon kapısının kapanma sesini duyduğumda odada altı kişiydik.
Cihat ve Alparslan bir tarafta, Tuğrul ile Akif diğer tarafındaydı Halil İbrahim’in.
“Özel olarak konuşamaz mıyız demiştim,” diyerek şansımı denedim. Halil İbrahim bana doğru yürümeye başladı. O attığı her ağır adımda bana yaklaşırken vücudumdaki bütün kaslar gerildi. Aramızda kişisel alanıma saygı gösterecek mesafe kalmadığında gözleri, gözlerime kilitlendi. Topuklu ayakkabıları çıkardığım için boy avantajıyla aşağı doğru bakıyordu, altta kalmamak amacıyla omuzlarımı dikleştirip başımı kaldırdım. Nabzım hızlanmaya başladığında korkumu göstermemeye kararlıydım. Sandalyenin yere sürtünürken çıkardığı sesi duyunca bakışlarım istemsizce sol tarafıma kaydı.
“Otur.”
Sandalyeyi masanın kenarından alıp odanın içine doğru oturabileceğim şekilde çevirmişti. Sarı rengine dönük saçlarımı ufak bir baş hareketiyle omzumun üstünden savurup gösterdiği yere oturdum, bacak bacak üstüne attım. Dosyayı kucağıma bıraktım. Ellerimi dosyanın üstünde birleştirdim. Herkes bir yana yerleşirken beş adam da oturmuştu. Halil İbrahim tam karşıma denk gelecek tek kişilik koltukta, iki bacağını yana açmış şekilde, kollarını kolçağa yaslayarak yerleşmişti.
“Seni dinliyoruz, Hancı.”
Sinirlerim gerim gerim gerildi. Ben onun için Bade değil, Hancı ailesinin üyesiydim. Psikolojik üstünlük kurmaya çalışıyordu üstümde. Şu an bana istediği gibi davranabilirdi, etkilenmeyecektim. Her şeyi göze alarak gelmiştim buraya.
O, benim kurtarıcım olacaktı. Tek sorun kurtarıcım olacağından haberinin olmamasıydı.
Derin bir nefes alıp verdim. Onun şoke olmuş yüzünü zevkle izleyecektim, o yüzden dudaklarıma yayılan gerçek tebessüme engel olamadım. Odada bulunan herkesi sırayla süzdüm, en son korkmadığımı göstermek amacıyla onun gözlerinin tam içine baktım.
Halil İbrahim’in evine, hayatına, tüm benliğine bomba misali düşecek cümleyi büyük bir keyifle söyledim.
“Evlen benimle.”