1.Bölüm
"Albert!" Adamın genç sesi, yaşlı adamı uyarabilmek için oldukça gür çıkıyordu. Lakin Albert bu genç ve aksi sesi duyamayacak kadar algılarını kapamıştı. Çevresinde kimse yokmuş gibi davranıyor, yaşlı ve çelimsiz bedeninin önünde duran icada bakarak iç çekiyordu. "Çekil oradan!"
Yaşlı adam arkasına dönüp gencin upuzun suratına baktı. Dominic... Dominic Talent. On iki kişilik bir bilim grubunda yer alan, tüm Dünya'yı etkisi altına almış ölümcül bir virüse çare bulmaya çalışan bu grupta bir doktordu.
"Bitmeyecek bu salgın!" dedi bağırarak. Stres vücudunu ele geçirmiş olacak ki iri ter damlaları, şakaklarından yanaklarına doğru akıyordu. "Bizi de sürükleyecek Albert!"
Genç adam yorulmuştu. Ne yaparlarsa yapsınlar eninde sonunda bu hastalık herkesi bulacak, bir tane bile insan kalmayana kadar devam edecekti.
Tek bir çıkış yolu vardı... O da Albert'in öne sürdüğü hipotezi bir kanuna dönüştürmekti. Bu zaman makinesi onların tek umudu olabilirdi ancak dışarıda hüküm süren bir virüs yüzünden, yer altı sığınağında kapana kısılmışlardı.
"Çözüm var Dominic!" diye bağırdı yaşlı adam ağır aksak bir sesle. Elini, önündeki zaman makinesinin koluna doğru uzattı. "Çözüm işte bu makine."
"Başaramayız," dedi genç adam, sesi az öncekine nazaran sakindi. "Biz daha zamanda ilerleyemezken bizi bulur bu hastalık. Uzun vadeli değil kısa vadeli çözümler lazım bize Albert. Bunu sen de iyi biliyorsun."
"Çocuklarım var!" diye bağırdı yaşlı adam. "Bana yardım edecek misin?"
Dominic'in omuzları yenilgiyle düştü. Diğer ekip arkadaşlarına kaydı bakışları. Herkes birbirine bakıyordu ancak kimse kimseyle konuşmuyordu. Derin bir sessizlik sığınağın içinde olsa da herkesin düşüncesi koca bir kasırgaydı.
Bu durumda ne yapılır kimse bilmiyordu çünkü yaşanan bu şeye dünya hazır değildi. Salgından bu yana birçok insan hayatını kaybetmişti ve her geçen bu sayı artmaktaydı.
"Edeceğim," dedi Dominic. Etmek zorundaydı çünkü Albert haklıydı. Herkesin geride bırakmak istemediği bir ailesi vardı. "Ama nasıl? O parçayı almamız gerekiyor."
"Koruyucu kıyafetler giyeceğiz," dedi yaşlı adam buruk bir sesle. Vakit hüzün vakti değildi. Vakit; pratik bir çözüm bulma vaktiydi.
"Korumaz onlar Albert," derken Dominic öyle umutsuz bakıyordu ki sanki tüm bunlar bir şakadan ibaret gibi geliyordu.
"Koruyucu kask takmanızı istiyorum," dedi Albert. Dominic'in hiçbir dediğini duymuyordu, tüm algılarını kapatmış; ekip arkadaşlarının dediği her şeyi kulak ardı ediyordu. Korkuyordu.
Gerçek buydu işte.
Hayat artık bir salgından ibaretti. Bir insan ölecek, bir insan hayatta kalacaktı. Ya da herkes el ele verecek ve Dünya'yı bir uçuruma sürükleyen bu vebadan birlikte çıkacaklardı.
"17. Sığınağa gitmeliyiz," dedi Dominic. "Önceliğimiz bu olmalı. Karım, çocuklarım orada onları almadan o cihaz için bir adım dahi atmam. Beni tanıyorsun."
"Dominic!" diye bağırdı Albert hiddetle. Öyle bir bağırıştı ki bu odanın içinde bulunan diğer doktorlar yerinde hafifçe sıçradı. "Eğer o cihazı bir an önce ele geçirmezsek ne karını ne de çocuklarını görebilirsin. Sığınakların hepsi güvende. Bak Dom... Biliyorum endişelisin. Hepimiz endişeliyiz fakat agresif davranıyorsun. İyi düşün. Hepimiz kurtulabiliriz."
"Söylesene Alb," dedi Dom. Gözyaşları yanaklarına doğru düz bir yolu takip eder gibi akıyordu. "Bundan kurtulabileceğimize inanıyor musun?"
"Bir felaket varsa eğer o felaketten mutlaka çıkış vardır Dom," dediğinde Alb'in yüzünde hafif şefkatli bir gülümseme vardı. "Dostum. Bir felaketin eşiğinden kurtulmak istiyorsan umudunu dinç tutmak zorundasın."
"Bunu bilerek yaptılar değil mi?" diye sordu Alb. O sırada ekip arkadaşlarından olan John lafa atladı. Dom'un ve Alb'in bakışları John'un endişeli surat ifadesinde dolanıyordu.
"Onları uyarmıştık," dedi John. "Sırf kendi çıkarları için bu vebayı yayacakları zaman onları uyarmıştık fakat bizi dinlemek yerine... Lanet olsun! Dostum aileme bir şey olursa hiçbirinin gözünün yaşına bakmam!"
John, masanın üzerinde ne var ne yok yere saçmaya başlarken en yakın arkadaşı Steve arkasına geçerek kollarını tuttu. "Hey, hey! Dostum kendine gel!"
"Bırak beni!" öfkeyle kollarını çekmeye çalıştı fakat Steve ona göre oldukça kuvvetli olduğu için ondan kurtulabilmesi, bu vebanın önüne geçilmesi kadar imkansızdı.
"Hazırlanın!" Albert tüm bu gerginliği göz ardı etti. Öyleki sert sesi herkesi ürkütmüştü, ortam yeterince gerginken bir de buna Alb'in sesi eklenince herkes çıt kesilmişti.
Dom, John, Steve ve ekipten birkaç kişi daha sığınak kapısının hemen yanında bulunan koruyucu önlükleri üzerlerine giymeye başladılar. Herkes gergin gergin birbirine bakıyor ancak kimse tek kelime etmiyordu.
Biliyorlardı ki birinden çıt çıksa vazgeçme olasılıkları yüksekti. Dom, koruyucu kaskı kafasına geçirip oksijen tüpünü sırtına aldı ve bağlantı kablosu yardımıyla maskenin altındaki bölmeye taktı.
Dışarıda onları neyin beklediğini bilmiyordu ancak bildiği tek şey varsa o da radyasyon seviyesinin normal bir insanın nefes almasını imkansız kılacak kadar yüksek olmasıydı.
"Hazır mısınız?" diye sorarken bir yandan koruyucu önlüğü inceliyor, yırtık olup olmadığına bakıyordu. Bileğine taktığı oksijen tüpü saatine baktı ve tüpte ne kadar oksijen kaldığına baktı. İki günü çıkarmasına yetecek kadar oksijen vardı.
"Hazırız," dedi John. Steve ve diğer ekip arkadaşlarına bakarak.
Alb ise sessiz sessiz onları izliyordu. Onları dışarı göndermenin ne kadar tehlikeli olduğunun bilincindeydi ancak olası bir duruma karşı yapılan bu yer altı sığınaklarındaki yiyeceklerin onlara en fazla 1 yıl yeteceğini biliyordu.
Peki o bir yıldan sonra ne olacaktı?
Tüm bu felaketler daha da ilerlemiş olacak, hayatta kalanlar birbirini katledecek ve dışarda var olan tüm yemek stokları tükenecekti.
Ancak bu zaman makinesini icat ettikleri zaman hem geçmişe hem geleceğe giderek tüm bu olanlardan kurtulmanın bir umudunu hep içinde barındıracak, önceden bilinen tüm felaketler önlenecekti.
Eğer... O parça bulunamazsa işte asıl felaket o zaman başlayacaktı.
"Dom..." Alb, elini Dom'un omzuna koyarak destek verircesine sıktı. "Sana güveniyorum."
"Umut hep bizimle olsun Alb," dedi buruk bir tebessümle. Başında kask olduğu için sesi oldukça boğuk çıksa da Albert bunu anlamıştı. Gülümseyerek karşılık verdi.
Dom kapının kenarındaki yuvarlak düğmeye bastığında merdivenlerin bitiminde yer alan demir kapı dışarı doğru açıldı. Artık güneş ışınları sadece dışarıya değil, uzun bir süredir kasvetle boğuşan bu yer altı sığınağına sızmıştı.
Kuş cıvıltıları sığınağın içinde dolaşıyordu. Albert'in kaşları çatıldı. Böylesine ağır bir virüsün nasıl hayvanlara bulaşmadığını düşünüyordu. Geriye kalan tek bir seçenek ise kuşların DNA'sının insan DNA'sından farklı olup bu virüse karşı dirençli olmalarıydı.
Dom, Alb'in ne düşündüğünü anlamış olacak ki çatık kaşlarıyla Alb'e döndü.
"Bu mümkün mü?" diye sorarken sesinden şaşkınlık akıyordu. Zira böylesine ağır bir vebanın sadece insanları hedef alması çok garipti. Ya da... Ortaya atılan bu virüs sadece insan DNA'sına özel yapılmıştı.
"Gelirken bir kuş getir," dedi Alb, güneş ışığına hayranlıkla bakarken. Dom, elini gözlerine siper ederek güneşin gözlerine vurmasını engelledi.
"Oldu bil," dedi gülerek. Tedirgin adımlarla merdivenleri tırmanırken ekip arkadaşları arkasından geliyordu. Son kişi de yıllar önce kurulmuş bu sığınağı terk ederken hiçbiri bilmiyordu ki dışarı onları nelerin beklediğini.
Ufak bir tebessümle ve kalplerinde neredeyse kırılacak bir umutla bu sığınağı terk etmişlerdi ama... Elleri boş döneceklerini hiçbiri bilmiyordu.