3.Bölüm

926 Kelimeler
Islak toprak kokusunu içine çekmeyeli aylar olmuştu. Sığınağa girdiklerinden bu yana soluduğu tek şey laboratuvardan gelen malzeme kokusuydu, şimdi ise uzun bir aradan sonra içine nemli toprak kokusunu çekince bir hayli garip hissediyordu. Ekip arkadaşlarıyla yolda buldukları küçük kızın cansız bedenini Albert’e getirdikten sonra hiç şüphesiz sorgulamadan sığınaktan çıkmıştı. Hesaba katmadığı bir şey bastıran sağanaktı. O kadar uzun bir süre kapalı kaldıktan sonra yağmur yağacağına ihtimal dahi vermemişti. Tanrı ya işte… Bir yerden alıp bir yerden gerçekten de veriyordu. Sığınakta uzun süredir tutup da içemediği sigara paketini beyaz önlüğünün cebinden çıkartırken bir yandan da etrafı inceliyordu. Ortalıkta derin bir sessizlik hakimdi anca bunun uzun sürmeyeceğini zaten biliyordu. Salgın vardı evet ama akıllı olan çoğu insanın bu salgınla başa çıkacağından emindi. Zaten kurulan on yedi sığınak vardı ve her sığınakta ortalama on kişi olduğunu hesaplarsa şu an hayatta kalanlara garanti verebileceği bir sayı vardı en azından. Yüz yetmiş kişi… Ve o yüz yetmiş kişiden üç kişi kendi ailesindendi Dom’un. Sıkıntıya cebinden çakmağını çıkartı ve sigarayı yakarak derin bir nefesi içine çekti. Sigara içmeyeli bile çok uzun olmuştu. Normalde bağımlıydı sigaraya ancak bu zor şartlarda, zor bir salgınla mücadele edebilmek adına kendini adadığı için bir türlü vakit bulamamıştı. Aslında bu vakit bulmak da değildi, dışarıda onları ne gibi bir tehlikenin beklediğini bilmediği için sığınaktan dışarıya adım atacak cesareti kendinde bulamamıştı. Sigarasından iki fırt çekti içine. Dudakları üçüncü bir fırtı çekmek için sigaraya uzanırken sığınağın kapısı ağır hareketlerle yukarı doğru kaydı ve Dom başını yavaşça çevirerek merdivenlerden ona bakan Steve’e döndü. Kaşları bir sorun olup olmadığını sorgulamak için havalanırken Steve’in yüzünde endişeli bir ifade vardı. ‘’Bir sorun mu var?’’ diye sordu, Steve uzun bir süre konuşmayınca. Steve sertçe yutkunurken Dom sigaradan bir nefes daha çekti. ‘’Bunu görmelisin,’’ diye mırıldandı Steve sessizce. Dom, birkaç saniye onun yüzüne baktı ve sigarasından son bir nefes çekerek izmariti toprağa attı ve ayağıyla ezdi. Sigarasının yarım kalmasından nefret ederdi ancak iş başa düşmüştü. Steve geldiğine göre muhtemelen onu Albert yollamıştı. Ellerini beyaz önlüğünün cebine soktu ve sığınağa girmeden önce son kez çevresine baktı. Herhangi bir tehlike sezmiyordu ancak sadece bir önlemdi. Merdivenleri ağır adımlarla inerken endişe kalbinin dört odasını da sarmıştı. Steve’in yüzündeki ifadeyi unutamıyordu. Merdivenleri inmeyi bitirdiğinde kırmızı düğmeye bastı ve bu uyarıyı alan kapı birkaç saniye ses çıkardı ve sığınağın kapısı yine Dom’un bakışlarına örtüldü. Kapının kapandığına emin olduktan sonra arkasına dönerek yürümeye başladı. Albert’i bulacağı yer kesinlikle laboratuvardı ve ona getirdiği küçük kızın bedenini delik deşik ettiğine emindi. Şayet canlı olsa bunu yaptığı için Albert’e kafa tutabilirdi ancak o küçük kızın canlı olmadığını kendi gözleriyle görmüştü. Laboratuvar kapısının önüne geldiğinde elini bir cihaza okuttu. Sığınaklar neredeyse son teknolojiye uyum sağlar şekilde yapılmıştı. ‘’Yüzündeki o ifade ne?’’ diye sordu Dom, Abert’e bakarak. Alb, yüzündeki siperliği başına doğru geri iterek kara gözlerini büyüleyen cesede baktı ve hemen ardından endişeyle kavrulan yoğun bakışlarını, Dom’a çevirdi. ‘’Çok garip,’’ diye söylendi Alb. Dom ne dediğini anlamamış olacak ki kaşlarını çattı ve ellerini göğüslerinde birleştirdi. ‘’Garip olan ne?’’ diye sordu. Bir yandan da küçük kızın bedenine bakıyordu. ‘’Bir insanın derisi kesilince kan akar değil mi?’’ diye sordu Alb deli gibi gülerek. Gülüyordu ancak korktuğu çok belliydi. ‘’Kırk yedi yıllık hayatımın yirmi üç yılında doktorluk yaptım ancak… Böylesini daha önce hiç görmedim.’’ ‘’Açık konuş Alb,’’ dedi Dom sabırsız bir sesle. Albert elindeki şeffaf eldivenleri çıkararak sedyenin üzerine koydu. Dom ne yapacağını oldukça merak ediyordu. Albert ise hiçbir şey söylemeden bilgisayara doğru ilerledi çalışma sandalyesine oturdu. Dom da hemen peşinden ilerlemişti. ‘’DNA dizilimine bak,’’ dedi, işaret parmağıyla bilgisayar ekranında yer alan dizilimi göstererek. ‘’Normal bir insanın DNA’sı doğrusal ama… Bak bu kızın DNA’sı halkasal Dom.’’ Dom çatık kaşlarla ekrana yaklaşırken Alb tekrar konuştu. ‘’Sadece bu da değil. Kan analizi yapmak istedim. Onca kesiğe rağmen vücudundan bir gram kan akmadı. Gözleri açık ancak hiçbir acıya, kesiğe tepki vermedi. Gözlerinin pembeliğinden bahsetmiyorum bile…’’ ‘’Bu ne tür bir virüs,’’ dedi Dom, sesinde bariz bir şaşkınlık vardı. ‘’Vücudu taş olmuş, tüm kanını kurutmuş sanki. DNA’sına kadar etki etmiş.’’ ‘’Bu hastalıkla başa çıkamayız,’’ dedi Alb endişeli bir sesle. ‘’O parçayı ne olursa olsun bulmamız gerek Dom. Zamanda gelgit yaşamaktan başka bir çözüm yok.’’ ‘’Şayet oradakiler de buna dönüşmüşse,’’ dedi Dom, Albert tüm dikkatini vermiş, onu dinliyordu. ‘’O parçayı almak bizim için kolay olur ama… Eğer o bölgede hala yaşayan bilim adamları varsa ve o parçanın amacının ne olduğunu anladılarsa, onu almak için zaman gerekecektir.’’ ‘’Bizim kuruldan birisi boş boğazlık yapıp bu makineden bahsetmediyse kim nereden bilecek parçanın hangi amaçla kullanılması gerektiğini?’’ diye sordu Alb, oldukça ciddi bir sesle. ‘’Ya bu makine onların da aklına gelmişse?’’ dedi. Dom birkaç saniye Alb’in yüzüne bakakaldı. Aynı şekilde Alb de ona bakıyordu. Daha önce başkasının da bu makineyi icat edeceği aklına gelmemişti ancak cihazın bulunduğu bölgede gerçekten bilim adına yararlı icatlar bulan doktorların da olduğu aklına gelince birkaç saniye duraksadı. ‘’Bu aklıma daha önce gelmedi,’’ diye mırıldandı Alb, bilgisayarın ekranına bakarak. ‘’Umalım ki o çevrede yaşayan birileri olmasın.’’ Dom, Albert’in bencilliğini sorgulasa da bir savaşın içine yeterince battıklarını bildiği için sesini çıkarmadı çünkü konuşsa ondan azar yiyeceğini, hatta gün boyu öğüt vereceğini biliyordu. O yüzden çenesini kapalı tutmayı tercih ederek bilgisayarın başından ayrıldı ve küçük kızın cansız bedeninin başına geçti. Tüm vücudu kupkuruydu. Saçları canlılığını yitirmişti. Elini saçlarına uzatıp, kendi kızının saçlarını okşuyormuş gibi okşadı ancak elinde bir tutam saç kalınca endişeyle geri çekildi. Dudaklarını aralayıp Albert’e seslenecek gibi oldu ancak küçük kızın gözleri, tavandan çekilerek Dominic’e döndüğünde, tüm kanı vücudundan çekilmişti. Taş olmuş bir vücut, kan dahi akmayan bir bedenin gözleri nasıl olur da hareket edebilirdi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE