UYANMAK BİLE ZOR
Bazı sabahlar alarm sesiyle değil, içimdeki boşlukla uyanıyorum.
Sanki bir şey eksik… Ama ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bazen bir ses, bazen bir bakış, bazen de geçmişin bir kırıntısı düşüyor aklıma. Sonra hepsi, gri bir bulut gibi çöküyor üzerime.
Perdeler açık kalmış yine. Güneş, odama usulca süzülürken, çarşafların arasından çıkmak dünyanın en zor eylemi gibi geliyor. Hani insanlar "uyanmak güzeldir" der ya… Benim için tam tersi. Uyanmak; yeniden yalnızlığımla yüzleşmek, yeniden mücadeleye başlamak demek.
Aynada kendime baktığımda, gözlerimde yorgunluğun çizgileri var. Ama bu fiziksel bir yorgunluk değil. Daha derinden… Daha içten gelen bir kırıklık.
O kahverengi gözlerde kaybolmuş bir çocukluk var belki de. Umutla bakmayı unutmuş gözler… Belki de çoktan büyümüş bir kızın, hâlâ inanmak isteyen bakışlarıdır onlar.
Bugün yine işe gitmem gerekiyor. Her şey aynı. Saatler aynı, yollar aynı, insanlar aynı. Ama ben aynı değilim. Değiştiğimi fark ediyorum. Her sabah biraz daha sessizleşiyorum. Sanki içimdeki ses bile beni terk ediyor.
Kafeye gittiğimde, gülümsemeyi takınıyorum yüzüme.
"Hoş geldiniz," diyorum. Sanki gerçekten hoş gelmişler gibi.
Bir masaya yöneltiyorum insanları, ellerim otomatikleşmiş. Kahve, çay, kruvasan… Hangisini istersiniz?
Ama içimden geçen şu:
“Ben burada ne yapıyorum?”
Bazen müşteriler gözümün içine bakıyor.
Ama hiçbir şey görmüyorlar.
Çünkü artık ben de içimi göstermemeyi öğrendim. İnsanlar sadece dışını görmek ister. Güzel bir yüz, güler bir surat, birkaç kibar cümle… Gerisi onlara fazla gelir. Derinlik, onları boğar. Çünkü kimse gerçekten anlamak istemez.
Ama ben hâlâ anlama çabasıyla doluyum.
Bazen camdan dışarı bakarken, yoldan geçen insanları izliyorum. Hepsinin bir hikayesi var. Belki biri kalbini yeni kırmış, belki biri annesini hastaneye götürüyor, belki de biri bugün doğum günü olduğunu bile unutmuş.
İnsanları düşündükçe kendi yalnızlığım azalıyor sanki.
Çünkü yalnızlık paylaştıkça hafifliyor.
Ama…
Kiminle paylaşacaksın ki?
Akşam eve döndüğümde, ayakkabılarımı çıkarmadan kanepeye oturuyorum.
Sessizlik… En sadık arkadaşım.
Telefonum çalmıyor.
Bildirim gelmiyor.
Kimse "nasılsın?" demiyor.
Ama ben yazıyorum.
Bazen defterime, bazen kafamın içine…
Yazdıkça nefes alıyorum. Yazdıkça kendi sesimi duyuyorum.
Çünkü bir yerde içimden bir ses hâlâ fısıldıyor:
"Bu hayat senin. Hikâyeni sen yazacaksın."
Ve ben…
Henüz başlamadım bile.
---
Her gün aynı şeyleri yaşıyor gibi görünsek de, bazen küçük bir an, tüm hayatımızın yönünü değiştirebilir.
Duru, henüz kendini tanımanın ilk adımında.
Bu bir başlangıç.
Ve bazen… En sessiz başlangıçlar, en güçlü hikâyelere dönüşür.
Saat öğleden sonra üç. Kafede her zamanki telaş hâkim.
Kupaların tınısı, espresso makinesinin öfkeli sesi ve insanların karışık kahkahaları arasında sıkışıp kalmış gibiyim. Herkesin bir işi, bir masası, bir konuşması var. Ama ben sadece geçip giden anların hizmetçisiyim. Herkesin hikâyesine küçük bir kahve molası gibi dokunuyorum, sonra çekiliyorum.
"Bir sade kahve, orta boy latte, bir de limonlu cheesecake…"
Siparişler, hep başkalarının istekleri.
Benim ne istediğimi soran yok.
Ama sanırım ben de uzun zamandır kendime sormuyorum. Ne isterim? Ne hayal ederim?
Mutfakta kısa bir mola veriyorum. Duvara yaslandığımda, içime doğru derin bir nefes alıyorum. Ellerim hâlâ titriyor bazen. Kalabalığın içindeyken daha çok hissediyorum bunu. Sanki görünmez olmak bir refleks olmuş. Göz temasından kaçıyorum, sesimi bastırıyorum. Varla yok arası bir hâl...
"Sen iyi misin Duru?"
Şefin sesiyle irkiliyorum.
Yüzüme zorlama bir tebessüm yerleştiriyorum.
"İyiyim. Sadece biraz uykusuzum."
O da gülümsüyor. Gerisini sormuyor. Çünkü insanlar cevaptan çok rahatlatıcı bir yüz görmek ister.
Yeniden salona dönüyorum.
Bir masada iki kadın hararetle konuşuyor. Diğeri telefonda ağlıyor. Genç bir adam not defterine bir şeyler karalıyor. Herkes bir şeylerin peşinde.
Ama ben hâlâ kendi içimde tıkılı kalmış bir sorunun etrafında dönüyorum:
"Ben nereye gidiyorum?"
O an bir şey oluyor.
Bir kadın, masada unuttuğu çantasını almak için geri dönüyor. Koşarken yere bir şey düşürüyor. Eğilip alıyorum.
Bir fular.
Yumuşak, mavi.
Kadına uzatırken göz göze geliyoruz.
Gülümsüyor.
"Teşekkür ederim, çok kıymetliydi bu."
"Rica ederim," diyorum.
Ama içimden geçen şu:
Ben de birine böyle değerli gelir miyim bir gün?
---
Akşamın son ışıkları kafeyi terk ederken, ben de çıkış saatimi bekliyorum.
Montumu giyerken, her gün uğrayan yaşlı bir adam el sallıyor.
"Bugün biraz yorgun görünüyorsun kızım," diyor.
Yine gülümsüyorum.
"İyiyim amca," diyorum.
Yine yalan.
Ama bu yalanlar arasında yaşanıyor hayat.
Gerçek gibi giydirilmiş, içi boş cümleler…
Ve ben…
Gerçekliğin ne olduğunu bulmaya çalışan bir yolcuyum.
Yalnız, sessiz ve hâlâ güçlü kalmaya çalışan.
Kafe kapanalı on dakika oldu.
Her masa silinmiş, her sandalye yerleştirilmiş, son fincanlar yıkanmıştı.
Kendime ait olmayan o mekândan her akşam olduğu gibi sessizce çıkarken, ardımdan kapanan kapı bir kez daha bana şunu hatırlattı:
Bugün de kendimden bir şey bırakıp gittim.
Hava serin.
Sokak lambaları soluk.
Yürürken cebimdeki kulaklıkları çıkarıyorum ama müzik açmıyorum.
Çünkü bazen sessizlik her melodiden daha gerçek.
Ve ben, gerçeklere uzun zamandır kulak kabartıyorum.
Artık kaçmak istemiyorum.
Asfalt üzerinde ilerlerken kaldırım taşlarının arasına sıkışmış otlara gözüm takılıyor.
Küçücük, inatçı yeşillikler.
Hayat işte…
Kimine göre çirkin, kimine göre umut.
Ama her hâlükârda bir gerçek.
Evin kapısını açtığımda, boşluk sessizliği çınlıyor.
Kimse "hoş geldin" demiyor.
Annemin yemek kokuları yok artık bu evde.
Babamın boğuk kahkahası çoktan unutulmuş.
Yalnızlığımın yankısı dört duvar arasında her akşam bana eşlik ediyor.
Montumu çıkarıp koltuğun köşesine bırakıyorum.
Mutfağa geçip kendime sade bir çay yapıyorum.
Tencerede yemek yok.
Zaten alıştım…
Alıştım, kimseye "bugün ne yemek istersin?" dememeye.
Kimsenin "duru, çay koy da iki laf edelim" dememesine.
Koltukta çayımı yudumlarken camdan dışarıya bakıyorum.
Karşı apartmandaki mutfakta ışık yanıyor.
Birileri bir arada.
Gülüyorlar.
Sıcaklık var orada, güven var…
Benim yıllardır eksik olan şeyim.
Ama bu gece, ilk kez içimde bir şey kıpırdıyor.
Adını koyamadığım bir duygu.
Belki umut.
Belki de sadece alışılmış yalnızlıktan sıkılmış olmak.
Kendi hikâyemin başrolü olmaya karar vermem için daha ne kadar dibe batmam gerek?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var…
Artık içimden geçenleri susarak bastıramayacağım.
Bir gün...
Bir gün bu sessizlik bitecek.
Çayım soğumuş.
Zaten fark etmeden içiyorum çoğu zaman.
Tadı mı? Bilmiyorum.
Belki de uzun zamandır hiçbir şeyin tadını almıyorum.
Telefonuma bakıyorum.
Ekran kilidi aynı:
“Hayat, unutanlar için değil, dayanabilenler için.”
Kimden duyduğumu bile hatırlamıyorum artık.
Ama nedense silmeye de elim gitmiyor.
Bir yanım hâlâ o sözde kalmak istiyor.
Sanki o cümlede tutunacak bir dal varmış gibi.
Rehberde 78 kişi var.
Ama mesaj kutusu bomboş.
Instagram’da 312 takipçi.
Ama paylaştığım son fotoğrafın altındaki yorumların çoğu tanımadığım insanlar.
Gerçek hayatla sanal olan arasındaki farkı uzun zaman önce öğrendim:
Gerçekler susar, yalanlar bağırır.
Gözüm birden çekmecedeki eski fotoğraflara kayıyor.
Bir tanesini çıkarıyorum.
Ben, annem, babam…
Bir doğum gününde çekilmiş, mutlu görünmeye çalışan insanlar.
Ama gözler yalan söylemez.
Benim gözlerim o gün bile eksikti.
Fotoğrafı yerine koyarken içimde hafif bir sızı oluyor.
Belki pişmanlık.
Belki özlem.
Belki sadece geçip giden yılların izi.
Birileri zamanla büyürken, ben sadece sessizleştim.
Yatağa geçiyorum.
Battaniyenin altına sığınıyorum.
Ama içimdeki boşluk hiçbir kumaşa sığmıyor.
Uyuyorum sanıyor herkes.
Oysa ben her gece biraz daha uyanıyorum.
Bir kızın gerçeği bu işte...
Kimse görmese de, o kendi içinde bin kez yıkılır.
Kimse duymasa da, o sessizce haykırır.
Ve en önemlisi:
Kimse tutmasa da, o yine ayağa kalkar.
---
Bazı kızlar süslenir, bazıları savaşır.
Duru ise ikisini de yapacak kadar güçlü ama şimdilik sadece sessiz.
Çünkü bazı savaşlar önce içeride başlar…