Perdenin ardı

1307 Kelimeler
Üzerime en düzgün kıyafetimi geçirdim. Sol kolu biraz sökük ama temiz bir beyaz gömlek…Altına siyah kumaş pantolon. Saçımı sıkıca topuz yaptım. Aynaya son bir kez baktım. “Hadi Elif… bugünü de atlatırsan, belki hayat değişir.” Otobüse bindim. İçim kıpır kıpırdı. Yol boyunca kafamdan bin düşünce geçti. Ya beğenmezlerse? Ya yine olmazsa? Ama ya olursa… Büroya geldiğimde, Zehra çoktan oradaydı. Beni içeri buyur etti. Büro… kelimelere dökerken bile ürkütücü ama etkileyiciydi. Yüksek tavanlı, duvarları koyu yeşil ahşap panellerle kaplı, eski ama çok asil bir binadaydı. Kütüphaneler raf raf hukuk kitaplarıyla doluydu. İçeri yayılan koku; kahve, kağıt ve ciddiyetin kokusuydu. Zehra beni küçük bir mutfağa götürdü. Orada çay makinesi, fincanlar ve küçük bir masa vardı. “Bak Elifcim ,” dedi. “Sen burada çay, kahve yapacaksın. Dosyalara elini sürmezsin, zaten kimse sana karışmaz. Avukatlar yoğun olur, biri sinirli gibi görünürse aldırma. Herkes burada biraz kabuklu.” Gülümsedim. “Ben alışığım sert insanlara. Çay verince yumuşuyorlar zaten.” İkimiz de güldük. O sırada içeri uzun boylu bir adam girdi. Takım elbisesi pahalıydı, ayakkabıları parlaktı. Ama en çok dikkat çeken yüzündeki yorgunluktu. “Zehra Hanım, toplantıya kahve lütfen. Sert olsun.” Zehra bana döndü. “İşte başladık,” dedi fısıltıyla. Sonra adama dönüp, “Hemen geliyor Harun Bey,” dedi. İlk kahvemi yaptım. Ellerim biraz titriyordu ama taşırmadım. Bardağı uzattım. Adam göz ucuyla baktı bana. “Yeni misin?” “Evet.” Başımı eğdim. Cevap bile vermedi, yürüyüp gitti. İçimden “olsun” dedim. Kimse sıcak olmak zorunda değil. Ama ben buradayım. Bu yeter. Zehra öğle arasında yanıma geldi. “Şaşırdım biliyor musun? Sanki aylardır buradasın gibi rahatsın.” “İçeri girmek en zoru… içindeyken insan alışıyor,” dedim. İkimiz de biraz sustuk. Tam o sırada… Ofisin önünden bir motor sesi geçti. Baktım. Camdan dışarısı görünüyordu. Simsiyah bir araba. camları buğulu ama ön koltuktan bir el çıkıp kapıyı açtı. Arka kapıdan bir adam indi. Elini cebine attı, güneş gözlüğünü çıkardı. Yavaş ve kesin adımlarla yürüyordu. Sanki kaldırımlar onunla hareket ediyordu. Sanki dünya bile ona yol veriyordu. İçimde bir şey düğümlendi. Tanımasam bile tanıyordum onu. O otobüsteki bakış. O gözler… “Zehra,” dedim fısıltıyla, “kim bu adam?” Zehra camdan baktı, sonra gözlerini kıstı. “Bilmiyorum ama… şu karşıdaki binadaki ofise giren adam bu. Adını hiç duymadım. Ama geçen hafta dört araba geldiler onun için. Garip adam… çok güçlü biri olmalı. Bir de… hiç konuşmuyor deniyor.” Adam karşıdaki binaya girdi. Ama içeri girerken, bir an durdu. Başını çevirdi. Camdan içeri baktı. Ve bana baktı.Beni tanıdı. Eminim. Ben gözlerimi kaçırdım. Ama o hâlâ bakıyordu. Yüzüm kızardı. İçim buz tuttu. Ama kalbim… ilk defa böylesine çarptı. Zehra anlamadı, ama ben anladım. Bir şey başlamıştı. Hangi yöne gideceğini bilmediğim, karanlık ama büyüleyici bir şey. Büro sessizdi ama içim fırtına gibi. Masalara kahve bırakıyor, çay bardaklarını topluyordum ama zihnim başka yerdeydi. O siyah araba. O keskin yüz hatları. Gözlüklerinin ardında sakladığı bakışlar. Bir isim gibi değil, sanki yankı gibi çınlıyordu içimde. Söylemesem de gözlerim hep camda. Yine geçer mi? Bugün de görür müyüm?.. Zehra içeri girdi. “Elif , Nermin Hanım kahve istemiş. Dikkatli ol, sabah biraz sinirliydi.” Nermin Hanım. Kırklı yaşlarda, sürekli topuklu ayakkabılarla yürüyen, gözlüklerini burnunun ucuna indirip herkese tepeden bakan bir kadın. Saçları gergin bir topuzda. Tırnakları kırmızı ojeli ama kelimeleri daha keskin. Ona hizmet etmek, sanki ceza gibi. Ama mecburum. Kahveyi hazırladım. Fincanı porselen tepsiye koydum. İçeri girdiğimde telefonla konuşuyordu. “Hayır, öyle demedim! Onlar sözleşmeyi ihlal etti, benim suçum değil.” Beni fark etmedi. Sessizce masasına yöneldim. Ama… O an. Ayağım halının kıvrımına takıldı. Tepsi kaydı. Ve… KAHVE. Sıcacık, koyu kahve. Beyaz gömleğine döküldü. Sessizlik bir saniye sürdü. Sonra… “SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN?!” Donakaldım. “Özür dilerim! Gerçekten istemeden—” “SALAK MISIN SEN? BU NE CİDDİYETSİZLİK! ÜSTÜME KAHVE DÖKMEK NE DEMEK?!” Gözlerim yandı. Her kelimesi hançer gibiydi. Odanın diğer ucundaki iki avukat başını kaldırdı ama hiçbir şey demedi. “Derhal çık odamdan!” Başımı eğdim. Gözyaşlarımı yutmaya çalıştım. Ama boğazımda düğüm vardı. Tepsiyi tezgâha bırakıp paldır küldür dışarı çıktım. Sokak kalabalıktı. Hava bulutluydu ama içim daha da karanlıktı. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken yavaşça yürümeye başladım. Yolun köşesinde, lüks mağazaların arasında bir vitrin önüme düştü. Prada. Kafamı kaldırdığımda… Göz göze geldik. O. Simsiyah bir ceket, kusursuz duruşu. Gözlükleri elindeydi bu kez. Gözleri bir saniye bana değdi. Sonra… Başını çevirdi. Hiçbir şey olmamış gibi. Yüreğim sızladı. Ama bu bakışı da tanıdım. Buz gibi. Gururlu. Uzak. Yanındaki adam bir sigara yaktı. Koyu kahverengi trençkotu vardı. Kulağında küçük bir küpe parlıyordu. Beni fark etti. Bir iki saniye baktı, sonra sigarasından derin bir nefes alıp yanıma yürüdü. “Sen az önce ağlıyor muydun?” Şaşırdım. Kendimi toparlamaya çalıştım. Hayır… sadece rüzgar gözüme kaçtı.” Gülümsedi. “Rüzgar, tek gözde mi yaş bırakır?” İç çektim. “Kim olduğumu bilmiyorsun. Ne fark eder?” “Olsun,” dedi. “Tanımadığımız insanlar bazen daha iyi anlar. Mesela şu an… sana iyi gelmek istedim.” Bir süre sustuk. O sigarasını yavaşça yere bastırdı. Boran hâlâ vitrinde başka yöne bakıyordu. Ama kulağı bizdeydi, bunu hissediyordum. “Adım Rauf,” dedi adam. “Senin adın ne?” “Elif .” “Güzel isim. Burada çalışıyor musun?” “Evet… hukuk bürosunda. Bugün biraz zordu.” Başını salladı. “Hayat zaten kolay değil. Hele senin gibiler için…” Kaşlarımı çattım. “Benim gibiler mi?” “Kırılgan ama güçlü. Gözyaşı döker ama hâlâ ayakta kalır. Ne demek istediğimi anladın.” Bir şey diyemedim. Rauf hafifçe gülümsedi. “Dikkat et kendine Elif. İstanbul küçük. Belki yine karşılaşırız.” Boran’ın ağzından Bir şeyler söylüyordu kıza… adı Elifti . Camdan onları izliyordum. Ben konuşmuyordum ama gözlerim, her şeyi söylüyordu. Kız inceydi, zarif. Ama gözlerinin içi… Yoksullukla büyümüş çocukların taşıdığı türden bir sabırla doluydu. Elif , adım gibi biliyordum artık o ismi. Ve o an, bir his… İçimde keskin bir huzursuzluk yükseldi. Sanki yer titredi. Sanki havadaki oksijen değişti. Birden… “T-tak! T-tak!” Sokakta yankılanan o kurşun sesleri. Herkes bir anda yere atladı. Rauf’un sigarası yere düştü.Elif çığlık attı. Kafamı camdan çevirdiğimde, köşeden dönen iki siyah jeepin camları inmişti. Namlu parlıyordu. Ateş açıyorlardı. Doğrudan… bize. “RAUF!” diye bağırdım. Ama çok geçti. Bir kurşun sesi… Ve sonra… Elif’in vücudu sendeledi. Bileğinden tuttuğu çantası yere düştü. Göğsüne bastı. “AH!” Bir çığlık. Sonra dizlerinin üzerine düştü. Bedenim harekete geçti, düşünmeden. Kapıyı öyle sert açtım ki menteşeler çatladı. Koştum. Koştum. Kalabalığın içinden geçtim. Elif… O dar sokakta, kaldırım kenarına yığılmıştı. Elinde kan. Baktı bana. Gözleri hâlâ güzeldi. Ama donuktu. “Beni bırakma…” fısıltısı dudaklarından döküldü. Ses yoktu sanki. Kurşunlar susmuştu. Dünya durmuştu. Onu kucağıma aldım. O an… ilk defa kalbim birini korumak için çarptı. Elbisesi kana bulandı. Ama teni hâlâ sıcaktı. “Aç yolu! AÇ YOLU!” diye bağırdım. Rauf önümü açtı, şoförümüz arabayı hazırlamıştı. Ön koltuğu yatırdım, Zeynep’i usulca yatırdım. Kafası göğsüme yaslandı. Solgun ama hâlâ nefes alıyordu. “Dayan… Elif . Dayan!” ⸻ Hastane. Tüm ışıklar üzerimize çevrildi. Ben onu taşırken herkes bakıyordu ama umursamıyordum. Yatış işlemleri hızlıydı, çünkü ismimi söyledim. Boran Asrav. Bu şehirde bu isim kanun gibiydi. Elif sedyeye alındı. Ellerini bırakmadım. Serumu bağladılar, oksijen taktılar. “Lütfen yaşa…” Ona ilk defa dua eder gibi konuştum. Dakikalar geçmedi. Zaman durmuştu. Sonra kapıdan bir kadın girdi. Yüzü yorgun, gözleri dolu… Üzerinde temizlikçi kıyafeti. Eli eldivenliydi hâlâ. “Kızım!” diye çığlık attı. Elif’in annesiydi. Arkasında küçük bir kız ve bir oğlan vardı. Titriyordu ikisi de. Kız kardeşi ağlıyordu. Oğlan bir köşeye sinmişti. “Kim yaptı?! Neden?! Benim yavrumun ne suçu vardı?! Allah’ım n’olur kıyma evladıma!” Kadın yere çöktü. Avuçlarıyla başını tuttu. Gözyaşları yerleri ıslattı. Yanlarına gitmedim. Sadece izledim. Kıyafetim kana bulanmıştı, ellerim hâlâ titriyordu. Ama gözüm Zeynep’in yattığı odadaydı. İlk defa… bir kadının acısı benim içimi yakıyordu. Rauf yanıma geldi. “Kim yaptı, biliyor musun?” “Hayır,” dedim. Ama içimden geçen şuydu: “Bunu yapan, bana değil… ona savaş açtı. Ve bu savaşı kazanamayacak.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE