Vera
Parker ve ben saatin kaç olduğunu umursamadan karnımızı tıka basa doyuran kadar yemiştik. Onun için yaptığım tavuk hala sıcaktı. Sadece çorbayı ısıtmamız gerekmişti o da çok uzun zamanımızı almamıştı. Yemeğimizi yerken uzun uzun konuşmuş ve gülmüştük. Parker yemek boyunca sürekli bana dokunacak bir bahane yaratmıştı. Ben tuza uzandığımda o da uzanmıştı. Bacakları ‘yanlışlıkla’ sürekli benimkilere sürtüp duruyordu. Yüzünde sürekli o oyunbaz ifade vardı. Hani filmlerde kadın bir anda aşka gelip masanın üzerinde ne var ne yok yere atarak adamın üzerine saldırırdı ya, işte kendimi tam o ruh halinde hissediyordum. Bir yandan ne var ne yok yere atıp masanın üzerinden, Parker’ın kucağına atlamak istiyordum bir yandan da o bana her dokunduğunda utangaç bir bakire gibi kaçmak istiyordum. Bana yaptığı bu şeylere aklım ermiyordu bir türlü. Hoşuma gidiyor muydu? Hem de deli gibi.
Yemekten sonra kahveleri Parker yaptı. Ben salona geçerken o da mutfakta kalıp bu kutsal görevi üstlendi. Şöminenin karşısında ki kanepeye çöktüm ve bacaklarımı kendime doğru çektim. Koltukta geriye doğru kaydım ve başımı koltuğun arkasına yasladım. Kahve kokusu burnumu doldurduğunda gözlerim kapanmaya başlamıştı. Sanırım bugün yemek yaparken deli gibi yorulmuştum.
“Bu bana canını sıktığımı söylemenin başka bir yolu mu, meleğim” diyerek dalga geçti Parker, kahveyi bana uzatıp yanıma otururken. Bir bacağını diğerin altına aldı. Koltukta yan döndü ve dirseğini koltuğun arkasına yaslayarak başını yumruk yaptığı parmaklarının üzerine dayadı.
Parker’ın yorumu üzerine hafifçe kıkırdadım “Can sıkıcı olanın ben olduğumu sanıyordum.”
Parker omuzlarını silkti “Bazen,” bu pekte beklediğim cevap değildi. Sonra yavaşça öne doğru kaydı. Koltuğa dayadığı kolu yavaşça hareket etti ve parmakları usulca çenemi kavradı “Ama çoğu zaman oldukça eğlencelisin”
Dudaklarımı kendi dudaklarına doğru yaklaştırırken kendimi tamamen onun büyüsüne kapılmış gibi hissediyordum. Oltaya takılan balığın son çırpınışlarıydı benimki. Tekrar suya dönmek için uğraşıyordum ama boşunaydı. Bir kere av olmuştum işte. Geri dönüşü yoktu. Avcı kalbimi söküp almıştı.
Sıcak dudaklar benimkileri kendine esir ederken ona direnmedim. Niye direnecektim ki? Şu anı sonsuza kadar dondurabilmekten başka bir arzum yoktu. Gavril’den kaçmadığım, ölmekten korkmadığı, insanları tehlikeye atacağımdan endişe etmediğim bir andı bu. Parker bana her şeyi unutturuyordu. Hayatımda yaptığım en doğru şey, onun evine hırsız olarak girebilmiş olmaktı. Gavril bana bilmeden bir iyilik yapmıştı. Ve eğer Parker’ın kalbini çalabildiysem, bu benim en büyük hazinem olacaktı.
Parker dudaklarını yavaşça geri çekti benim dudaklarımdan ama yüzünü uzaklaştırmadı. Sıcak nefesi tenimi delip geçiyordu sanki. Beni ona bağlı tutuyordu. Ve sonra… esnedim. Yapabileceğim onca şey varken esnedim. Parker’sa yüzünü hala benimkinden ayırmadan gülmeye başladı. Aferin Vera. Tüm karizman yerle bir olmuştu az önce. Hani o tehlikeli hırsız imajın var ya, onu bildiğin bok etmiştin az önce.
“Anlaşılan seni kahve kesmeyecek,” dedi yüzünde ki gülümseyen ifade silinmeden. Benim kahve kupamı da alarak masaya doğru eğildi ve ikisini de oraya bıraktı. Sonra ayağa kalktı ve elini bana uzattı “Hadi gel. Gidip uyuyalım”
Bir eline bir ona baktım. Burası biraz fazla mı sıcak olmuştu? Sanki bir anda evde yangın çıkmıştı da ben yangının ortasında kalmıştım. Yavaşça yutkundum ve uzanıp Parker’ın elini tuttum. Sıkıca kavradı elimi avcunun arasında. Bir zincir gibi kenetlenmiştik sanki. Kopmamız çok zordu.
Yüzünde ki o gülümseme bir türlü silinmiyordu. Beni peşinden yatak odasına doğru sürüklerken bile silinmemişti. Bense onu uysal bir edayla takip ettim. Sanki o benim sahibim, kenetlenen ellerimizde benim tasmamdı. Şu an kendimi bir fino köpeği gibi hissediyordum. Bir sopa atıp git getir dese, gider getirirdim.
Odaya girdiğimizde Parker elimi uzun süre bırakmadı. Işığı açtı ve beni odanın ortasına doğru sürükledi. “Sen rahatına bak, ben lavaboya gidip geliyorum” dedi ve o an elimi bıraktı. Kendimi neden boşlukta sürükleniyormuş gibi hissediyordum. Ortam hala sıcaktı. O banyoya doğru giderken bende elimi ağzıma götürüp salyamın akıp akmadığına baktım. Yakışıklımın insan bedeni üzerinde öyle bir etkisi vardı da.
Parker banyoya girer girmez ben de hızla dolabın yanına gittim. Üzerimi bir an önce değiştirmeliydim. İlk işim iç çamaşırlarımı değiştirmek oldu. Niye böyle bir ihtiyaç duyduğumu bilmiyordum ama sonuçta kendimi el yapımı, sutyen-külot takımımı çıkartıp, bir diğer el yapımı takımımı giyerken bulmuştum. Giydiğim şeyleri kendim diktiğim için, kendi zevkime göre tasarlıyordum. Ve benim iç giyim zevkim biraz… seksiydi. Neyse bunları Parker nasıl olsa göremeyecekti. O yüzden endişelenmeye gerek yoktu, değil mi? Şimdi şöyle bir durum vardı. Asıl görmezse diye endişeleniyordum. Tabi bunu sesli itiraf etmeyecektim. Bu sefer dolabın içinde ki pijamama ve geceliğime bakmaya başladım. Onlar o kadar da seksi değildi işte. Mevsim kıştı. Donmak istemiyordum.
Ben pijama mı, gecelik mi diye düşünürken asla olması beklemediğim, aslında tamamen olabilme ihtimalini tamamen unuttuğum bir şey oldu. Parker banyodan çıktı. Gözleri dolabın önünde duran, yarı çıplak halimi usulca süzmeye başladığında tüm bedenim alev alev yanmaya başladı. Dizlerim titriyor ve kalbim deli gibi atıyordu. Aferin Vera! Biraz daha hızlı giyinemez miydin?
Yakışıklım, yavaş ve uzun adımlarla bana doğru gelmeye başladı. “Beni bekliyordun?” diye sordu alaycı bir ses tonuyla. Tüm bedenim çıldırmış gibiydi. Hormonlarım kontrolden çıkmıştı ve ben de kontrolden çıkmadan, Parker’ın susması gerekiyordu.
“Ben… şey… pijamalarımı arıyordum ve…”
Bir anda kendimi Parker’ın kolları arasında bulduğumda kurmayı beceremediğim cümlem yarım kaldı. Zaten konuşacak durumda değildim. “Korkma, meleğim,” diye fısıldadı yüzüme doğru “güzel hırsızları ısırmıyorum”
Gözlerini benimkilerden ayırmıyordu. Ben kendi gözlerimi onun gözlerinden çekmek istiyordum ama bir türlü yapamıyordum işte.
“Rahat ol Vera,” dedi Parker. Kollarının arasında titrediğim için bunu söylüyor olabilirdi “Sana istemediğin hiçbir şey yapmam. Kimsenin yanında, benimleyken olduğun kadar güvende olamazsın. Sen benim kurtarıcı meleğimsin unuttun mu? Seni korumak benim öncelikli görevim.”
Dudaklarım hafifçe yukarı doğru kıvrıldı “Namusumda koruma alanlarının arasına giriyor mu?”
Gözlerinde çakan şimşeklere bakılırsa giriyordu ama bu görevden sonuna kadar da nefret ediyordu. “Bedenin her bir noktası benim koruma alanıma giriyor, meleğim”
Ah! Ölüyordum resmen. Kollarının arasında eriyip gidecektim. Alev bütün bedenimi sarmış ve tenime batamaya başlamıştı. Bu adamı istiyordum ben. Onun kollarında huzur bulmak, mutluluğu son damlasına kadar hissetmek istiyordum.
Yüzümü onunkine doğru yaklaştırdım “Önce koruyacağın şeyi iyi tanıman gerekmez mi, yakışıklım?”
Sözlerim onu şaşırtmıştı. Benden bunu gerçekten de beklemiyor muydu? Ona kendimi bu kadar çabuk vereceğimi beklemiyor muydu? Ben de beklemiyordum. Kolay bir kız değildim. Ama bu adam ben de önünde diz çöküp ona tapma isteği uyandırıyordu.
“Tehlikeli sularda yüzüyorsun, Vera”
“Tehlike benim göbek adım. Ben güzel hırsız Vera’yım. Tehlikeye bayılırım”
Ve sonra onu öptüm. O anda tüm ipler koptu. Onun kendini tutmasını sağlayan biraz direnci de yerle bir oldu. Kolları sıkıca kavradı beni. Sımsıkı tuttu. Parmakları usulca tenimi keşfetti. Beni çıldırtarak yakıp geçti.
“Bana ne yaptığın hakkında en ufak bir fikrin bile yok, meleğim” diye fısıldadı dudaklarıma doğru, beni yatağa taşımadan hemen önce “Sen beni cehennemden kurtardın ve cennetten çıkma o ilahi ışığınla ruhumu kutsadın. Bana her şeyimle sahip oldun. İkimizde daha ne olduğunu anlamadan kalbimi çaldın, güzel hırsız.”
O konuştu ve kelimeleri bir bir işlendi içime. Kalbime, ruhuma, bedenime ve aklıma… beni ele geçirdi. O an da ona aşık oldum. Tüm korkularıma rağmen bıraktım kendimi.
Parker önce dudaklarıyla keşfetti bedenimi, sonra elleriyle ve sonra tekrar tekrar tanıdı her bir dokuyu, her bir hücreyi… kulağıma usulca sevgi sözcükleri fısıldadı. Adım dudaklarından bir ilahi gibi dökülüyordu. Meleğim… diyordu bana, sen beni kurtardın.
İçimi ısıtıyordu, sözleriyle ve dokunuşuyla. Sonra sıcaklık tamamen doldurdu beni. Canımı tatlı tatlı yakarak, bana zevk tutkunun en güzel anlarını yaşatarak… Volkan oldu o sıcaklık içimde, şiddetle patladı. Tüm bedenimi esiri altına aldı. Ve ben onun oldum. Sonsuza kadar…
*
Parker tüm gece beni kollarının arasında durdu. Öyle sarmaş dolaş uzandık yatakta. Parmaklarını benimkilere kenetledi. Başımı göğsüne yasladım ve kalp atışlarını dinledim. Benim… kalbim bu kelimeyi haykırıp duruyordu.
“Bence adını değiştirebiliriz” dedi Parker
Başımı kaldırıp ona baktım “Adımı sevdiğini sanıyordum?”
“Adını hala seviyorum,” Parmakları yanağımın üzerinde usulca gezindi “Bence sana çok yakışıyor ama belki de seni kaçırmalıyım diye düşünüyordum. O zaman adını değiştirmen gerekebilir”
Beni kaçırmak mı istiyordu? İşte bu gülmek için bir nedendi. Anlımı göğsüne yasladım ve uzun uzun güldüm. Tam kalbinin üzerini yavaşça öptüm sonra “Beni kaçırırsan, başın belaya girer”
Ve bu istediğim son şeydi. Onu tehlikeden uzak tutmak için her şeyi yapardım. O iğrenç herif sevdiğim birini daha alamayacaktı benden. Eğer biri ölecekse, o ben olacaktım.
“Umurumda değil, Vera!” dedi Parker inanılmaz bir özgüvenle. “Hiç umurumda değil hem de. Seni güvende tutmak istediğimi neden anlamıyorsun?”
Anlıyordum. Çünkü aynısını ben de onun için istiyordum. Ama hayat bazen fedakarlık yapmak zorunda bırakırdı bizi. Ben de onu korumak için özgürlüğümden vazgeçiyordum. Sonsuza kadar bu evde kalır yine de Parker’ı tehlikeye atmazdım.
“İyi de ben zaten güvendeyim. Benim kaçmam değil, saklanmam gerek. Kaçarsam beni hemen bulur. Sadece krala sorması…” Hızla sustum. Kahretsin! O ismi kullanmamalıydım.
“Kral mı?” diye sordu Parker şaşkın bir ses tonuyla. Haksız da değildi. Ancak Alexander Jones kendine kral diyebilirdi.
“Sana öyle basit bir çeteyle uğraşmadığını söylemiştim. Gavril, Kral Alexander Jones’un adamı. Ona kral derler çünkü dünya üzerinde ki tüm pisliklerden de büyük bir pisliktir o. Hayatını mahvetmediği çocuk kalmamıştır. Asıl yılanın başı o aslında”
Tekrar başımı göğsüne yasladım. Kollarımı sıkıca etrafına sardım ve kalp atışlarının ritmiyle unutmaya çalıştım. Ne kadar berbat bir hayata sahip olduğumu…
“O zaman dua edelim de kral bir an önce ölsün. Belki o zaman krallığı da çöker”
Bu cümlesi kendi kendime kıkırdamama sebep oldu. Kral ölünce belki de yerine kızı geçerdi. Herkes onun bir kızı olduğunu bilirdi. Ama kimse kim olduğunu bilmiyordu.
“Bir keresinde biri bana onu yok etmesine yardım etmem karşılığında özgürlüğü vereceğini söylemişti”
Robin’in teklifini reddetmenin doğruluğu hala beni düşündürüyordu. Yine de şu an da olduğum yerden deli gibi mutluydum ben. Asla vazgeçmezdim yakışıklımdan. Onu seviyordum. İlk defa aşık olmuştum ve bu kişi Parker Robinson olduğu için çok mutluydum.
“Sen ne dedin?” diye sordu Parker
Her aklı başında insanın diyeceğini tabi ki “Elbette hayır dedim. Kral yenilmezdir. Ona bulaşmak bile bile intihardan başka bir şeydir. Ama onun yok olması işime gelirdi. O yok olursa ne Gavril’in ne de diğer cehennem zebanilerinin gücü kalırdı.”
Şimdilik bu mümkün değildi. Boşa hayallerdi sadece. Saklanmaktan başka çarem yoktu. Kaçmak benim için şu anlık bir seçenek değildi. Gavril beni unutana kadar saklanacaktım. Sonra… sonrasını o zaman düşünürdüm.
“Her şey yoluna girecek, meleğim” diye fısıldadı kulağıma Parker
“Sen öyle diyorsan, yakışıklım” diye karşılık verdim ona ve gözlerim daha fazla dayanamayarak usulca kapandı. Öylece uykuya daldım kollarının arasında. Saklanmak o kadar da kötü değildi aslında…
Parker
Vera kollarımın arasında usulca uykuya daldı. Tıpkı bir melek gibi uyuyordu. Tıpkı bir melek gibi… Ve bu meleğe böyle hızlı aşık olabildiğime inanamıyordum. Şimdi onu korumak için canımı bile verirdim.
Onu kurtarmanın bir yolunu arıyordum deli gibi. Aslında… aslında artık aramıyordum. Çünkü o aradığımı bana kendi elleriyle vermişti. Kızacağını da bilsem bu tek çareydi.
Onu uyandırmamaya çalışarak usulca kalktım yataktan. Eşofmanımı hızla üzerime geçirdim ve telefonumu elime alarak odadan dışarı çıktım.
Şu an tek istediğim meleğime sarılıp uyumaktı. Ama önce yapmam gereken çok ama çok önemli bir şey vardı.
Yine gizlice George’u arıyordum ve bu sefer yakalanmamak için Tanrı’ya deli gibi dua ediyordum. Eğer beni duyarsa yapmayacağı çılgınlık olmadığından adım gibi emindim çünkü.
Hızlıca George’un numarasını tuşladım ve telefonu kulağıma götürdü. Bir kere… iki kere… telefon üç kere çaldıktan sonra açıldı ve George uykulu sesiyle bana cevap verdi.
“Saatin kaç olduğunu biliyor musun sen? Gidip hırsızınla ilgilensene!”
Bir insan gece gündüz demeden nasıl sersem olur diye merak ederseniz, aramanız gereken doğru kişi George’du. “Kapa çeneni George. Acil bir plan değişikliği yapıyoruz. Yarından itibaren Gavril yerine başka birinin peşine düşüyoruz”
“Kim?” diye sordu George
Düşünmeden cevap verdim “Alexander Jones”
Kral gidecekti ve meleğim tekrar özgür olacaktı.