Vera
Bir erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiğiyle ilgili o sözü hepimiz duymuşuzdur. Bu kesinlikle doğru! Parker karşımda böyle iştahla yemek yerken yalan olması imkan dahilinde değildi çünkü.
Aradan bir ay geçmişti. Parker hafta içleri şehre dönüyor ve hafta sonlarını burada benimle geçiriyordu. O kısacık iki günü bütün hafta iple çekiyordum. Ondan hiç ayrılmak istemiyordum. Arabası kulübenin önünde görüldüğü anda kalbim çıldırmış gibi atmaya başlıyordu. Ve o son gecelerde… ona, onu hiç bırakmak istemediğimi gösterecek şekilde sımsıkı tutunuyordum.
Bir de ona yemek yapıyordum… ve her seferinde kendinden geçiyordu. Varlığımı bile unutuyordu.
“Yemek yemekten bu kadar zevk alan tek tanıdığım sensin, yakışıklım” diyerek yemeğiyle yaşadığı aşkın arasına girdim. Yemeği ben yapıyordum ama tüm övgüyü onlar alıyordu.
“Sadece çok lezzetli olduğu için”
Başımı iki yan salladım. Ondan da fazlasıydı. “Sanki üç haftadır tek lokma yememişsin de şimdi tadını çıkarta çıkarta yiyormuşsun gibisin.”
Tek kaşını kaldırıp bana baktı. Tabi gerçeklerin yüzüne vurulmasını kaldıramamıştı gururu! Parker eğer bir şeyden keyif alıyorsa, bunun zevkini sonuna kadar çıkarırdı. Nereden bildiğimi öğrenmek için lütfen çocuklarınızın uyumasını bekleyin.
“Sen bana gülüyor musun?” diye sordu, yakışıklım. Çatalı hala elindeydi. Onu bırakır mıydı hiç? Tek kaşını kaldırmıştı ve bana sorgulayan bakışlar atıyordu.
“Ben mi?” diye sordum, hiç şaşırmadığımı gizlemeye çalışan abartılı bir ses tonuyla “Ben kimim ki sana güleceğim? Hem gülünecek ne yapıyorsun ki? Sadece yemeğinle büyük bir aşk yaşıyorsun. Tam bir umutsuz romantiksin, yakışıklım!”
Bu sefer kaşları şekil değiştirdi ve gözleri kısılırken onları da sert bir ifadeyle çattı. Ama o dudaklarından kaçmaya çalışan gülümseme var ya, işte onu saklamak konusunda ki yetenekleri bugün işe yaramıyordu. Zaten öyle bir yeteneği yoktu. Dünya üzerinde ki hiçbir yetenek o gülüşü benden saklayamazdı. O gülüşü bir saniye bile görmezsem ölürdüm ben. Zaten bütün hafta onu özlüyordum. Eğer birlikte geçirdiğimiz şu kısacık zamanda gülüşünü benden saklarsa canını fena yakardım.
“Sen baya baya gülüyorsun bana. Hiç hoş değil, meleğim. Bana öyle gülmemelisin”
Dirseklerimi masanın üzerine yasladım ve öne doğru eğilip, gülümsememi bastırmadan fısıldadım. “Nedenmiş o?”
“Çünkü eğer gülmeye devam edersen,” diye fısıldadı Parker, benim gibi öne doğru eğilirken “Ben kendimi tutamayabilirim, meleğim”
O andan sonra hiçbir şey yüzümde ki keyifli gülümsemeyi silemezdi. Daha da geniş güldüm inadına, daha keyifli…
Ve Parker yerinden kalkıp hızla bana doğru geldiğinde neler olduğunu anlamaya çalışmadım. Sandalyemi hızla geri çekip beni aynı hızla omzuna attığında, yine ne yaptığını sorgulamadım. Sadece dudaklarımdan kaçan o küçük çığlığa engel olamadım.
“Seni uyarmıştım, Vera” dedi Parker “Ben çoktan kendimi kaybettim”
Kaybolmanın bu kadar eğlenceli olduğunu kim bilebilirdi ki? Ben şu an fazlasıyla eğleniyordum üstelik. Parker beni üst kata taşırken kendi kendime kıkırdıyordum. Bu işin sonunun nasıl biteceğini hepimiz biliyorduk. Bilmezden gelenleriniz için yine de söyleyecektim ama ben. Parker Robinson beni birazdan yatağa atacaktı ve ben ağzımı açıp tek bir itiraz kelimesi bile söylemeyecektim.
Yatak odasına girdiğimizde, Parker hiç vakit kaybetmeden beni yatağın üzerine doğru götürdü ve yavaşça yumuşak yastıkların arasına bıraktı. Üzerime çıkıp, iki elini başımın iki yanın koyarken yüzünde alaycı bir ifade vardı. “Hala eğleniyor musun, meleğim?” diye sordu Parker.
Ben de iki elimi kaldırdım ve onun yüzünün iki yanına koyarak yüzümü onun yüzüne daha çok yaklaştırdım. Dudaklarımı onun dudaklarının merhametine bırakmadan önce söyleyebildiğim tek kelime “Çok” olmuştu.
Ondan sonrasın da eğlenmenin gerçek anlamını o dudaklarda öğrenmiştim. Öpüşü büyülü gibi bir şeydi. İnsana kendini kaybettiriyordu. Aklınızı başınızdan alıyordu. Ya da belki de bu duygular sadece bana özeldi. Çünkü bütün bu duyguları hissetmemi isteyerek öpüyordu beni. Beni seviyordu. Hayattan bundan başka ne isteyebilirdim bilmiyordum. Özgürlük filan umurumda değildi. Sadece sonsuza kadar Parker’ın olmak istiyordum ben.
Güçlü parmakları yavaşça kazağımın içine doğru sızdı. Tenimi yavaş yavaş baştan keşfediyordu. Gittikçe daha çok yukarı çıktı. Usulca sutyenimin kopçasını buldu. Onu açmasına sadece bir saniye kalmıştı… telefonu çalmadan hemen önce.
Parker’ın dudakları dudaklarımın üzerinde canı sıkılmış halde birkaç küfür savurdu. Beni inatla bırakmıyor ve telefonda inatla çalıyordu.
“Bir daha ki sefere gelirken lanet telefonu şehirde bırakacağım!” diye söylendi, dudaklarını ısrarla benimkilerden ayırmadan. Benden o dudakların üzerinde kıkırdadım. “Hadi aç şu telefonu da işimize bakalım. Yoksa ben açacağım ve o telefon benim elime geçerse hiç hoş şeyler olmaz”
Ben bir kızın bilmemesi gereken küfürler biliyordum. Hem de oldukça ayrıntılı bir şekilde. Yani beni kızdırmak istemezdiniz. Ayrıca elimde baya ağırdır!
Parker tekrar sıkkın bir şekilde homurdandı ve üzerimden kalkıp yanıma uzandı. Telefonunu cebinden çıkardı ve ekrana kısa bir bakış attıktan sonra telefonu açtı.
“Yine ne istiyorsun, George?” diye sordu sinirle. Ben bile bıkmıştım bu George’dan. Ben Parker’ı bu kadar aramıyordum, ona ne oluyordu?
Parker’ın öfkeli yüz ifadesi ani bir hızla değişti. Gergin bakışları bir saniye için benimkiyle kesişti ve George’a “Bir saniye bekle” dedikten sonra hızla yataktan kalkıp banyoya gitti. Kapıyı arkasında kapadı. Kilitledi. Bu sinir bozucu derecede tuhaftı ve canımı sıkmıştı. İçime bir kurt düşürmüştü. Bu hiç hoş değildi.
Ben de hoş olmayan şeyler yapabilirdim… Hızla yerimden kalktım ve sessiz adımlarla banyo kapısına doğru ilerledim. Kulağımı tahta kapıya dayadım ve Parker’ın konuşmasını dinledim.
“Kesin bilgi mi?” diye sordu Parker. İşle ilgili bir şey miydi? “Kızı kaç yaşındaymış?” diye sordu bu seferde. “Peki öldüğünden eminler miymiş?” Kim ölmüştü? Belki de bir cinayet vakasının peşindelerdi ve benim canımı gereksiz ayrıntılarla sıkmak istemiyordu. İyi de George bunu yarın ona ofiste söyleyemez miydi? “Tamam sen araştırmaya devam et George. Kızla ya da adamla ilgili başka bir şeyler bulursan bana da mutlaka haber ver. Yarın geldiğimde ben de bakınacağım etrafa” Durdu. Derin nefes aldı. “Kral ortadan kalkmadan rahat edemem”
Sanki o an bir rüyadan uyanmıştım. Gerçek dünyanın nasıl bir yer olduğunu görmüştüm. Gerçek dünyada ben Gavril’den kaçıyordum ve biliyordum ki bu dünya da kralın peşine düşen herkesin sonu ölüm oluyordu.
Parker kralın peşine düşmüştü. Bunu yapmamasını ona söylememe rağmen. İyi yapmıştı. Aferin ona. Ne yapacaktım ben şimdi? Parker canını ortaya koyuyordu. Ona kızmak istiyordum ama kahretsin kızamıyordum işte. Onu anlıyordum. Çünkü ben de aynı şeyi yapardım. Onun için canımı ortaya koyardım ve gerekirse koyacaktım da.
Yakalanmadan önce hızla yatağa döndüm ve Parker’ı bekledim. O gece hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Bilmiyormuş gibi davrandım. Yine ona hiç gitmesini istemediğimi belli edermişçesine tutundum. Bu sefer gitmesini istemiyordum çünkü. Onu gözümün önünden ayırdığımda ölüme gönderdiğimi biliyordum. Onu bu tehlikeden uzak tutmanın bir yolu olmalıydı. Belki de gerçekten kaçabilirdik. Herkesten, her şeyden uzağa gidebilirdik. Bana Gavril’in peşimde olmadığını söylemişti. Peki doğru mu söylemişti? Bunu öğrenecektim. Öğrenmenin bir yolu vardı. Tehlikeli bir yoldu ama yine de işime yarayacaktı. Bana bir çıkış bulmam için yardımcı olacak bir yol.
*
Ve haftanın en nefret ettiğim günü gelmişti. Pazartesi. Çünkü Pazartesi sabahları Parker gidiyordu. Onun gitmesinden nefret ediyordum. Keşke ben de onunla gidebilseydim. Bu kulübe de tıkılıp kalmanın en kötü yanı buydu. Ondan uzak kalıyordum.
“Sen her hafta böyle surat asacak mısın?” diye sordu Parker karşıma geçip. Evet! Asacaktım işte. Hatta kollarımı göğsümde kavuşturup, ayağımı da yere vuracaktım. Var mıydı bir itirazı?
“Dün gece gülüyordun ama. Ne oldu şimdi?” Bu sefer yüzünde ki o canı sıkkın ifade gitmiş ve yerini ukala bir sırıtışa bırakmıştı. Dün geceyle bu aynı şey miydi? Dün gece yanımdaydı. Bugün gidiyordu. Nokta.
“Somurtma artık, meleğim,” dedi Parker, yavaşça yüzümü elleri arasına alırken “Bir fikrim var. Çarşamba günü izin alabilirim. Salı gecesi gelirim ve Çarşamba gecesi geri dönerim. Sonra hafta sonu bir daha gelirim. Ne dersin?”
Sizce de böyle fikirler ürettiğinde çok seksi olmuyor muydu? Bence oluyordu. Öyle ki ben de ona sıkıca sarılma ve onu öpücüklere boğma isteği uyandırıyordu. Öyle de yaptım. Kendimi hızla kollarının arasına attım. Dudaklarımı hızla onunkilerinin üzerine bastırdım ve coşkuyla öptüm, yakışıklımı. Keyfim yerine gelmişti işte. Sadece iki gün sonra yine burada olacaktı. Gerekli yerleri arayıp, keyfimi kaçırmadan önce buna ihtiyacım vardı.
“Harika bir fikir bu!” diye fısıldadım dudaklarına doğru.
Hiçbir şey söylemedi. Öyle tatlı güldü ki kalbim hızla eridi. Biraz daha burada dikilirsek asla gidemeyecekti.
“Hadi git artık” dedim o yüzden bu sefer, geri çekildiğimde. Yoksa gitmene izin vermeyeceğim
Bunun fena bir fikir olmadığının ikimizde farkındaydık. Ama yine de gitmesi gerekiyordu. Görev beklemezdi. Görevi kralla uğraşmak olmasa buna sevinebilirdim bile. Ama maalesef yakışıklım kafayı Alexander Jones’a takmıştı.
Parker kollarımın arasından yavaşça çıktı ve bir süre geri geri yürüdükten sonra sonunda arkasını dönüp arabasına doğru ilerledi. O çantasını bagaja, atıp arabaya binene ve orman yolunda gözden kaybolana kadar onu izledim. Tek dileğim bana geri dönmesiydi.
*
Mutfak masasında oturuyordum. Tek yapmam gereken telefonu elime aramak ve lanet bir numara tuşlamaktı. Ama duyacaklarım beni korkutuyordu. Parker’ın bana doğruyu söylemiş olmasından başka bir dileğim yoktu.
Aramadan bilemezdim. Bu yüzden telefonu elime aldım ve numarayı tuşladım.
Telefon 3. çalıştan sonra açıldı.
“Alo?” dedi karşıda ki ses.
“Alo? Benim, Vera. Seninle konuşmam gerek Zack!”
Ve eğer Zack bana istemediğim o cevabı verirse, konuşmam gereken bir yabancı daha olacaktı.
Robin Myers!