Hayat işte, nereden sınayacağını kestiremediğin bir bilinmezlik. Kardeşimin kınasında, en mutlu olması gereken kişi, yüreği parıl parıl yanmış platonik bir aşka dönüşmüştü. Kendimi zor da olsa toparladım. Amacım belliydi; görevimi yerine getirip buradan uzaklaşacaktım.
Hızlı adımlarla kardeşimin yanına gittim. “Aslı” diye sarılıp öptüm onu. Bir tur kendi etrafında döndürüp hayran gözlerle izledim. “Çok güzel olmuşsun,” deyip tekrar sarıldım. Gözyaşlarıma hakim olamadım, hafif hafif aktılar. Bana bakıp, “Sakin, ağlama, makyajın bozulur,” dedi ve yanaklarımı hafifçe sildi. Gülümsedim. “Sence umrumda mı?” deyip göz devirdim.
“Önemli tabi abla, sana Mehmet’in doktor arkadaşını ayarlayacağız, kına’ya gelecek birazdan,” dedi. İkisi birden bana bakıp gülümsedi. “Bildigim kadarıyla doktorlar asker istemiyor,” dedim onlara bakarak. “Ya abla, niye istemesin? Çok güzel görünüyorsun, şuna bak,” deyip beni aynaya çevirdi ve kendimi gösterdi. Sonra da Mehmet’e, yani kocasına dönüp gülümsedi. Mehmet de, “Abla ben söyledim, asker diye görüşelim, konuşalım dedi, istemem demedi,” dedi. İçimden “Bu çocuk niye bu kadar saf?” diye geçirdim.
“Tamam Mehmet, olur,” deyip konuyu kapatmak istedim ama Aslı, “Ayy abla valla mı?” diye hevesle bana sarıldı. Aynanın önünden çıkıp koltuğa oturdum. “E, Ali’den bana hayır yok, yolumuza bakalım demi?” dedim, derin bir nefes alıp verirken. Aslı ile Mehmet göz göze gelip birbirlerine üzgünce baksalar da beni teselli etmeye çalıştılar. “Saçmalamayın, hadi kalkın, kınanız var, bol bol oynayalım,” deyip odadan çıktım. Daha fazla kimseyle muhatap olmasam iyi olacak gibiydi.
Zaten Aslı evlenince annemi ve babamı yanıma aldıracaktım. “Benimle yaşasınlar, az eve geldiğimde sıcak yemek yüzü göreyim, değil mi?” diye kendi kendime düşünerek salona ilerledim. Hiçbir akrabaya yaklaşmak istemediğim için salonun bir köşesinde gözlem yapıyordum ki, giriş müziği çaldı ve harika çiftimiz dans etti. İçim biraz burkulsa da çok sevindim onun adına; sevdiğiyle evleniyordu.
Ben de, “Acaba Ali’den başka birini sevebilir miyim?” diye düşünürken Ali yanımda belirdi. “Dans edelim mi?” diye sordu. Şaşırdım, etrafa baktım; yanındaki kız neredeydi, ama kimse yoktu. “E hadi ama,” deyip elimi tuttu ve beni piste çekti. Aslı ve Mehmet şaşırsa da ben tepki veremiyordum.
Ali hiç bir şey olmamış gibi dans ederken, “Hadi Umay, kendine gel,” dedi. Gülümsedim sadece. “Dans etmeyi çok beceremiyorum, biliyorsun,” dedim. “Evet,” deyip gülümsedi. Şimdi ben ne yaşıyordum, hiç bir fikrim yoktu.
“O kız,” dedi Ali, başını öne hafifçe eğerek. “Benim nişanlım.” “Nişanlını bırakıp benimle dans mı ediyorsun?” dedim. Hafifçe başını kızın olduğu tarafa çevirip bana baktı. “Çok güzel görünüyorsun,” dedi. “Ama sorumun cevabı bu değil,” dedim. “Seni kardeşim gibi gördüğümü söylemiştim,” dediğinde zaman durmuştu. Onun da sesi kırgındı ama nişanlıydı artık.
Hemen dansı bıraktım. “Bu dansı nişanlın hak ediyor Ali,” deyip babamdan arabanın anahtarını alıp salondan çıktım. Hemen asker kimliğime kavuşmam lazımdı, yoksa kalbimi toparlayamazdım. Hızlı adımlarla arabaya yürüdüm.
Az ileride jandarma birliği vardı. Oraya gidip parkur çalışırsam, bu öfke ve kalp kırıklığı orada geçer diye düşündüm. Daha önce iki kere gitmiştim zaten. “Orası da olur,” diye arabayı oraya sürdüm.
Üzerimde kırmızı saten elbise, uçuşan etekler, ayaklarımda topuklu, saçımda kırmızı kurdele… Askerler bana bakıyordu. Girişte nöbetçi asker, “Adın ne? Giriş kartın var mı?” diye sordu. “Üsteğmen Umay Bilge Ateş,” dedim. Hemen kapıyı açtı.
Topuklarımın sesiyle tıkır tıkır yürüyüp içeri adım attım. Üstlerine gidip parkur çalışmam gerektiği için izin aldım. Kıyafet istedim, her şey hazırlandı. Tam kapıdan çıkarken Teymen Mete’yi gördüm. Daha önce geldiğimde tanışmıştık.
“Ooo deli kız, yine gelmişsin,” dedi gülerek. Ben de ona gülümsedim. “Geldim, şimdi üzerimi değiştirip parkura çıkacağım, hazır mısın yarışa?” dedim. “Her zaman,” deyip esas duruşta bekledi.
Parkura çıktığımda serin hava yanaklarıma hafifçe dokundu; sanki doğa bile içimdeki yangına serinlik katmak ister gibiydi. Birçok jandarma askerin dikkatini çektiğimi fark ettim. Ne düşündüklerini, ne konuştuklarını umursamadım. Bu gece kalbimi soğutmak, kırıklarını parkurda bırakmak istiyordum.
Mete’ye başımla selam verip koşuya başladık. İp engelini hızla aşıp tırmandım. Zirveye ulaştığımda rüzgârı arkamda hissederek kendimi aşağı kontrollü bir şekilde bıraktım. Denge tahtasından ustalıkla geçip çukura atladım. Mete de hemen peşimdeydi. Onu beklemeden ipi tutup yukarı doğru tırmandım. Gücüm yettiği kadar değil, öfkemi taşıdığı kadar yükseldim.
Tellerin altından sürünürken yerin soğuğu tenime değdi, ama içimdeki yangın daha ağır bastı. Bitirme çizgisine ayağımı bastığımda gözüme ilk çarpan süre oldu: 53 saniye. Zor ama kısa bir parkurdu. Eğitilmiş çoğu asker bu tempoya ulaşabilirdi ama benim mücadelem başkaydı.
Nefes nefese ellerimi dizlerime koyup eğildim. Başımı kaldırıp Mete’ye baktım. Gülümsüyordu.
“Ee, çayı ısmarlarsın artık,” dedim.
“Tabii, hadi gel biraz dinlenelim,” dedi.
Parkura bir kez daha göz gezdirdim. “Ben biraz daha koşacağım,” dedim. Ne kadar yorulursam, düşüncelerimden o kadar uzaklaşabilecektim.
Arada telefonumu alıp Aslı’ya mesaj attım: "Merak etme. Yarın düğünde mutlaka oradayım. Bu gece beni beklemeyin."
Gece boyunca parkurda koştum. Her engeli tekrar tekrar geçtim. Yoruldukça kalbim hafifledi. Yorulmus bir beden dağılmış saçlarım... Hepsi yersizdi bu karanlıkta ama ben kendimle savaşıyordum.
En sonunda boş bir ranzaya kendimi attım ve farkına bile varmadan uyuyakaldım. Sabah olduğunda Mete yanıma gelip
“Kalk asker, bu uyku ne böyle?” diye takıldı.
Normalde onunla böyle konuşmasına izin vermezdim, ama bu sefer içimden gelmedi. Saat 10’a geliyordu. Üzerimi toparlayıp kantine indik. Mete sağ olsun, her zaman destek olmaya çalışır. Kahvaltı ettikten sonra parkurda eğitim yapan jandarmaları izledik.
Valizimi evden almam gerekiyordu ama kalabalıkla yüzleşecek gücüm yoktu.
“Mete,” dedim. “Kadın çömezlerden birini eve davetli gibi gönder. İkinci kat zaten, pencereden valizi aşağı atsın. Beni gören olmasın.”
“Tamam, hallederim,” dedi. Onaylayıp ayrıldım yanından.
Bir köşeye çekilip Timsah’ı aradım.
“Komutanım, kavalye mi lazım oldu?” dedi hemen.
Güldüm ama ciddiyetle: “Asker, düğünden sonra beni alın. Hazırda operasyon varsa direkt geçelim. Bekleyecek gücüm yok.”
“Hayırdır komutanım?”
“Hadi aslanım, siz nasılsınız onu söyle.”
“Hafız hatim indiriyor, bizi de başına dikti dinletiyor,” dedi gülerek.
İçim burkuldu. Bir gün olmuştu ama özlemi ağırdı.
Soylu bağırdı arkadan: “Komutanım, doktor siz gidince odasına geri döndü!”
“Ulan siz neredeydiniz?” dedim. “Odama nasıl el koyar?”
“Gelince hallederim artık... Neyse. 12’de beni alın. Gece operasyona çıkıyoruz.”
Telefonu kapattım. Mete, valizimi boş bir odaya bırakmıştı. Teşekkür edip hazırlanmak için odaya geçtim.
Bu kez sürdüğüm makyaj, bir davet için değil; bir savaşa hazırlık gibiydi. Gözümde cesaretin, kalbimde gururun rengi vardı. Bebek mavisi elbisem cesaretli bir yırtmaçla tamamlanmıştı. Begüm'ün seçimi yine harikaydı. Ona güzel bir tatlı ısmarlamalıyım. Aynada kendime baktım: Saçlarımı hafifçe maşa yapmıştım. Sert değil, dimdik duruyordum. Bir asker gibi. Ama prensese dönüşmüştüm.. Artık hazırdım...