7.BÖLÜM

3999 Kelimeler
Siyah perdelerimden hala nefret ederken en azından koltuğumun rahat olmasına seviniyorum. Evet. Evet. En azından sevinebileceğim bir unsur var. Klimam da çalışıyor. Bence mutlu olmam gerek. Kesinlikle. Neden olmayayım ki? Sonuçta bu gece beni alt etmeye çalışacak insanlar yok. Hah, benim gibi kızı neden halt etsinler? Sesli bir şekilde yutkundum plazmam hala düşecek gibi duvarda montelenmişken ona sövmemek için kendimi zor tuttum. "Sakin ol Cosmos. Sadece sakin ol. Sana bir şey yapamazlar..." Tekrar yutkunmadan edemedim. Kapıya diktiğim gözlerim ürkütücü derecede canımı yakıyordu. Bu gece bir şeyler olacağını biliyordum. Orkun söylemişti. Benimle oyun oynamadıysa tabii ki. Ama etraf o kadar gergindi ki ne yapacağımı şaşırmış durumdaydım. Beni koruyacak hiçbir şey yanımda yer almıyorken karşımda duracak insan Orkun'un bile çekindiği birisiydi. Dövmeli bir adamdan bahsediyorduk. En fazla ne kadar ürkünç olabilirdi? Başımı koltuğumun yaslanma yerinden geriye doğru attım. Şansım yoktu. Aklımda olan tek plan da işe yarayacağa benzemiyordu. Beni her halükarda öldürürdü. Peki, ben ne yapacaktım? Daha yaşamak istediğim hayatım, beni bırakan ailemi bulma çabam hala içimde bir yerde yer alıyorken ben ne yapacaktım? Bir tıkırtı duydum. Yerimden hızla sıçrarken telaşla gözlerimi etrafında dolandırmam uzun sürmedi. Görünürde kimse yoktu ama kapalı olan kapım. Ah, ben o kapıyı neden kapatmıştım ki? Beynim zonkluyor boynumun hemen arkasında olan beyinciğime bir tokmak vurulurcasına kalbimin atışlarını hissediyordum. Kulaklarım uğulduyor. Bu kadar korkmam kalp krizi geçirmeme bedelken hala kasılmış bedenimle koltuğumda oturuyorum. Beni bulmak için bu odaya geleceğini biliyorum. Orkun demişti. Asla kendisini göstermeden işini yapmazmış. Arkadaştı değil mi? O zaman bana neden hiçbir yardımda bulunmuyordu? Görünürde mi öyleydi? Galiba evet... Ve ben o insana inanıp yanında olacağımı söylemiştim. Evet, yarın –eğer yaşarsam- onunla kesinlikle bağlantılarımı kesecektim. Belki okul değiştirirdim. Evet. Kesinlikle okul değiştirir bu beladan kurtulurdum. Bir tıkırtı daha duyduğumda gözlerimi sımsıkı yumdum. Orkun ne demişti? Bana kendisini gösterecek... Ne yani? Ölürken son gördüğüm yüz ona mı ait olacaktı? Hadi ama... Parmaklarımı kapatıp açarken kırtlatmaları daha da gerilimi arttırırken kendime gelmeye çalıştım. Şimdi bitmiştim. Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum işte. Bir tıkırtı daha duymamla gözlerimi ahşap rengi kapıma diktim. Eski bir kapı. İlk geldiğimde o kapıdan ne kadar da nefret etmiştim öyle? Şimdi ise benim yaşam kaynağımdı adeta... Derin bir nefes aldım ve yavaşça bıraktım. Ağlamak mı istiyordum? Dışarıdan gözüktüğüm kadar cesur bir kız değildim ben oysaki. Şu normal insanlar nasılsa ben de öyleydim. Gerektiğinde kendisini korumayı bilen ama erkeklere karşı... Ah, kadın olmaktan nefret ediyordum... Tekrar bir tıkırtı duydum ama bu diğerlerinden daha da sesliydi. Sesli bir şekilde yutkundum. Hava kanallarımı tıkayıp nefes almayı kestim. O ses daha yakından gelmişti öyle değil mi? Ölecek miydim? Kaçmam gerekiyor muydu? Belki de dil koparan o ucube Orkun'a güvenmemeliydim. Hazal neden kendi işini kendisi halletmek yerine bir erkeği işin içine sokuyordu ki? Bir tıkırtı daha... Bir anda ürperen bedenim ile gözlerim doldu. Her yer o kadar sessiz ki. Bu ıssız sokaklar arasından ev bulduğuma pişman oldum. Ahmet abinin bana bıraktığı parayla çok da güzel bir yerden ev alabilirdim ama senelerce daha da birikimim olsun diye bu ucube yerden almıştım evimi. Kahretsin... Bir tıkırtı daha... Yerimde titrerken ellerime bakamıyordum. Titrediğimi görmek sinirlerimi bozacaktı çünkü. Ama biraz sonra öleceğini bilmek ne kadar da iğrenç bir duyguydu... Gözlerimi yumdum yine. Ahmet abinin görüntüsünü getirdim gözümün önüne. Kırlaşmış saçları yine hiç dökülmeksizin güzelce taranmışlardı. Her zamanki kahverengi koltuğunda oturmuş elinde yaptığım kahveyle bana gülümsüyordu. Onu özlemiştim. Aylar geçmesine rağmen onu çok fazla özlemiştim. Sonra gözümün önüne uzun zamandır düşünmediğim insanları getirmeye çalıştım. Annem ve babamı... Uzun zaman oldu. Yutkundum. Bir tıkırtı daha geldi. Tırnaklarımı avucumun içerisine geçirircesine bastırdım. Annemi hayal ettim. Bana yemek yaparken o eski mutfakta, ben uyumaya çalışıp uyandığımda da parka gideceğim düşüncesiyle annemle konuştuğum anı hayal ettim Başörtülü bir kadın belirdi gözümün önünde beyaz teni mi yoksa kumral mıydı teni hatırlamaya çalıştım. Ama olmadı. Gözlerimi sıktım. 'hatırla' dedim kendi kendime. Hafif kilolu bir vücut düşündüm. Ama gözümün önüne gelen tek siluet siyah giyinmiş başörtülü bir ruhtu. Gerçekten... Yüzünü tanımlayamadığım bulanık bir insan... Dişlerimi sıktım. Babamı hatırlamaya çalıştım. Şişko bir adam... Saçları yavaşça dökülmeye başlamış üzerinde her zamanki gibi v yaka bir tişört. Gözleri hangi renkti? Dudakları nasıldı? Burnu? Tırnaklarımı daha da bastırdım derime. Hayır. Bir tıkırtı daha… Göremedim. Annem ve babamı hatırlayamadım. Neden hatırlayamıyordum? Uzun zaman neden gözümün önünde onu canlandırmamıştım? O an dank etti kafamda. Her şeyi unutma isteğim yüzüme vurdu. Ben onları hatırlayamıyordum. Ben annem ve babamı hatırlayamıyordum... "Küçükte olsa cesur bir kızsın sanıyordum..." diye bir ses duydum boş odada. Gözlerim hızla açıldı. Bütün düşüncelerim vakumlanırcasına hızla bir fanusa çekildi adeta... Işığın olmadığı odamda dışarıdan gelen ay ışığına lanetler yağdırdım, sonra ise boyadığım siyah perdelerime. İçerisi karanlıktı. Hatta daha az önce açık olan televizyonum şimdi kapalıydı... Hiçbir şey göremiyordum. Hiçbir şey. Neredeydi? Kulaklarımda duyduğum tek ses benim atan kalbimken nefes dahi almadım sesini duyabilmek için. Ama hayır. Duyulmadı... "Sarışınlardan nefret ederim..." Sesini tekrar duymamla koltuğuma bir bomba gibi çakılırken öylece kalakaldım. Buradaydı. Benim olduğum odada... Kapıyı nasıl açmıştı bilmiyorum ama içeride olup televizyonumu kapatan insan oydu. "Çok sessizsin..." dedi bu sefer de. Nerede olduğunu kestiremiyordum. Sesi o kadar değişikti ki... İlk önce dövmeli çocuk mu değil mi anlayamazken bile odayı yavaş yavaş kaplayan parfümümün kokusu ile daha da olduğum yerde kasıldım. O buradaydı Bu odada. Orkun'un o kadar yaptığı caniliklere rağmen korkmasını sağlayan insan buradaydı. Yutkundum. Nefesim kesilmişti. Gece karanlığına kıyasla boğazıma büyük bir yumru oturmuştu. Çok büyük... Canım acıyordu. Allah'ım gerçekten canım acıyordu... "Bu işi eğlenceli hale getirmiyorsun." dedi. Sesi nereden geliyor hala çözemezken hızla sağıma baktım. Orada mıydı? Bilmiyorum. Kahretsin zifiri karanlıkta hiçbir şey göremiyorum... O anda tam sol yanımda, koltuğun üzerinde bir hareketlenme oldu. Alt dudağımı öyle bir dişledim ki... Ağzıma metalimsi gelen tat ve o kan kokusu ile dişlerimi daha fazla sıktım. Soluma dönemiyordum. Korkudan ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece durmuş öylece bekliyordum. Boğazıma dayanacak bir metali. Ya da bir silah... Ama hiç birisi olmuyordu. Sadece parfümünü daha net alır olmuştum. Allah’ım ne olduğunu bile çözemiyordum... "Bana dönmeyecek misin Evren?" İşte o an da her şey değişti. Korkum. Endişem. Hızlı atan kalbim... Gözümün önünde öyle anlar canlandı ki... Ne annemi unuttum ne de babamı. Gözümün önüne yüzleri bir bir gelirken hızla kafamı ona çevirdim. Soluma... Orada olduğunu bilirken sadece bir insan silueti görmek korkutucu olsa da dikkatle ona bakmaya çalıştım. Geceye alışan gözlerim görsün diye dikkatle baktım. Yüzünü göremiyordum ama kokusu yetiyordu. Bu koku herkeste olamazdı. Ve bu sesi biliyordum. Ama... "Sen..." dedim nefesim kesilirken. Kalbim durmuştu adeta. Sesini dahi duyamıyordum artık. Sadece sessiz ortamda duyulan şey hiçbir şeydi. "Orkun sana söyledi sanıyordum..." dediğinde sesini gerçekten yanımdan duymak öyle ürkünçtü ki. Değişik bir tonu vardı. Değişik ve gerçekten güzeldi. Ama kokusu bile bana ölümü haykırırken ne yapacağımı şaşırmıştım. Orkun bana neyi söylemişti? "Arkadaşının böyle olmasına üzülecek ama kurallar bunu gerektirir." dediğinde derin bir soluk çektim içime. Onun kokusu ciğerlerime yayılırken içimde tuttum. Dışarıya bırakmaya korkuyordum. Sanki bıraksam ölecekmiş gibi hissediyordum... "Ne kuralı?" diye sordum titrek sesimle. Ne kuralıydı gerçekten? Bir sessizlik çöktü etrafa. Yanımda hareketlenme olunca vücudumu ona dönüp tetiğe geçemeden edemedim. Ama bir şey olmadı. Hala onun sadece siluetini görürken bir şey demedi gerçekten. "Okulda olay çıkartmanın yasak olduğunu bilmiyor muydun Evren?" dediğinde neredeyse ağlamam burnuma gelecekti. Adımı bu şekilde söyleyemezdi. Hayır. Olmazdı. Ama… Ama nedense aklıma gelen o görüntülerle tekrarlamasını o kadar çok istiyordum ki. Sesinin tonu. Söyleyiş tarzı. Gizemli olması... "Ben..." dediğimde bir şey söyleyemedim. Söylesem ne değişecekti ki? Bilmiyorum desem arkasına dönüp bir dahakine olmasın mı diyecekti? Ah, hiç sanmıyorum. "Çok fazla konuştuk..." dediğinde yutkundum. Yanımda daha fazla hareket etmesiyle hızla geriye kayarken bacaklarımdan tutulmam bir oldu. Dudağımdan bir çığlık koptu, telaşla gözlerim açılırken ellerim koltuğumun yumuşak yüzünü buldu. Bacaklarımda büyük eller dururken onu görmek amaçlı daha dikkatli bakmaya falan çalışmıyordum. Donmuştum adeta. Sonraki hamlesini bekleyip ne yapacağını kestirmeye çalışıyordum. Hoş, kestirsem de bir şey değişmiyordu. "Ne yapıyorsun?" diye titrek bir ses çıktı dudaklarımdan. Ne yapıyordu gerçekten? Aklımdan geçen şeyi yapmayacaktı değil mi? Bana tecavüz etmezdi... Bacaklarıma daha fazla bastırdı elleriyle. Sonra sıktı. "Kuralları öğretmeyi severim. Ama bu kadar korkak olman beni sıkıyor." dediğinde dişlerimi sıkıp ağlamamaya çalıştım. Gerçekten o kadar korkak mı duruyordum? "Korkuyorsun!" diye bağırdı iç sesim bana. Korkuyordum evet. Ama bunu dışarı vurmak... Bana göre değildi... Ne değişmişti? Öleceğim korkusu mu başıma vurmuştu... Ya da adımı tam on sene sonra gerçek anlamıyla kullanan birisini bulduğumdan mıydı bu? "Kuralları bilmediğimi biliyorsun..." dedim dişlerimin arasından. Ağlamamam gerekiyordu. Ama sesim boğuk çıkıyordu ve ben dişlerimin arasından konuşmasam bir hıçkırık kaçması muhtemeldi. "Ben de öğretiyorum işte..." dediğinde bacağımın üzerinde daha da büyük bir baskı oluştu. Siyah pantolonumu sıkmaya başlaması ile birlikte acıyla inledim. Sanki bütün ağırlığını iki eline bırakmışçasına bastırmıştı. Koltuğa gömülmüştü bacaklarım... "Canın acıyor mu?" dedi. Acıyordu. Ama göremediğinden anlamıyor mu bilmezken daha cevap vermeme bile izin vermeden tekrar konuştu. "Hazal'a herkesin önünde zarar vermek ne kadar acı vermeli?" dedi. Anlamadım. Ama Hazal'a önem verdiği belliyken sesimi dahi çıkartamadım. Canım acıyordu. Çok sıcak olmuştu içerisi. Alnımda oluşan bir ıslaklık, boğazımda oluşan kaşınma ve kulağıma doğru inen ter ile bu net bir şekilde anlaşılıyordu. "Okulda. Kimseye zarar veremezsin..." dedi ürkütücü bir sesle. Okuldu. Müdür değildi. Disiplin cezası hiç değildi. Bu kuralın neden olduğunu dahi anlamazken derin bir soluk çekmekle yetindim içime. Canım acıyor diye defalarca bağırmak istiyordum. Hiç susmadan. Birisi gelip bana yardım etsin istiyordum. Ama dil koparan bir arkadaşım olmasına rağmen bana akıl vermekten başka hiçbir şey yapmamıştı. Parmakları derime geçmek istercesine sıkıldığında dişlerimi birbirine geçirip ellerimi ellerinin üzerine koydum. Ama hızla bedenimin bacaklarımın aracılığıyla çekilmesi uzun sürmedi. Ellerim yukarıya doğru sürüklenmişken üzerimde koyu bir bedenden başka bir şey göremiyordum. Kokusu. Kokusu daha net burnuma ilişiyordu. "Bu iş çabuk olacak anlaşılan. Diğerlerini de gönderebilirdim. Ama..." dedi ve bir hareketlik oldu ne olduğunu hala göremiyordum karanlıktan nefret ediyordum Kafamı hafif kaldırıp koltukta olan bacaklarına baktım. Siyah bir kot giymişti galiba. Zaten her zaman koyu giyerdi... Ama ölmek istemiyordum... Belki öldürmezdi. Öldürmemesi muhtemeldi ama ben yarın utancımdan o okula falan gidemezdim. "Hazal'la uğraşmak biraz ağır bedel ister..." dediğinde ise yüzüme doğru bir şey yaklaştı. Korkuyla başımı geriye yaslarken hala yaklaştığını görünce de çırpınmaya çalıştım ama olmadı. Öyle bir çekildim ki ona karşı. Başımı yana çevirmeden edemedim. Hala yüzüme yaklaşıyordu. Fazla mesafe kalmamıştı. Ve olan oldu. Yanağımda soğuk batan bir şey hissettim. Bastırıyordu. Ama bir çizik ya da herhangi bir acı hissetmiyordum. Sadece batıyordu. Ama küçücük bir hareketinde kan akacağı belliydi. "Yüzünün güzel olduğunu söylüyorlar..." dedi. Yutkundum. Nefes almaktan göğüslerim inip kalkıyor ben ne yapacağımı şaşırmış öylece duruyordum. "Bir kusur güzelliğini bozacak mı Evren?" dediğinde gözlerim kocaman açıldı. Yüzüme bir şey mi yapacaktı? "Yapma..." dedim titrek nefesimle. "Neden?" dedi o da. Bir şey dersem yanağımın kesilmesinden korkarken ağzımı açmaya korkuyordum. Yanağıma bir şey bastırıldı. Anlamadım. Korkuyordum. Titrek nefes çekmekten ciğerlerim yanmışken gözlerimden bir damla yaş aktı. Hıçkırmıyordum ama korkuyordum. Üzerimdeydi ama ağırlığına ya da bedenine dair hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece yanağımda olan bıçak bastırılıyor ve canımı acıtıyordu. "Yarın bana bir şey olmuş bir şekilde okula gidersem... Kardeşin olduğunu herkes öğrenir..." dedim bir nefeste. Ama dudaklarım büzük olduğundan ve yanağımdaki bıçağın girmesini istemediğimden boğuk konuşmuştum. Ne tepki vereceğini saliselik anlarda bile düşünürken öylece kalakalmıştım. Allah'ım neredeyse ölecektim. Korkuyordum ve yanağımda olan bıçak beni yok ederdi. Gözümün önüne gelen annemin görüntüsüne yandım bir an. Annem. Benim güzel annem. Onun da mavi gözleri vardı. Onun da sarı saçları vardı. Ona benziyordum. Senelerdir yüzünü hatırlayamadığım annemi, beni öldürmek isteyen dövmeli bir adamın sadece adımı diğer anlamıyla hitap edişiyle hatırlamıştım. Anlamıştı. Yanağımdaki bıçak öylece kaldı. Ama bu sefer üzerime bedeninin ağırlığı yüklendi. Yutkundum. Başımın altında olan koltuk ıslanmıştı. Gözlerimden akan yaşlar koltuğa damlıyordu... Karnımın hemen altında hissettiğim bedeni ile üzerime yüklenirken tırnaklarımı etime öyle bir bastırdım ki. Canım acıyordu. Çok acıyordu. Allah'ım... Üzerimde bir erkek vardı... Yüzüme yakın bir yerde nefesini hissettim. Genişten sıcak nefesi üzerime nüfus ediyordu. Sıcaklığını dahi hissedebiliyordum ama bıçak milim oynamıyordu. "Seni öldürebilirim." dedi. Yine yutkundum. Başka çarem yoktu. Sesimi dahi çıkartmaya mecalim yoktu sanki... Gerçek yüzüme vururken söylediğime bin bir pişman oldum. Evren demişti bana. Umutlarım yeşerirken solmasına müsaade edemezdim. Ailemi yıllar sonra hatırlamaya başlamışken buna izin veremezdim... Annem bana Evren derdi. Babam bana Çiçek derdi. Anlamları birleşmişti. Ve Cosmos çıkartmışlardı ortaya. Biliyordum. Ama canım acıyordu. Her şey yeni canlanırken bu olmazdı. "Öldür o zaman..." dedim. Yarın bir yara ile Hazal'a gözükmektense gururumla ölürüm. Ama biliyordum. Beni öldürmeyecekti. Tek güvencem Orkun'un söyledikleriydi. Beni asla Hazal için öldürmeyeceğini söylemişti. Kurallarmış yine. Ama ne olduğunu bilmezken sadece bekledim. Yüzümde bir çizik bırakırsa yarın neler yapacağımı bir Allah bir de ben bilirdim. Onu öldürürdüm. Kural falan dinlemem, sonunda ölüm olacağını bilsem de Hazal'ı öldürürdüm... İnatçıydım. Ve bu saatten sonra daha da inatçı olacaktım. Üzerimde duran adamın nefes alışverişlerini dahi duyamazken sessizce duruyordu. Yanağımdaki keskin alet benim milim hareketimde kesecek gibi dururken korkudan nefes dahi alamıyordum. -*- Okuldan nefret ediyorum. Bu okuldan ölümüne nefret ediyorum... Sebebi ne? Ah, sayarsam saydıklarımı unuturum diye korkuyorum. Ayaklarım zemine basmışken herkesten sıcak olduğumu biliyorum. Arabam artık olmadığından yürümekten nefret ediyordum. Ben de koşmuştum. Fazla bir şey yok alt tarafı koştum. Sonrası ise basitti zaten. Okula aram o kadar fazla olmadığından sorun olmuyordu. Ama bu okuldan herkes karşıma çıkmak zorunda değildi... Her sokakta, her yerde, sanki üzerlerinden armalı gömleklerini hiç çıkartmaksızın dolanıyorlardı. Amacı neydi bunların? Akılı insanların nerede görülmüş belalı bir liseye gelmek istedikleri? Bu okul akıllılarla dolu evet. Çalışkanla... Peki, çalışkanlıkla zekâ aynı durum mu? Kesinlikle hayır. Hem çalışkan olup hem de bu okulda ne işleri var anlamazken kapıda birikmiş grup kendi hallerinde konuşuyorlardı. Ama okulun içerisindeki durum buradan hiçte öyle durmuyordu. Birisi bir yere koşup birisine bir haber veriyor diğer elinde telefon birisine bağırıyor bir diğeri ise okuldan dışarıya hızla çıkıyor peşinden başka birisi geliyordu. Ne oluyordu burada? Esen soğuk rüzgârdan dolayı atkımı sıkılaştırırken kolumdaki çantayı daha da yukarıya çektim. Evet. Bu okulu da okuldaki bu kaçık insanların da amacını bir türlü anlayamıyordum... Okulun kapısını istikametim alırken yanımdan geçen kızların konuşmalarına kulak misafiri oldum. "Poker masasına herkes giremeyecekmiş..." dedi küt saçlı kız. Bu kızı okulun ilk günü koşarak giderken gördüğümü hatırlıyordum. Ah, bu hafızaya ne kadar güvenmek gerekiyorsa... "Merak etme. O iş bende..." dedi saçları upuzun olan sim siyah saçlı kız... Poker masası mı demişti o? Ah, işte normal olmadıklarını söylerken bundan bahsediyordum. Bir kızın poker masasında ne işi olurdu ki? Yanlarından uzaklaşırken konuşmalarını duyamıyordum. Ah, dinlememem daha mantıklıydı. Kafam karışmamalıydı üstelik. Yukarıda olduğunu umduğum küçük adamla arkadaşlık ilişkimi bitirmek gibi bir planım vardı... Omzumda büyük bir acı hissettiğim vakit yüzümü buruşturdum. Ne olduğunu anlamaya çalıştığımda ise arkama geçmiş erkek grubuna takıldı gözlerim. Kışın soğuğuna rağmen deri ceket giymiş bir adet dövmeli çocuk. Edis... Kanım birden ürperirken içime istemsizce bir nefes çektim. Dün gece sözlerimden sonra toz olup gitmesi her şeyi daha da beter hale getirmiş, bütün gece acaba tekrardan gelir mi diye uyuyamamıştım. Bütün kapıları kilitlememe rağmen evime nasıl girdiğini bilmiyordum. Ama bir daha girmeyeceğinden emin olmasam da kimsenin bilmediği bu sırrı bana garanti sağlayacaktı galiba... Arkasından dikkatle baktığım halde bir kez bile arkasına dönüp bakmamıştı. Aslında ben de bakmayacağını biliyordum. Bilerek yapmıştı. Bilerek bana omuz atmıştı ve bu iyiye alamet değil diyordu içimdeki ses... Merdivenlerden çıkıp okula girdiğimde kantindekiler öyle sesli konuşuyorlardı ki sabah sabah bu enerjinin nereden geldiğini anlamazken yanımdan geçen erkek grubunun, "Büyük abi de gelecekmiş..." dediğini duydum. İnsan büyük abi diye birisine lakap mı takardı? Lütfen... o kadar zekisiniz bari gidin daha yaratıcı şeyler bulun... Kendi kendime içten içe tartışırken merdivenleri çoktan çıkmıştım bile... Evet. Sınıfımı gördüm. Ve muhtemelen dil koparan arkadaşım o sınıfta arkada uyuyor. Ve ben onun şapkasını kaldırıp ona artık arkadaş olmak istemediğimi söyleyeceğim olacak ve bitecek.. Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Evet. Omuz silktim. Bu kadar kolaydı işte. Bir de yayvan yayvan adım atmaya başladım. Sonra bu hareketlerimin normal olmadığını anlayıp kendimi toparlamaya çalıştım. Ne yapıyordum ben? Evet. Dil koparan bir arkadaşımdan arkadaşlığımı gayet normal bir şekilde kesecektim. Planım buydu. Hayır, geri zekâlı değilim. Sadece artık plan yapamıyorum olup bitiyor... Umarım Hazal sınıfta olmazdı. Çünkü ilk önce Orkun işini halletmek istiyordum. Sınıfın önüne geldiğimde durmadan direk girdim. Gözlerim direk arka sırayı tararken her zamanki halinden daha farklı bir şekilde buldum Orkun'u. Ama bulmamayı yeğlerdim. Bu iğrenç bir şeydi. Gerçekten iğrençlikti. Okulda böyle şeyleri herkesin önünde yapmak iğrençliğin daniskasıydı. "Orkun!" dedim sesimi biraz yükselterek. Sınıfta arka sırada oturan kızlar dedikodularını bırakıp bana döndüklerinde Orkun da kızı kendisinden uzaklaştırabilmişti. Benim sırama yaslanmış bir Orkun gidip de nasıl birisiyle öpüşebilirdi? Onun birisiyle öpüşmesinde değilim. Orası benim sıramdı ve gözümü kapatınca bile o görüntü aklıma geldikçe kusmak istemiyordum... Ah, bu iğrençti... "Günaydın..." Kız geri çekilip bana döndüğünde bir şey demeden yanımdan geçip gitmişti. Bu gün millet gerçekten de tuhaftı. Orkun neden öyle sırıtıyordu Allah aşkına? Ay, şimdi düşüp bayılacaktım. "Benim güzeller güzeli hatunum gelmiş." dediğinde gözlerimi devirip sırama doğru ilerlemeden edemedim. "Bana saçma kelimeler kullanma." dediğimde cam kenarına falan yerleşmedim. Dediğim gibi. Onunla arkadaşlığımı bitirmeyi düşünüyordum. Ve ilk gün okula geldiğim zamanki fikrimi değiştiriyordum. Bu okul da stabildi. Arkada oturan bütün erkekler belalılardı... "Dün akşam kötü şeyler olmuş anlaşılan..." dediğinde doğrulup sert olduğunu düşündüğüm bakışlarımla ona baktım. "Dün akşam mı?" dedim sinirle soluyarak... "Dün akşam başıma bir şey gelecek ve sen dil koparabilen bir manyak olmana rağmen arkadaşına yardım etmiyorsun?" dediğimde sesim biraz yüksek çıkmıştı. Orkun ellerini ön ceplerine sokmuş, yine kafasından eksik olmayan şapkasıyla karşımda dikilirken dişlerimi birbirine kenetledim. Bu çocuğun umursamaz halleri sinirlerimi bozuyordu. Gerçekten... "Çıkın dışarı..." dedi dudaklarını oynatarak. İlk önce kaşlarımı çattım. Ne diyordu bu çocuk? Sonra ise arka sırada bizi dinleyen kızlar nasıl kalkıp koşturarak sınıfı terk ettiklerini görünce ne demek istediğini anladım... Bir insanın böyle söz geçirebilmesi nasıl bir duygu acaba? Dedim içimden... Param olduğunda herkes etrafımda pervane olur ve ben de onları umursamazken işim düştüğünde bir emirle her şeyi yaptırırdım. Şimdi mi? Şimdi bir kız yüzünden yüzümü ömrüm boyunca izi kalacak şekilde kestirecektim... Orkun bana dimdik bakarken başını hafif bir şekilde yana eğdi. Önceden olsa Orkun'u kısa boyu yüzünden takmazdım. Ama dün öğrendiklerim benim boyumu aşar everese tırmanır cinsteydi. Kim umabilirdi ki bu küçük adamın dil koparttığını... Hem de adını söyledi diye? Gülümsedi... Delirmiş miydi? Galiba... Peki, ben de bu adamla neden sınıfta tek başıma duruyordum? "Cosmos... Güzelim..." "Bana güzelim deme..." diye kestim sözünü hızla. Lakaplar takmasından ya da şu gıcık sözleri söylemesinden nefret ediyorum... "Ne dememi istersin?" "Seninle daha fazla arkadaş olmak istemiyorum Orkun..." dedim sinirle. Evet, planım kesinlikle bu değildi. Pat diye söyleyip onu sinirlendirmek ve bu şekilde bakmamasını sağlamaktı ilk amacım. Kahretsin Cosmos. Şu çenen tam da açılacak günü buldu. Sen sus sus. Sonra dilini kaybedebilecek bir adamla hiçte hoş olmayan bir muhabbet kur. Sözlerimden sonra yüzündeki gülümseme öyle bir değişmişti ki, ilk önce gülecek mi diye bekledim. Ama dişleri gözükecek bir şekilde dudakları aralıkken onlar da yavaşça yok oldular ve tek bir çizgi haline geldi dudakları... Kısa bir nefes çektim içime. Kafasını düzleştirdi ve dudaklarını tekrardan aralayıp içine bir nefes çekti. Bu hareketleri ürkütücüydü. Şapkalı bir adamı asla ciddiye almazdım ama Orkun yapınca işler değişiyordu adeta öyle bir bakıyordu ki... Aman tanrım... "Gerçekleri öğrendiği..." demesine kalmadan sözünü kestim hızla. Beni yanlış anlamasını istemiyordum. Bu iş ne kadar kısa sürerse o kadar iyiydi ve ben şimdiden bu kadar çok konuşmaktan sıkılmıştım... "Ben seninle arkadaşlığımı insanları öldürüyorsun diye kesmiyorum..." dedim. Ama öldürmek kelimesine gelince nedense sesim yavaşça kızılmıştı. Sanki her şeyin yeni farkına varıyormuş gibi beynimde alarmlar yanarken sadece tek bir cümle yankılanıyordu. Arkadaşın bir katil... Arkadaşım kefesine koyduğum, tatlı, masum, her şeye gülüyor dediğim insan bir katil çıkmıştı ve ben onunla bu sebepten değil de bana yardım etmediği için arkadaşlığımı kesiyordum. Çıkar ilişkisi söz konusu yapıyordum. Gerçekler anında yüzüme vurunca. Gözlerimi kırpıştırıp Orkun'a baktım... Ne yapıyordum ben böyle? "Neden dün akşam bana yardım etmedin?" dedim birden aklımdaki kelimeleri dışarıya vurarak. Sonuçta arkadaşımdı. O da söylemişti. Arkadaşı olduğum için adını söylememi istiyordu... Peki, o zaman sorun neydi? Neden bana yardım etmemişti. Edis'ten bu kadar mı çok korkuyordu. Bu adam bu kadar mı çok tehlikeliydi? O anda kanım dondu. Yerimde biraz sarsılırken dün akşam gözümde yine canlandı. "Yardım etmemi gerektirecek bir durum olmamış gibi duruyor..." dediğinde gözlerini hafif kısıp bana bakmasıyla belki uzun olsa onunla gerçek bir erkek arkadaşlık bile düşünebilirdim. Yakışıklıydı. Bu küçük adam gerçekten çok yakışıklıydı ama nedense onu arkadaşımdan, beni neşelendirip bir sürü laf atmam için kışkırtan insan başka birisi olarak göremiyordum... "Edis sözünde durur. Cosmos. Yoksa güzelliğine dayanamadı mı?" dediğinde gözlerim ve ağzım kocaman açıldı. "Ne saçmalıyorsun sen Orkun?" diye fısıltı gibi çıkan sesim ile omzumdan itilip öyle bir duvara çarptırıldım ki kemiklerimin sızlamasın daha duvara vurmadan hissederken vurulduğunda daha da beter acımıştı. Bedenim bir kere sarsılıp öne sarsıldığında refleks olarak geriye yaslanmıştım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp acının geçmesini beklemedim. Hiçbir zaman öyle olmamıştım. Ben Cosmos'tum. Yedi yaşından sonra elimden tutan bir annem olmamıştı benim. Kan bağım olmayan bir adam tutmuş ve zorluklarla nasıl başa çıkacağımı öğretmişti o kadar... Gözlerimi açtığımda dibimde durmuş Orkun'u gördüğümde bilincim anında yerine gelirken gözlerindeki ateşi görmem uzun sürmedi. Korkuyla anlık titrerken bir anda kaşları havaya kalktı. Gözleri buz gibi bir hal alırken dudağının bir kenarı yukarıya kıvrıldı. "İşte şimdi..." dedi psikopatça. Nefesim kesildi sanki. Korkuyla dimdik ona bakarken o bana keyifle bakıyordu... "Şu anda adımı söylediğin için çenenle ağzının bağını ayırmam ve dilini daha rahat bir şekilde tutmamı sağlamam gerekiyor..." dediğinde sesli bir şekilde yutkunduğumda yüzünde gülümseme daha da fazla yayıldı. Çenemi mi kopartacaktı? Başımdan mı? Ellerimin titrediğini hissederken geriye daha fazla yaslandım. Adını söyledim diye miydi bu tepki? "Ama sen benim arkadaşımsın. Öyle değil mi güzelim?" dediğinde tekrardan yutkundum. İlk başta başımı sallamayı düşlündüm. Ama bunu ondan korkan bir kız yapardı öyle değil mi? Onunla arkadaşlığımı kesmek istediğimi söylememe rağmen hala arkadaşım diyordu. Gerçek beynime vururken zaten onunla arkadaşlığımı kesmek istemem canımı sıktı. Dilime varmadan ben bunu düşünemiyorken adamla testerenin bir sahnesini yaşıyor gibi hissediyordum... "Bana güzelim deme Orkun..." dedim ben de inadına adını söyleyerek. Bana bir şey yapmayacaktı. Piç kuru. Şu anda benimle eğleniyordu. Yüzünde bir mimik oynamazken gülümsemesinin gerçek olmaya başladığını fark etmem uzun sürmedi. Gözleri duygularını kolaylıkla ortaya seriyordu bu küçük adamın. "Hala adımı söylüyorsun..." dediğinde omuz silktim ve daha da rahatladığını hissettiğim bedenimi germemeye çalıştım. Kasılmaktan dolayı bedenime bir ağırlık çökmüştü sanki. "Evet. Hadi dilimi kopart Orkun..." dediğimde dudağımın bir kenarı yavaşça yukarıya kıvrıldı. O ise gülümseyip birden geri çekilirken "Ne kadar güzel olduğunun farkında olsan böyle davranmazdın..." dediğinde birden konuyu değiştirmesine mi şaşırsam yoksa ruh haline mi kavrayamadım. Ama cevap vermekte gecikmemiştim. "Güzel olduğumu biliyorum..." dediğimde arkasını döndü ve işaret parmağını kaldırıp beni susturdu. "Sadece biliyorsun. Kendin inanmıyorsun..." dediğinde gözlerimi kırpıştırıp daha da açıklık getirmesini bekledim. O da amacımı anlamış olacak ki sıramıza yaslandı. Ah, o sırayı sevmiyordum... "Eğer inansaydın... İnan bana çok farklı yerlerde olurdun... "dediğinde yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Ne yani? Ne kadar farklı?" dediğimde yüzünde bir gülümseme oluştu ama açıklama yapmasına kalmadan içeriye gülüşerek giren kızlı erkekli grup ortamımızı dağıttı. Sınıfa girenler bir anlık bizi görünce duraksadılar ve biraz daha sessiz olup yerlerine yerleşirken neredeyse oflayacaktım. Her yanımızdan geçen bize bu şekilde mi davranacaktı yani? "Eminim açsın. Hadi. Sana bol kaşarlı bir tost alalım..." dediğinde itiraz etmeden peşine takıldım her zamanki gibi. Çünkü acıkmıştım... Yanına yürüyüp ilerlerken elleri ceplerinde o kadar şebek yürüyordu ki kafasına bir tane geçirip yanaklarını sıkasım gelmişti. Ama bu Orkun'du... Yanımızdan geçenler öyle acele ediyorlardı ki, kantindeki kalabalık bile yemek yiyenler yüzünden değildi. Hala geldiğim gibi duruyordu ve çok sesliydi. "Bunlar neden böyle davranıyor?" dedim kendimi tutamayarak... Orkun kafasını bana çevirip yüzüme baktı. Sonra ise etrafına... Yüzünde bilmiş bir gülümseme oluşurken zevk aldığı çık ve netti. "Yılın partisi için..." dedi. İlk önce ne dediğini anlamadım kelimeler beynimde yer alırken bir parti için bütün okulun bu denli telaş yapmasını anlamazken gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. O ise siparişi verip tezgâha yaslandı ve bana dikti gözlerini... "Ne yani? Bu kadar kişi uğraşacağına aralarında para toplayıp organizasyon şirketiyle halletseler ya?" dediğimde yüzünde daha da büyük bir gülümseme oluştu. Hatta kahkaha da attı denilebilir. Etraftakiler bize şaşkınlıkla döndüklerinde derin bir nefes alıp ayakkabılarıma bakmadan edemedim. Demek ki herkes bu çocuğun gülümsemesine hayran kalıyordu. Piç kurusu... "Bu bildiğin partiler gibi değil..." dediğinde gözlerimi devirdim. "Neymiş benim bildiğim partiler?" "İçki, dj, dans..." dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Parti nasıl olur?" dediğimde onunla dalga geçeceğim anı bekliyordum. Ama onun yüzü değişik bir hal alınca konuştu. "Kafa bulmadan içeri girilmez. Kafası iyi olan insanlar, poker masaları, çıplak girilen havuzlar, boş odalar, bir değil on iki dj, s*x, grup fantezileri, kafes dövüşleri, düellolar..." dediğinde anlamamış bir şekilde ona bakıyordum. Buna parti denmezdi. Buna filmden fırlama hızlı ve öfkeliler denirdi. "Kısacası. Kanunun eli yetişmediği sokaklarımızda hayatın gerçek anlamı... Bu akşam kötü bir kız olmaya bak. Odaya kız aldığımda aklım sende kalsın istemeyiz değil mi?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE