Beklediğim son tam olarak hangisiydi diye sorulsa direkt verebileceğim bir cevap yoktu. Hayatımın hiçbir evresinde istediklerimi şu ya da bu sebeple sınırlamış biri olmadım. Genel geçer toplumsal kurallarla, dini öğretilerle, ahlaki dayatmalarla asla işim olmamıştır.
Müzik sesinden boğulmuş mekanlardan sıkılmış bir adam olarak iki şişe içki alıp sahilde kumların üzerinde içmemizi tercih etti. Teklif etmedi, alternatif sunmadı; öylesini istedi ve yadırgayıp yadırgamayacağımı zerre önemsemeden serildi kumlara. Yerleştim yanına ben de teklif beklemeden. Uzattığı şişeyi aldım. Usulen sordum.
"Senin adın ne?"
"Atakan,"dedi tok bir sesle. Sorsam benimkini unutmuş mudur acaba diye düşündüm. Öyle dünyayı umursamaz bir hali vardı ki birinin ismini hafızasında tutmak için kendini yormazdı. Buna neredeyse emin olup bir kez daha soru soran ben oldum.
"Benim adım ne?"
Denizi izliyorum kapa çeneni der gibi benden yana hiç bakmadı.
"Bahse girerim benim adımı hatırlamıyorsun?"
"Nesine?"derken baktı benden yana.
"Ney?"
"Bahse nesine girersin?"
Şöyle bir düşündüm bu adama ne aldırsam beni mutlu ederdi.
"Yarın akşam için akşam yemeğine ne dersin?"
"Peki!" Böyle söyleyince hatırlamadığı için peşinen akşam yemeğini kazandığımı sandım ancak bir solukluk mesafe kadarmış sevincim. "Ben kazanırsam?"
"Sen iste o zaman da!"
"Bu geceyi benimle geçireceksin!"
Şöyle bir duraklattı beni bu söz. Ne yani bir bahis sonucu herhangi biriyle yatacak biri miydim ben? Uzaktan öyle görünüyor olmalıydım.
"Bunun için bahsi kazanman değil benim senden hoşlanmam lazım."
Elini salladı, "O kolay! Hoşlanmadığın yerde azad ederim ben seni!"
Öz güveni itici görünmedi gözüme; aksine kendinden bu kadar emin oluşu merakımı perçinledi.
"Tamam!" Bir anda döküldü onay sözcüğü dudaklarımdan. Yampiri bir gülüşle karşıladı beni.
"Eylül." İsmimi yumuşacık bir telaffuzla seslendirince sevdim adımı. Belki de ilk kez... "Muhtemelen eylül ayında doğdun."
"Ve sırf bu yüzden üzerinde düşünülmeden bu ismi verdiler bana. Ne yani kasımda doğmuş olsam adım Kasım mı olacaktı?"
İnsanların ne söylediği ile çokta ilgilenmediği kendi kaldığı yerden konuşmaya devam etmesinden belliydi. "Sen bana adını söylemesen ve tahmin etmemi istesen ilk tahminim Eylül olurdu."
"Neden bütün Eylüller kıvırcık saçlı ve pörtlek gözlü mü?"
"Hafiften sararan ağaç rengisin."
"Böyle iltifat olmaz olsun!"
"Ne sarı ne kahve! Arada bir şey..."
"Bal gibi!"
Başını olumlu manada salladı içkisinden içerken.
"Bana tahmin et desen ismimi; kesinlikle Berk, Cem gibi bir şeyler söylerdim. Kısa, modern, popçu ismi..."
Savunmaya geçmedi kendini, tek özelliğinin popçu olmak olmadığını söylemesini beklerdim oysa. Susmaya devam etti.
"Konuşmayı sevmez misin?"
"Sevmem!"
"Ne sıkıcı!"
Öyle ya da böyle tercihini yapmış, bundan da hiç gocunmuyordu.
"Zaten bu kızlar genel olarak senin gibi az konuşup gizemli görünen erkekleri tercih ederler. Issız adam hayranlığından kaldı bunlar. İzlemiş miydin? Issız adamı diyorum, yerli film izler misin?"
"İzlemiştim."
"Özenmiş miydin? O kendine has seks bağımlılığına, kadınların ona tapmasına falan... O filmden sonra mı böyle oldun?"
"Seks bağımlısı olduğumu da nereden çıkardın?"
"Yılda 360 kadınla birlikte olduğunu duydum."
"Geri kalan 5 günde ne yapıyormuşum?"
"Ayin olabilir. Bir nevi arınma ritüeli."
"Mantıklı!"
"Peki doğru mu yanlış mı? Yani gerçekten 360 kadınla birlikte olduğun? Cevap vermeyeceksin değil mi? Ne var yani şurada açıkça bana söylesen. Söz gazeteye yazmayacağım."
"Gazeteci misin sen?"
"Köşe yazarıyım!"
"Hangi gazetede?"
"Sen gazete okur musun ki?"
"Yo, öylesine sordum."
O zaman ben de cevap vermeme hakkımı kullanabilirdim ki; kullandım! Eh, dedim içimden çok da umurunda değil zaten.
"Buralı değilsin dimi?" Kaşlarını kaldırdı. "Nerelisin?"
"Nereli olduğumun ne önemi var?" Toparlanarak kalktı ayağa. "Denize girelim mi?"
"Kıyafetlerimizle mi?"
İçkisini yere bıraktı. "İstersen donunla da girebilirsin tabii bana fark etmez!" Tişörtünü çıkarıverdi bir çırpıda, ardından ayakkabılarını ayakları ile arka kısımlarına basarak bırakıverdi kumda. "Fenere kadar yüzeriz!"
"Oha! O kadar içki içip yüzülür mü? Ölürüz!"
"Olsun ölelim!"
"Niye ölelim canım pisi pisine."
Çıplak vücudu ile karşımda durdu. "Öyle pisi pisine olmaz." Tişörtünün üzerine attığı kuru sıkı tabancayı işaret etti. "Biri gelir şununla alnının orta yerinden vurursa seni o zaman pisi pisine diyebilirsin. Hafif çakır keyifken yüzmeyi kendin istedin, tehlikeli olduğunu biliyordun. Tercih ettin! Demek ki ölmek arzusu vardı içinde."
"Benim içimde yok! Üstelik ben ölümden korkarım!"
"Tabansız!"
Beni orada öylece bırakıp koşarak atladı suya. "Telefonun ve tabancana göz kulak olurum!"
Bu çokta umurunda değildi. Ben ona göre ne kadar da dünyalık bir insandım. Önceliğim maddi değer taşıyan eşyalardı. Kalktım ayağa. "Bekle!" diye bağırdım. Üzerimdeki elbiseyi çıkarıp çamaşırlarımla yüzecek değildim. Çantamı oraya bırakıp, sandaletlerimi de kaçanı kovalayayım dercesine atıp hızla peşi sıra daldım suya.
"Bekle, yarışacağız!"
"Aramızda siklet farkı var adaletli olmaz!"
"Görürüz, bekle diyorum!"
Fenere kadar yüzmek uzun zamandır antrenman yapmadığım için yorucu gelmişti bana. Ama o tık demedi. Şekilli vücudunu yüzmeye borçluydu belki de. Sorardım ama fenere dayanıp dinlenmeyi seçtim. Tam yanıma da o yaslandı.
"Hadi ama," dedi. "Üç saat burada mı bekleyeceğiz?"
"Ne kadar zamandır yüzmüyorum biliyor musun sen?"
"Resmen aynı anda geldiğimize göre en son sabah falan olmalı."
"Ya bırak, profesyoneldim ben uzunca bir zaman. Yoksa boy farkına rağmen sidik yarıştırmazdım senle."
Güldüğünü gördüm, keyifli geldi kulağıma gülüşünün sesi. Denizin tuzlu rüzgarında, burnuma dolan iyotlu yosun kokusunda hak verdim ona. Hoşlanma kısmı sahiden de kolay olanıydı.
"Hadi bir daha,"diyerek yeniden atladı denize. Atlarken sıçrayan suların altında bağırdım.
"Nereye yetişeceksin anlamadım ki? Dur yahu dur!"
Durmadı! Başına buyruk yaşadığı, orta yaş merdiveninin tepesine tırmandığı öyle açıktı ki.
Denizden çıktığımda kendini kumlara atmış bir halde buldum onu. Kısa pantolonu çamurlaşmıştır diye tahmin eder etmez "Ben hayatta bu halde oturmam kumlara, sucuk olduk senin yüzünden," dedim.
"Hadi o zaman gidelim," diye toparlandı. Eşyalarını toplarken çantamı tutup fırlattı. Bir elimde sandaletlerim, bir elimde çantam kumsaldan asfalta çıkmak üzere yürüdüğümde yanımdaydı.
"Nereye gidiyoruz?"diye sordum. Cevapsız kalır sorum diye düşünürken duydum onu.
"Sen seç!"
Seçenek sunacak sandım ama öyle olmadı. Batı istikametine doğru yürümeye başladık.
"Nerde oturuyorsun?"
"Ne yapacaksın?"
"Belki sana sabah kahvesine gelirim."
Bir kez daha yanıtsız bıraktı beni. Baktım ki ilk söylediğim gibi Selanik Caddesine doğru yürüyoruz bu gecenin sonu geldi sandım. Oysa çok kısa sürede çok eğlenmiştim onunla. Hazin sonumuz... İnkar etmeye ne hacet hiçbir zaman o dram kızlarından olmadım. Bir şeyi ya istedim ya istemedim.
"O zaman gece kahvesine geleyim, kurutma makinenle kurularım kendimi."
"Olur."
Ne olur? Islak mı kuru mu?
***
Batı sahiline elli metre var ya da yok sitelerden birinde oturuyordu Atakan. Bir bar şarkıcısına göre lüks sayılacak siteden bir evin kirasının ya da mülk fiyatının tahminime bile girmemesi üzerine Atakan ve tavırları tezat kaldı bana. Oysa fazla orta halli bir adamdı benim için. Sahile bakan bahçe kapısından girdik eve; sabah olmasına birkaç saat kala muntazam bir sessizlik gösterisiyle.
İntizam gösterilmiş bir salon karşıladı bizi bahçe kapısından girdiğimizde. Büyük ekran bir televizyon, onu çevreyen meşe mobilyadan yapılmış bir ünite, beyaz renkli oturma grubu, televizyon ünitesiyle aynı malzemeden bir orta sehpa. Düzen abidesi olduğundan olsa gerek o orta sehpanın üzerinde tek bir gazete bile yoktu.
"Kahve mi içeceksin sahi?"
Evi incelerken seslendi bana. Omzumu silktim. "Sen ne içersen içerim!" Televizyon ünitesinde bir fotoğraf çerçevesi vardı. Çerçevede bir erkek çocuğu... çerçeveyi elime alıp seslendim.
"Bu çocuk kim?"
Elinde biralarla çıkageldi. "Oğlum,"derken uzattı şişenin birini.
"Demek bir oğlun var. Adı ne?"
"Affan?"
"Ne? Hiç böyle bir isim duymadım."
"Abimin adı, otursana!"
Tam kurumuş olduğumdan emin olmadan canım koltukların üzerine oturmak istemedim. Onun oturduğu yeri hedef alır şekilde tam dizlerinin karşısına orta sehpaya yerleştim. Az önce bıraktığım fotoğraf çerçevesini işaret ettim.
"Şimdi nerde oğlun?"
"Annesiyle!"
Neden, ne zaman boşanmışlardı? Nasıl bir kadındı? Milyon tane soru işareti oluştu kafamda. Sormaya cesaret edemedim, kendisinden çok bahsedilmesini sevmediği her halinden belliydi.
"Sana benziyor sanki," diyerek nokta koydum bu çocuk mevzusuna. "Ne kadar zamandır bu kasabada yaşıyorsun?"
"Ne çok soru soruyorsun sen?"
"Sohbet etmeye çalışıyorum."
"Hep yapar mısın bunu?"
"Neyi demeyeceğim... yani normal olan böylesi aslında. Eminim pek arkadaşın yoktur senin. Yalnız yaşamaktan için geçmiş baksana. İki cümle kurmaya takaatin yok!"
"Enerjimi çeneme harcamıyorum ben!"
"Anladık! Müzik adamısın, konuşmadığın zamanlarda notalar uçuşuyor kafanda. Tek bildiğin diğer konu ise kadınlar."
"Ee?"
"Ve içki,"dedim elimdekini işaret ederek. "Bir kez birlikte olduğun kadınla bir daha olmuyormuşsun mesela."
"Niye geldin o zaman?"
"Belki ben de ikinci sefer tahammül edemiyorum erkeklere."
Gülümsedi, sabahında daha fazlasını isteyen kızlardan bıkmıştı belki de. Bir kere hiçbir erkek iki kadeh içki içtiği kız onunla evine geldi diye onunla evlenmezdi. Belki de bu yüzden evlenmezdi. Erkeklerin köhne zihinlerinde evlenilecek ve eğlenilecek kız tanımları vardır. Benim her zaman eğlenilecek kız tanımında olduğumu düşünmüyorum. Sadece bir kereliğe mahsus gönüllü olmuş olabilirim. Dört sene önce istesem o zaman da gönüllü olurdum fakat bu defa biraz daha büyümüş olarak dönmüştüm. Elini uzattı, "Evimin üst katını da görmek ister misin?" Tuttum elini, içkimi orada bırakıp peşi sıra merdivenleri çıkmaya başladım.
"Uzun zamandır bu kadar düzenli bir ev görmemiştim. Biz ailecek pasaklıyızdır. Genetik bir şey herhalde. Meral'i biliyorsun, annesi teyzem olur. Hangimizin annesi daha dağınık bilmem. Sigara içmek konusunda yarışırlar ama o kültablasını kimse dökmez."
"O fotoğrafçı kızla birlikte olmadım ben."
"Meral'le mi?" Cevap alamadığım noktada üst kattaydık. "Hey sana sordum,"dedim. Yatak odasına elimden tutarak çektiğinde verdi cevabı.
"İyiki de olmamışım. Aynı ailenin kızları arkamdan konuşsunlar istemem."
"Niye dedikodun yapılıyorsa önemli birisindir."
"Önemli olmak isteyen yok. Ama aranızda geçen cümleleri düşününce hiç hoş bir durum gibi görünmedi gözüme."
"Hah, merak etme ben gecelerimden çok gündüzlerimi anlatmayı severim."
"O kadar düşük ki çenen; bir gün mutlaka gecelere de sıra gelecektir."