Tuluyhan' dan...
Arabada albayla irtibata geçtim.
“Kuzgun Yuvası’na gelmek istiyorum, komutanım.” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu… ardından o tanıdık, net ses:
“Gelebilirsiniz. Ama önce Mardin’deki karargâha geçin. Orada haber bekleyin.”
Hat kesildi.
Geri kalan yol… sessizlikti.
Ne ben konuştum, ne Eflin.
Motorun uğultusu ve lastiklerin yola sürtünmesi dışında hiçbir şey yoktu. Ama o sessizlik… boş değildi. İçinde söylenmemiş cümleler, yarım kalmış hesaplar vardı.
Karargâha ulaştığımızda telefonum çaldı.
“Helikopter hazır.”
Bu kadar.
Ne açıklama, ne detay.
Sadece emir.
Helikoptere bindiğimizde de değişen bir şey olmadı.
Sessizlik… bizimle gelmişti.
Yanımda oturan Eflin’e göz ucuyla baktım.
Yüzü sertti. Gözleri sabitti.
Ama en çok… duruşu konuşuyordu.
Yaptığı şeyin arkasındaydı.
Tereddüt yoktu. Pişmanlık yoktu.
“Yine olsa, yine yaparım.” duruşu...
Öğlen saat bire doğru, Kuzgun Yuvası’na ancak iniş yapabildik.
Helikopter tipiyle boğuşarak yere temas etti. Kapak açıldığı anda yüzümüze çarpan soğuk nefes kesiciydi. Hiç vakit kaybetmeden içeri girdik.
Kapı kapanır kapanmaz dış dünyanın uğultusu kesildi.
Ama içerideki sessizlik… daha ağırdı.
Koridorda birkaç adım attıktan sonra nöbet noktasında duran nöbetçi astsubaya yöneldim. Beni görünce esas duruşa geçti.
"Rahat" diyip etrafa bakındım sonra;
“Albay nerede?” diye sordum.
“Komutanım, Albay iki gün sonra üsse intikal edecek. O zamana kadar üste kalıp beklemeniz emredildi.”
“Yarbay Mesut?” dedim.
“Üste değil komutanım.”
“Timur Yarbay?”
“Görevde olduğu bildirildi, komutanım.”
Astsubay başını sallayıp ekledi:
“Şu anda üsse görevli ben dahil 5 kişi var komutanım.” dedi.
“Tamam aslanım, iyi nöbetler,” dedim ve dinlenme odasına geçtim.
Eflin de oradaydı; kendine tostunu yapmış, çayını almış oturuyordu.
Bir çay da ben aldım.
Albay ve diğerleri yoktu, iki gün buradayız dedim.
Kafasını salladı; belli ki konuşmayacaktı.
Tostunu bitirmesini bekledim.
Bir süre sonra bitirdiğinde, “Gelelim cezana, Teğmen,” dedim.
Yaptığı hâlâ sinirlerimi bozuyordu.
Dikkatle dinledi beni.
'Üzerinde sadece combat shirt ile dışarıda bir saat bekleyeceksin,” dedim.
Soğuğu ve ıslaklığı sevmediğini biliyordum.
“Komutanım…” dedi.
“İki saat,” dedim.
“Bu yaptığınız…”
“Üç saat,” dedim.
Her itirazında bir saat uzattım.
Gözlerini kocaman açtı ama tek kelime etmedi.
Üzerindeki montu çıkardı, nefesini toparladı ve yerleri döve döve dışarı adım attı.
Evet, biraz acımasız olmuştu.
Ama öyle kafasına göre hareket edemezdi.
En azından, bana karşı bir açıklama yapmak zorundaydı.
Eflin’in beklediği alanı gören küçük bir pencere vardı.
Oradan bakıyor, onu izliyordum.
Bir buçuk saat olmuştu.
Dışarıda çırpınıyor, iyice ıslanmış ve üşüdüğü belli oluyordu.
Arada kollarını ufalayarak olduğu yerde hareket ediyordu; hafif, sinir bozucu bir direnç… ama bir yandan da izlemeye değer bir manzaraydı.
“Bence akıllanmıştır,” diye düşündüm.
Arkamdaki askere döndüm:
“Git, içeri çağır onu.”
“Asker emredersiniz, komutanım,” dedi.
Yanıma gelecek diye bekledim… ama Eflin, daha önceden tahsis edilen odasına yöneldi.
Akşam üzeri yemekhanede gördüm onu.
İçeride sadece ikimiz vardık.
Eflin… her zamankinden farklıydı.
Hafif halsiz duruyordu, o dik duruşundan eser yoktu.
“Teğmen, iyi misin?” diye sordum.
Cevap vermedi.
Gece, kapımın sertçe çalınmasıyla uyandım.
Hızla kalkıp kapıyı açtım.
Nöbetçi astsubay karşımdadaydı.
“Komutanım… Eflin teğmen revirde. Ateşi yüksek bilinç gidip geliyor" dedi
Bir an duraksamadım.
“Ne?”
Apar topar revire geçtik.
İçeri girdiğimde ateşi ciddi şekilde yükselmişti.
Operasyonlarda, küçük sıyrıklarda sütür atabiliyordum…
Ama damar yolu açmak benim işim değildi.
Etrafıma baktım.
Her şeyi hazırlamıştı.
Ama… intraketi koluna takamamıştı.
“Başka doktor yok mu?” diye sordum.
“Komutanım, karargâha gitmişti. Hava şartlarından dolayı geri dönemedi,” dediler.
Kısa bir an düşündüm… sonra beklemeden eğilip onu kucağıma aldım.
Ateşi tenime kadar işliyordu.
Odama geçtik.
Direkt banyoya girdim, soğuk suyu açtım.
Benimle gelen askere döndüm.
“Çıkabilirsin. Ben ilgilenirim.”
Kapı kapandığında Eflin’e baktım.
“Sevmiyorsun… biliyorum. Ama başka çarem yok,” dedim.
Ve onu yavaşça suyun altına soktum.
Soğuk su vücuduna değer değmez irkildi.
Hemen çıkmaya çalıştı.
“Baba… söz… bir daha yapmayacağım…” diye mırıldandı.
“Çıkar beni… sudan…”
Sesi bulanıktı, bilinci yerinde değildi.
Çıkmaya çalışırken bana sarıldı.
O an ki çaresizliği, ateşten kızarmış burnu,
titreyen hali…
Hepsi alıştığım Eflin’den çok uzaktı.
Vücudunun yeterince soğuduğuna emin olunca sudan çıkardım.
Ama üzerindeki kıyafetler tamamen ıslanmıştı.
Üste başka kadın personel de yoktu… bu işte bana kalmıştı.
Bu durumlar için eğitim almıştık.
İrademizi kontrol etmeyi… duygularımızı bir kenara bırakmayı öğrenmiştik.
Daha önce, operasyonda hipotermi geçiren bir askere vücut ısısı sağlamak zorunda kaldığım olmuştu.
Bu yüzden kendime güveniyordum.
Eflin’in üzerindeki ıslak kıyafetleri dikkatlice çıkardım. İç çamaşırı ile kalsa bişey olmaz diye düşündüm zaten küçücük bişey giymiş ha var ha yok üzerinde kururdu.
Dolaptan bir tişört alıp üzerine geçirdim.
Sonra kısa bir an durup baktım…
Artık titremesi azalmıştı.
Ardından gidip ben de üzerimi değiştirdim.
Tekrar yanına geldim.
Elimi alnına koydum… ateşi düşmüştü.
Ama sayıklıyordu.
Bir anda bana doğru döndü, bana sarıldı.
Kalkmaya çalıştığında kısık bir sesle,
“Gitme…” dedi.
“Ben… çok yalnızım.”
Bir an duraksadım.
Kendine geldi mi diye baktım… ama hayır.
Bilinci hâlâ yarı kapalıydı.
“Niye yalnızsın? Ekip arkadaşların var,” dedim.
Hafifçe mırıldandı:
“Hımm… en suratsızı bana denk geldi…”
İstemeden gülümsedim.
“Çok mu kötü biri?” diye sordum.
“Mısırlılar görse… firavun diye piramide kapatır…” dedi.
Bu sefer gerçekten güldürdü.
“Yine de öyle düşünme. Komutanın seviyordur seni,” dedim.
Yüzü hafifçe buruştu.
“Elinden gelse öldürür… dosyama da ‘eğitim zayiatı’ yazar…” dedi.
Sonra sesi kesildi.
Yeniden… derin bir uykuya daldı.
Dün gecenin yorgunluğuyla ben de uyuyakalmışım.
Bir süre sonra garip bir rahatsızlık hissiyle uyandım.
Eflin yanımdaydı… ama hâlâ kendinde değildi. Ama eli erkekliğimdeydi ve sıkıyordu.Ne tuttuğunu anlamaya çalışır gibi mırıldanıyordu.
“Eflin… dur, ne yapıyorsun?” dedim.
Ama nafile.
Gözleri kapalı, bilinci hâlâ yerinde değildi.
“Kızım, dur!” dedim.
Dedikçe daha çok sıkıyor, canımı yakıyordu.
En sonunda, “Neye benziyor ?” dedim.
“Böyle anlamıyorum,” dedi ve elini eşofmanın içine soktu.
“Kızım,” dedim, “irade kontrolüm var diye gelde irademi sik demedim,” hâlâ eli esofmanımın içinde erkekliğimdeydi. Otuz sekiz yaşımda adamın görevin her türlüsünü gördüm ama bir taciz edilmediğim kalmıştı. Bunuda gördüm çok şükür.
“Ulan,” dedim kendi kendime, “bilinci yerine geldi de, beni mi aklınca cezalandırıyor?”
Ama gözleri hâlâ kapalıydı.
“O tuttuğun ney?” diye sordum bir çare
“Bebek koluna benziyor,” dedi.
İstemeden kahkaha attırdı bana. Evet 2.10 cm boyunda biri olarak uzuvlarım normalden büyüktü.
Sonra, “Ama bunda kemik yok,” diyerek tekrar çekmeye başladı.
En sonunda o kadar canımı yaktı ki, “Eflin, çocuğun kolunu kopardın!” dedim.
Bunu duyunca bıraktı.
"Ama hani ağlamıyor,” dedi.
“Sabır,” dedim.
“Kızım, ben mi sana ceza verdim, sen mi bana ceza verdin… anlamadım.”
Kendimi kurtarınca ateşine baktım; yine yükselmişti.
Üzerindeki tişörtü çıkardım, banyodan küçük bir havlu ıslatıp alnına ve koltuk altlarına koydum.
Uyurken çok masum görünüyordu.Dolgun dudakları hafif kavisli kaşları...
Gözüm istemeden de olsa bedenine kaydı: esmer ve kusursuz teni, üzerinde dantelli, sadece göğüs uçlarını kapatan sutyeni vardı. Sol göğsünün üzerindeki kanatları açık kelebek dövmesi çok dikkatimi çekmişti. Daha aşağıya bakmaya cesaret edemedim.
Aslında güzel bir kızdı.
Sağ kaburga altında derin bir kesik izi vardı, bir de sırtında…
Belli ki önceki operasyonlarında yaralanmıştı.
Kolundaki izi zaten biliyordum; hâlâ yeni sayılırdı.
Bir süre öyle bekledikten sonra üzerine yeni bir tişört giydirdim.
Bu sefer koltuğa geçip, uyumaya devam etti.
Eflin' den...
Sabah kendime geldiğimde, bütün kemiklerimi tek tek kırmışlar gibi hissediyordum. Çok ağrım vardı.
Gözümü açtığımda karşımda koltukta uyuyan Tuluyhan’ı görmeyi beklemiyordum.
Yerimden kımıldandığımda, kendi odamda olmadığımı ve üzerimdeki tişörtün benim olmadığını fark ettim.
Ayağa kalktığımda Tuluyhan da uyandı.
“Teğmen, uyandın mı?” diye sordu.
Yüzüne baktığımda hâlâ sersemlik vardı üzerimde.
“Uyanmadım ama kabus görüyorum,” dedim.
Olduğu yerde gerinerek, “Hımm… ne görüyorsun kabusunda?” diye sordu.
“Valla komutanım… sizin odanızdayım ve üzerimde muhtemelen sizin tişörtünüz var,” dedim.
Bu sefer bakışı ciddileşti ve baştan aşağıya beni süzdü.
Rahatsız olmuştum açıkçası, ama hemen kendini toparladı:
“Dün gece ateşin yükseldi, mecbur kaldık,” dedi ve "bu şekilde koridora çıkma ben sana odandan kıyafet getireyim" diyip odadan çıktı.
Etrafıma bakındım.
Yerde benim ıslak kıyafetlerim ve ıslak havlular vardı.
Geceyi hayal meyal hatırlıyordum.
En son revirdeydim… ama sonrası yok.
Aynada kendime baktım.
Gerçekten de üzerimde onun tişörtü vardı.
Bana neredeyse elbise gibi olmuştu.
Arkamda kapının sesiyle irkildim ve “Girin” diye seslendim.
İçeri Tuluyhan girdi; bana bir eşofman takımı getirmişti.
Alıp teşekkür ettim.
O da odadan çıktı.
Kıyafetleri kenara koydum… ve fark ettim ki, kıyafetlerin içine iç çamaşırı da koymuştu.
Utanmıştım açıkçası.
Kamuflajın içine bile giydiğim kıyafetler pek normal değildi. Bunun için bile sözlü uyarı almışlığım vardı:
“Esir düşsen düşmanı sevindirirsin,” demişlerdi.
Hızlıca üzerimi giyinip odayı da toparladım, ardından yemekhaneye geçtim.
Beni gören herkes, “Geçmiş olsun, komutanım,” diyordu.
Demek ki herkesin haberi var.
Bir ara iki asker birbirine bakıp, kendi aralarında fısıldadılar:
“Adam hiç acımadan onu o soğukta bıraktı orada.” dedi diğeri ise " kadın falan ama dayanıklıymış iyi toparladı" dedi beni farkedince sustular.
İnşallah sessiz sedasız uyumuşumdur. Yoksa bir cezada onun için çekemezdim.