Tuluyhan'dan...
Yaklaşık bir aydır Eflin’le aynı evdeyiz. Çok konuşması dışında bir şikâyetim yok. Benimle iş dışında konuşmuyor uzak duruyorum çünkü. Ama Arya ve Mengühan’la arası iyi. Hiçbirini bulamazsa telefonda birileriyle konuşuyor. Dikkat ettim, annesi hariç başka akrabası yok ya da ben denk gelmedim.
Vakit öğleni çoktan geçmişti. Mengühan söylenmeye başladı, “Acıktım, ne yesek?” diye. Eflin hiç tereddüt etmeden, “Bizde yemek var, yukarı çıkalım,” dedi. İçimden düşündüm; bu kadar işinin arasında hangi ara mutfağa girip yemek yapabiliyor, gerçekten merak ediyorum. Çok becerikliydi ve işini basit şeylerle geçiştirmiyordu makarna, menemen gibi sıradan şeyler değil, her şey özenle hazırlıyordu.
Normalde yaptığı yemekten ben hiç tatmamıştım. Diğerlerini de çağırınca, ben de mecburen eşlik etmek zorunda kaldım. Yukarı çıktığımızda Eflin, pratik bir şekilde önce çayı koydu, yemekleri ısıttı. Arya bir yandan masayı hazırlıyordu. Daha bakamadan, yarım saat içinde salatasından çorbasına, her şeyi hazır etmişti. Gerçekten yeteneği inanılmazdı. Hem işinde hem de evinde bu kadar becerikli olması normal miydi, bilemiyorum. Her hareketi özenli, her işini planlı yapıyordu. Mutfağa girip yarım saatte her şeyi hazırlayışı, işine gösterdiği disiplinle birleşince insan ister istemez hayran kalıyordu. İçimden, “Nasıl oluyor da her şeyi bu kadar kusursuz yapabiliyor?”
diye geçirdim.
Yemekleri yemeye başladığımızda bir kere daha hayran kaldım. Her lokmada fark ediliyordu; el lezzeti gerçekten efsaneydi. Malzemelerin uyumu, baharatların dengesi, her şey tam yerindeydi. Bir Hataylı olarak mutfak kültürüne önem veren biriyimdir. Bizim oralarda yemek sadece karın doyurmak değildir; emek, gelenek ve biraz da maharet meselesidir. Bu yüzden her şeyi kolay kolay beğenmem.
Ama Eflin’in eli… gerçekten lezzetliydi.
Bir yandan yemek yiyorduk, bir yandan da konuşuyorduk.
Eflin; “Komutanım, dağıtıcı dağıtıma çıktığında planımız ne olacak?” diye sordu.
Eflin’e dönüp, “Orasını Sencer Albay halletti,” dedim. “Hesaplamadıkları bir yerde polis çevirmesine yakalanacaklar. Önemli olan bizim onları dağıtıcıya kadar getirmemiz.”
Sonra Arya’ya dönüp, “Heyecanlı mısın?” diye sordum. “Masadakiler aileleriyle birlikte katılacakları bir kokteyl düzenlemişler. Sen de Ubeyde abinin yaninda kızı olarak gideceksin.”
Eflin bana hep “Komutanım” diye hitap ettiği için Arya da hâlâ aynı şekilde konuşuyordu. Oysa Arya ve Mengühan birbirlerine isimleriyle sesleniyordu. Eflin’in bana hâlâ “Komutanım” demesi ise Mengühan’ın dikkatini çekmişti.
Kızları mutfakta bırakıp balkona sigara içmeye çıktığımızda Mengühan doğrudan konuya girdi.
“Birader,” dedi, dumanı havaya üfleyerek. “Kıza niye soğuk yapıyorsun?”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Soğuk yaptığım falan yok,” dedim sakin ama net bir sesle. “Ben onun komutanıyım. O da benim himayemde olan bir asker.”
Mengühan tek kaşını kaldırdı. Yüzünde yarı alaycı, yarı meraklı bir ifade vardı.
“Bana öyle gelmiyor ama,” dedi.
Derin bir nefes aldım.
“Sana nasıl geliyor bilmiyorum. Ama sen yanındaki askerle samimisin diye herkes senin gibi olmak zorunda değil.”
Sözlerim balkondaki havayı bir anda ağırlaştırmıştı. Mengühan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra arkamı dönüp içeri girdim.
Mutfaktan gelen sesler hâlâ devam ediyordu. Kızlar bir şeyler konuşuyorlardı.
Beni fark etmemişlerdi. Mutfaktan gelen sesler kapının eşiğinde durmama neden oldu.
Arya tezgâha yaslanmıştı. Eflin ise bardakları kuruluyordu.
Arya başını iki yana sallayarak, yarı gülerek sordu:
“Kızım sen nasıl dayanıyorsun bu adamla aynı evde olmaya?”
Eflin derin bir of çekti.
“Sorma Arya yaa… çok bunaldım,” dedi. "İş harici tek kelime etmiyor. Etse de zaten tartışıyoruz.”
Arya kaşlarını kaldırdı.
“Mengü anlattı… yeni boşanmış. Acaba karısına da böyle miydi?”
Bu sefer Eflin hiç düşünmeden cevap verdi.
“Herkesin özeli kendine Arya.” dedi sakin bir sesle.
“Bizi ilgilendirmez.”
Kapının yanında sessizce dururken istemsizce kaşlarım hafifçe gevşedi.
Hoşuma gitmişti.
İnsanlar genelde merak ederdi. Hele ki askeriyede dedikodu hızlı yayılırdı. Ama onun sınırını bilmesi, başkasının özel hayatına yorum yapmaması beklediğimden daha olgun bir tavırdı.
Tam o sırada Arya gülerek tekrar konuştu.
“Tamam tamam yine de kızım sabır işi ya. Adamın bakışı bile emir gibi.” dedi.
Eflin bu sefer daha sessiz bir tonla cevap verdi.
“Emir gibi değil Arya… zaten emir.”
“Adam komutan. Mesafe koyması normal.” dedi.
Bu cümle… diğerlerinden farklıydı.
Şikâyet vardı ama saygı da vardı.
Arya ve Mengühan bir süre sonra kalkıp evlerine geçtiler. Kapı kapandıktan sonra evdeki hareket bir anda kesildi.
Eflin çay bardaklarını topluyordu. Ama aklına takılan bir şey olduğu belliydi. Arada duruyor, sanki söyleyip söylememek arasında kalıyordu.
Sonunda dayanamadı.
“Komutanım…” dedi arkasını dönmeden.
“Sevkiyat planını gerçekten o şekilde mi uygulayacağız?”
Elimdeki bardağı masaya bıraktım.
“Evet.”
Eflin bu sefer bana döndü. Yüzünde ciddi bir ifade vardı.
“Riskli.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Aç.”
Eflin bir adım yaklaştı.
“Tamam, dağıtıcıya kadar biz eşlik edeceğiz ve yerine ulaştıracağız. Ama bu zamana kadar takip ettiğimiz, dinlediğimiz İlker Seymen… o kadar kolay biri gibi durmuyor. Her türlü ikinci bir plana karşı tedbirli olmamız gerekmez mi?”
Ses tonu saygılıydı ama itiraz açıktı.
“Alternatifin?” diye sordum.
“Tırı sınırdan geçirdikten sonra birkaç gün kendi bünyemizde tutsak… hiç ummadığı bir anda eline ulaştırsak. Böylelikle alıcılara zamanında ulaştırmak için plansız iş yapmak zorunda kalır.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
Eflin derin bir nefes aldı.
“Komutanım bu mantıklı değil tedbirli olmamız gerekmez mi ?”
İşte o cümle… ortamın yönünü değiştirdi.
Bir adım ileri çıktım.
“Teğmen.”
Sesim artık daha sertti.
Eflin de geri adım atmadı.
“Ben de görevimi yapıyorum komutanım. Risk gördüğüm yerde söylemek zorundayım.”
Bir saniye boyunca birbirimize baktık.
Sonra sesimi biraz daha alçalttım ama ağırlığı daha da arttı.
“Görevde hiyerarşi vardır.”
Eflin’in yüzündeki ifade sertleşti.
“Biliyorum.”
“Öyle mi?”
Bir adım daha yaklaştım.
“Öyleyse şunu da bil Teğmen Eflin.
Bu operasyonun sorumluluğu benim. Kararı ben veririm.”
Eflin’in çenesi hafifçe sıkıldı.
“Ben sadece—”
Sözünü kestim.
“Ben senin fikrini sordum. Sen söyledin.”
Kısa bir duraklama oldu.
“Şimdi emrimi uygulayacaksın.”
Eflin birkaç saniye bana baktı. İçinde söylemek isteyip de tutduğu şeyler olduğu belliydi.
Sonunda başını hafifçe salladı.
“Emredersiniz komutanım.”
Ama sesi… hiç de teslim olmuş gibi çıkmamıştı.
Sonra bardakları lavaboya bırakırken çıkardığı ses, evin içindeki gerginliği daha da belirginleştiriyordu.
Tam mutfaktan çıkacakken durdu.
Arkasını dönmeden konuştu.
“Umarım yanılıyorumdur komutanım.”
Sesinde inat değil… daha çok bir sezgi vardı.
Ben ise sadece şunu söyledim:
“Görevlerde planla hareket edilir Teğmen ve bizim planımız hazır.”
"Odana git ve dinlen gece sınıra geçeceğiz" dedim. Hiç birşey söylemeden yukarı çıktı.
Gece yarısı tam 00:00’dı. Antalya Havaalanı’nın küçük askeri pistinde helikopter hazır bekliyordu. Sessizlik yalnızca rotorların hafif uğultusuyla bozuluyordu.
Eflin’e dönüp,
“Hazır mısınız?” diye sordum.
Eflin başını salladı. Gözleri odaklanmıştı; planı kafasında tekrar tekrar tarttığı belliydi.
Helikopter kalktı. Antalya’nın ışıkları geride küçücük bir parıltı gibi kaldı. Kuş uçuşu yaklaşık üç saat sürecekti, ama görev yoğunluğu ve sınırdaki olasılıkları düşününce her dakika kritik öneme sahipti.
Yol boyunca Eflin harita tabletine gömüldü. Güzergâh, sınır güvenlik noktaları, riskli alanlar… her detayı tek tek hesaplıyordu.
Gündüz yaşadığımız tartışmadan sonra benimle konuşmuyordu.
Sınır hattına yaklaştığımızda Eflin’in tavrı değişti. Daha önce burada görev yapmış olmanın verdiği bir güven vardı üzerinde. Bu toprakları, bu hattı… neredeyse her karışını biliyordu.
Normal kaçakçıların hangi güzergâhları kullandığını, devriyelerin kaç saatte bir nereden geçtiğini, hangi noktaların daha sık kontrol edildiğini tek tek biliyordu.
Helikopter alçalmaya başladığında Eflin tabletindeki haritayı büyüttü. Parmağıyla sınır hattında dar bir noktayı işaret etti.
“Buradan geçireceğiz,” dedi sakin bir sesle.
Haritada gösterdiği yer ilk bakışta sıradan bir toprak yol gibiydi. Ama Eflin konuşmaya devam etti.
“Kaçakçılar genelde doğu hattını kullanır. Devriyeler de o yüzden ağırlıklı olarak oraya bakar. Ama burası…” dedi parmağını haritada küçük bir virajın üzerine getirerek,
“burası devriye rotalarının kesişmediği tek nokta.Masada Ubeyde abiye 'tırı nasıl sınırdan geçirebildin diye sorup baskı yaparlarsa, açıklama yapabilmesi daha kolay olur,” dedi.
Normal şartlarda sınır ekibinde, bizim üçüncü tim olarak bildiğimiz diğer timin üyeleri vardı. Bu gece sevkiyat için burada görevli olacağımızı da biliyorlardı.
Ama sınır hattında masaya çalışan adamlar da vardı. Planlı bir geçiş olduğunu fark etmesinler ve masaya haber uçurmasınlar diye, tırı gerçekten de kaçak yollarla ülkeye sokmuştuk.Plan kusursuz işlemişti. Masaya göre Ubeyde Hacıoğlu işini layığıyla yerine getirmişti.
Saatler sonra sevkiyat İlker Seymen’ın Seymen Lojistik deposuna ulaştığında her şey normal görünüyordu. Bende Eflin'le depoyu gözetliyordum. Depo sessizdi, çalışanlar işlerini yapıyor, tır sanki sıradan bir yük taşıyormuş gibi duruyordu.Ama Eflin sürekli tetikteydi.
Depoda bir hareket fark ettim. Birkaç adam tırın arka kapağını açmış, kasaları indirmeye başlamıştı. Normalde tırın kapıları açılmadan alıcıya gönderilecekti.
O sırada Eflin kulaklıktan fısıldadı:
“Komutanım… iki küçük kamyonet yanaşıyor.”
Evet… araçlar sessizce, dikkat çekmeden yaklaşıp depoya girdiler. Kasaları hızla bu araçlara aktarmaya başladılar.
Eflin tekrar konuştu;
“Komutanım… kasaları bölüyorlar.”
Ben bir an duraksadım. "İzleyelim" dedim.
Ama Eflin bu sefer beni dinlemedi.
“Komutanım, destek ekibe haber vermemiz lazım,” dedi, sesi kararlıydı.
“Teğmen, emirlerimi ikiletme,” dedim kısa ve sert bir tonla.
Ama Eflin yine dinlemedi. Telsizi açtı ve anos geçmeye başladı. O sırada dikkatimi çeken başka bir şey oldu: Eflin ekiplere direktif verdi.
“Uzaktan gözetleyin, emir gelmeden müdahale etmeyin,” diyordu.
Telsizden ona sert bir tonla bağırdım:
“Sen ne yaptığını sanıyorsun, Teğmen?”
Ama Eflin gayet normal bir tavırla, neredeyse sakin bir sesle cevap verdi:
“Görevimi yapıyorum, komutanım. Eğer izniniz olursa…”
“Konumlandığım yerden izlemeye devam edeceğim,” dedi.
Ve o an telsizin benimle olan bağlantısını kesti.
İyice sinirlenmiştim.
Bir süre daha bekledik. Depoya bu sefer başka bir tır daha yanaştı.
Telsizden aniden ses geldi ve Eflin, sanki her şeyi önceden tahmin etmiş gibi konuştu:
“Diğer ekibe uzaktan izlemeye devam edin.”
Ben kaşlarımı çattım.
“Eflin, ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordum.
Sesi sakin ama kararlıydı:
“Komutanım, mantıklı bir açıklamam var. Bana sadece biraz olsun güvenin.”
Tırın kapıları açıldığında, içindeki ahşap sandıkları gördük. İlk başta sıradan sandıklar gibi duruyorlardı ama asıl silahlar bu tırdaydı.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki bir anda depo baskın yedi. Panik ve kaos bir anda çöktü.
Eflin telsizden hızlıca diğer ekibe durumu sordu:
“Son durum nedir?”
Karşıdan gelen cevap;
“Sandıkları başka bir depoya taşıdılar… ama içleri boş.”
Kulaklıktan tekrar Eflin’in sesi geldi;
“Komutanım, kontrollü şekilde geri çekilebiliriz.”
Araçların yanına döndüğümüzde gece ayazı yüzü kesiyordu. Ama içimdeki öfke daha keskindi. Böylesine bir hataya nasıl düşmüştüm? Görevi nasıl bu kadar küçümsemiştim?
Bir de Eflin vardı…
Evet, operasyonu kurtarmıştı. Ama bu, emrime itaatsizlik ettiği gerçeğini değiştirmiyordu.
Buluşma yerine geldiğimizde seslendim.
“Teğmen Eflin.”
Hemen dönüp hazır olda durdu.
“Komutanım.”
“Emrime rağmen telsizi kestin. Destek ekibini devreye soktun.”
“Evet komutanım.”
Bir an sustum.
“Operasyonu kurtardın… ama bu emre itaatsizliği değiştirmez.”
Başını hafifçe salladı.
“Anlıyorum komutanım.”
Sesim tamamen resmileşti.
“Teğmen Eflin Bektaş, emre itaatsizlikten disiplin cezası alacaksın.”
Hiç tereddüt etmedi.
“Emredersiniz komutanım.”
Bir adım yaklaşıp sertçe ekledim:
“Bir daha emrime karşı gelirsen seni görevden çekerim.”
Eflin’in cevabı gecikmedi;
“Beni göreve siz almadınız komutanım… görevden çekme yetkisi de sizin değil.”
Birşey diyemedim "bunun hesabını albaya vereceksin teğmen " dedim ve araca bindim.