Eflin' den...
Bu gece resmen görevin ilk adımı atılacaktı.
Akşam hazırlıkları başlamadan önce Cihan Karaca masanın başında durmuş Ubeyde abiye uzun uzun bakıyordu.
Sonra başını hafifçe iki yana salladı.
“Bu hâlinle o masaya oturamazsın,” dedi sakin ama net bir sesle.
Ubeyde abi kaşlarını kaldırdı.
“Nesi varmış?”
Cihan Karaca elini yüzüne doğru kaldırdı.
“Fazla… asker duruyorsun.”
O sırada Arya bilgisayarın başından dönüp baktı. Mengühan ise hafifçe gülümsedi.
Cihan Karaca devam etti:
“Masadakiler adamın yürüyüşünden, bakışından, hatta saçından bile kim olduğunu anlar,” dedi.
Dayanamayarak sordum:
“Madem o kadar zekiler… neden yıllardır kendi beceriksizliklerini sorgulamıyorlar?”
Cihan Karaca;
“Frontal lobları o kadar çalışıyor işte,” dedi alaycı bir tonla gülümseyerek.
Bir yandan da Ubeyde abiye dikkatle bakıyordu.
Sonra başını hafifçe salladı.
“İmaj değişikliği lazım.”
Ubeyde abi kaşlarını kaldırdı.
“Ne yapıyoruz o zaman?” diye sordu.
Tuluyhan sandalyeye yaslanmış duruyordu. Ubeyde’yi baştan aşağı süzdü.
“Abi saçları kazıtsak,” dedi sakin bir sesle.
“Sakallara da ufak bir şekil veririz.”
Bir an durdu. Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi.
“Kaşına bir de çizik mi atsak?”
Ubeyde abi hemen döndü.
“Yok amına koyim, daha neler!”
Tam o sırada Arya’yla beni fark etti.
“Kızlar…” dedi elini havaya kaldırarak.
“Siz benim her dediğimi duymayın tamam mı?”
Arya gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Ben ise başımı başka tarafa çevirmiştim.
Odanın ortasına bir sandalye çekip,
Ubeyde abiyi sandalyeye oturtduk.
Mengühan saç makinesini eline alıp
“Hazır mısın komutanım?” diye sordu hafif alayla.
Ubeyde abi aynaya bakarak gülümsedi.
“Kes gitsin Mengü.”
Makinenin sesi odada yankılandı.
Kısa süre içinde Ubeyde’nin saçları iyice kısaltıldı, neredeyse kazınmış gibi oldu. Ardından yüzündeki sakallar düzenlendi; birkaç günlük kirli sakal görünümü verildi.
Mengühan makineyi kapattığında odada birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Ubeyde abi aynaya baktı.
"Ulan" dedi. " beni bu halde hanım görse tanımaz"
Yüzündeki ifade bile değişmişti.
Artık karşımızda üniformasız bir asker değil…
Soğuk bakışlı, ağır psikopat bir yeraltı adamı duruyordu.
Arya kaşlarını kaldırdı.
“Tam oldu.”
Mengühan, Arya yı destekleyerek
“ Bencede.” dedi
Cihan Karaca birkaç saniye sessizce Ubeyde’yi süzdü.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“İşte şimdi…” dedi ağır bir sesle.
“Masaya oturabilirsin.”
Toplantı saatine daha dört saat vardı.
Cihan Karaca masanın başına oturmuş bize uzun uzun anlatıyordu. Masada kimler olur, kim neyi konuşur, kim daha çok söz alır… hatta hangi konuların özellikle açılacağını bile tek tek anlatıyordu.
“Masada en çok konuşan iki kişi vardır,” dedi. "Biri Murat Soydan güç konuşur. İkincisi Adil Er oda para konuşur."
Sonra Ubeyde’ye bakarak ekledi:
“Sen fazla konuşmayacaksın. Dinleyeceksin. Sadece gerektiğinde konuşacaksın.”
Biz hâlâ ona sürekli Cihan Bey diye hitap ediyorduk.
Bir süre sonra dayanamadı, elini havaya kaldırdı.
“Bey ne kızım ya…” dedi yarı gülerek.
“Amca diyin bari.”
Arya’yla göz göze geldik.
İkimiz de aynı anda başımızı salladık.
“Tamam… Cihan amca,” dedik.
Cihan Karaca hafifçe gülümsedi.
Tam o sırada Mengühan öne doğru eğildi.
“Cihan amca,” dedi.
“Masadakiler Ubeyde abiyi tam olarak neci olarak biliyorlar?”
Cihan Karaca sandalyesine yaslandı.
“Karadeniz hattında büyümüş biri olarak biliyorlar. Lojistik işinde tanınan. Son yıllarda silah ve kara para aklama işine girmiş… kendi ağını kurmaya çalışan biri.
Tuluyhan " yanlış hatırlamıyorsam bu sizin tövbe etmeden önceki şirketiniz ve yaptığınız işti" dedi.
Cihan amca hiç tereddüt etmeden " evet o işlerin hepsini ben yaptım"
Ubeyde abi kaşını hafif kaldırdı.
“Benim geçmişim?”
Cihan Karaca cevap verdi.
“Yarı gerçek, yarı kurgu.”
Arya bilgisayardan bir dosya açtı.
“Liman bağlantıları var. Karadeniz’den gelen sevkiyatlarla adı birkaç kez geçmiş.”
Cihan Karaca devam etti:
“Masadakiler seni yükselen ama henüz kendini tanıtamayan yeni kişi olarak görecek”
Sonra sesi biraz ciddileşti.
“Bu yüzden seni tartacaklar.”
Ubeyde abi kollarını bağladı.
“Nasıl?”
Cihan Karaca kısa cevap verdi.
“Bakışlarınla… konuşmanla… sabrınla.”
Sonra ekledi:
“Ve en önemlisi…”
Hepimize tek tek baktı.
“Sinirini ne kadar kontrol edebildiğinle.” Bir süre düşündü.
“Biliyorsunuz ki masanın başındaki kişi benim oğlum Aybars.”
Hepimiz birbirimize baktık.
Cihan Karaca devam etti:
“Masadakiler onu ‘Gece’ olarak tanıyor.
Toplantılara genelde online katılır,”
Arya kaşlarını hafif kaldırdı.
“Karanlık bir odadan bağlanır. Yüzünü tam olarak kimse görmez.”
Sonra Ubeyde’ye baktı.
“Masada en çok soruyu o soracak. Seni o tartacak.”
Bir an durdu.
“Sonrasında bana akıl danışır. Ben de senin masaya kabul edilmen gerektiğini söyleyeceğim.”
Ubeyde abi başını hafifçe salladı.
Cihan Karaca sözünü tamamladı:
“Bir dahaki toplantıda ise artık tanışma faslı biter. Tamamen iş konuşulur.”
Arya öne doğru eğildi.
“İçeriye böcek yerleştirme ihtimalimiz var mı?” diye sordu.
Cihan Karaca başını iki yana salladı.
“Her toplantı öncesi böcek temizliği yapılır.”
Sonra Arya’ya bakarak devam etti:
“Ama bir avantajımız var.”
Hepimizin dikkati ona döndü.
“Aybars online bağlandığı için görüşme esnasında uzaktan erişimle bilgisayarına bağlanabilirsin" dedi " ben erişim kodunu öğrenirim, ama fark ettirmeden bağlanırsın
"Ozan fark etmesin. Aybars'ın siber işlerini Ozan halleder."
Sonrasında bakışları Mengühan'ı buldu.
“Şimdi sıra Sende” dediği anda Mengühan’ın yüzü değişti.
“Durun bir dakika!” dedi hemen. “Benim saçlara dokunmayın. Şimdiden söyleyeyim, kafamın şekli göründüğü kadar iyi değildir.”
Hepimiz gülmüştük. Hatta Tuluyhan bile… Ama o gülüş kısa sürmüştü. Nemrut suratlıya gülmek bile yakışmıyordu zaten.
Cihan Karaca boğazını temizleyip yeniden söze girdi.
“Madem saçlara dokundurtmuyorsun…” dedi gözlerini Mengühan’a dikerek. “O zaman başka bir şey yapalım.”
Mengühan kaşlarını çattı.
“Ne gibi?”
Cihan Karaca hiç istifini bozmadan devam etti.
“Senin de vücuduna… kollarına dövmeler yapalım. Merak etme geçici dövme.”
Mengühan’ın gözleri bir anda büyüdü.
“Komutanım yok artık!” dedi hemen Ubeyde abiye bakarken. “Saçı kurtardık diye sevinirken bu nereden çıktı?”
“Sen görünüşte Ubeyde’nin sağ kolu olacaksın,” dedi. “Serseri tipli, parayı seven… güç neredeyse yönünü oraya çeviren biri gibi davranacaksın. Ancak o zaman sana yaklaşabilirler.”
Tuluyhan söze girdi.
“Ulan meziyetsiz yavşak…” dedi alayla. “Tam sana göre bir görev.”
Bu sefer hepimiz gülmüştük.
Mengühan arkasına yaslanıp başını iki yana salladı.
“Sağ ol birader ,” dedi sahte bir ciddiyetle. "Beni bu kadar tanıman gözlerimi yaşarttı."
Mengühan kısa bir süre sonra hazırlanıp geri geldiğinde az önceki adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Saçları dağınık bırakılmış, kolundaki dövmeler belirginleşmişti. Üzerine giydiği koyu renk gömleğin iki düğmesi açıktı. Tam da anlatıldığı gibi… serseri tipli...
Arya' nın Mengühan'a nasıl baktığıda gözümden kaçmamıştı.
Cihan Karaca başıyla işaret etti.
“Evet vakit tamam .Artık masaya geçiyoruz.”
Ubeyde Hacıoğlu...
Toplantı için adres belliydi: Murat Soydan’ın evi.
Büyük bir arazi içinde, deniz kenarında kurulmuş bir malikane… Dışarıda siyah arabalar sıraya dizilmiş, her aracın içinde sahibinin en güvendiği adamlar oturuyordu.
Ben sadece Mengühan’la gelmiştim. Arabadan indik ve evin girişine doğru sessiz adımlarla ilerledik. Kapıda bekleyen adamlara net bir sesle söyledim:
“Gölgenin selamı var.”
Bir an sessizlik çöktü. Sonra kapı aralandı ve biri içeriye girdi. Evet, bizim ihtiyarın lakabı Gölgeydi; masadaki herkes onu bu isimle tanıyordu.
Bir süre bekledik. Kapı tekrar açıldı ve içeri davet edildik.
İçeri girer girmez üzerimizde silah olup olmadığı soruldu. Hiç itiraz etmeden silahlarımızı çıkardık ve önümüze uzatılan metal kilitli sandığa bıraktık.
Güya güvenmemiz için, gözümüzün önünde sandığı kilitlediler… ve anahtarı Mengühan’a verdiler.
Masaya ilerlerken, her adımımızda hem dışarıdaki adamların hem içerideki bakışların ağırlığını hissediyorduk.
Masaya yaklaştığımda kendimden emin bir tavırla;
“Selâmın aleyküm.” dedim.
Masadakiler aynı anda cevap verdi:
“Aleyküm selam.”
Ardından birkaç kişi hafifçe başını sallayıp onay verir gibi, “selam” dedi.
Masadaki ritüel tamamlandıktan sonra, benim için ayrılmış sandalyeyi gösterdiler. Hafifçe yana çekilen sandalye, sessiz bir davet gibiydi.
Ev sahibi hafifçe gülümseyerek bana sordu:
“Bir şey içmek ister misiniz?”
İçimden, ihtiyarın söylediklerini hatırladım.
Bana daha önce söylemişti: “Masadakilere güvenip güvenmediğini test edecekler. Eğer kabul edersen, güvendiğini anlayacaklar; etmezsen sana temkinli yaklaşacaklar.”
Sakin bir şekilde cevap verdim:
“Teşekkür ederim,” diyip viski istedim.
Masadaki birkaç çift göz, hareketimi hemen fark etti.
Murat Soydan, “Herkes geldiğine göre Gece’ye bağlanabiliriz,” dedi ve duvardaki video konferans sistemini açtı. “Bağlanıyor…” yazısı bir süre ekranda belirdi.
“Tamam, bağlantı kuruldu,” dedi Murat Soydan.
Ekranda beliren görüntü, gerçekten de karanlık bir odadan geliyordu. Odada neredeyse hiçbir ışık yoktu; sadece masanın üzerinde bir kül tablası ve yanan bir sigara görünüyordu.
Hareket edince varlığı belli olan bir silüet, sessiz ama etkileyici bir şekilde kameraya yansıdı.
Robotik bir sesle konuştu:
“Beyler, iyi akşamlar.”
Kısa bir sessizlikten sonra yine robotik sesle "Ubeyde Hoşgeldin" dedi.
Sağ elimi sol göğsümün üzerine koyup "Hoşbuldum" dedim.
“Bize kendini anlat, Ubeyde,” dedi.
Ekrandaki silüet kıpırdadı. Masanın üzerindeki sigaradan bir nefes aldı. Kül tablasında koru parladı.
“Anlatacak çok şey yok,” dedim sakin bir sesle.
“İşim bellidir. Neysem oyum… ne eksik ne fazla.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“ İç mimar bi kızın varmış,” dedi.
Arya’yı kastediyordu.
İhtiyarın söyledikleri aklıma geldi. Sabrını sınayacaklar.Zaafını arayacaklar demişti.
Arya her ne kadar kendi kızım olmasa da, böyle bir masada adının geçmesi içimi rahatsız etmişti. Çünkü gerçek hayatta da iki kızım vardı.
Masadakilere baktım. Huzursuzluğumu belli etmemeye çalıştım.
“Evet,” dedim sakin bir sesle.
“Yurt dışında tahsilini tamamladı. Yurda yeni döndü.”
“Bu akşamlık bu kadar yeter. Size iyi geceler,” dedi.
Ekran bir anda karardı.
Masadakilerin bazıları daha yakın davranmaya çalışırken, bazıları hâlâ mesafesini koruyordu.
Murat Soydan öne doğru eğildi.
“Eğer aramıza kabul edilirsen,” dedi, “önümüzdeki ay gerçekleşecek sevkiyat için sizin şirketi kullanabiliriz.”
Kısa ve net konuştum.
“Yer, mekân ve zamanı verin,” dedim.
“Gerisi önemli değil.”
Bir süre daha masada herkes kendi işlerinden, piyasadan ve gündelik konulardan bahsetti.
Toplantı ağır ağır dağılmaya başladı.
Sandalyeler çekildi, tokalaşmalar oldu.
Ben ve Mengühan kapıya doğru yürürken içimden geçirdim.
Bence gayet iyiydi.