Tak. Tak. Tak.
Yerimden sesle sıçrarken gözlerim kocaman açıldı. Kalbim hızlanıp ne olduğunu anlamaya çalışırken hareketsiz kaldım. Bağ evinde babamın sallanan sandalyesinin üzerinde uyuyakaldığımı anlamam birkaç saniyemi aldı.
Tak. Tak. Tak.
Buz gibi evin içinde titrerken sesin girişten geldiğini fark ettim. Biri kapıyı yumrukluyordu. İyide benim burada olduğumu bilen kimse yoktu. Bir an da korkuyla doldum.
Bağ evine en yakın ev dört kilometre uzaklıktaydı. Biri içeriye zorla girse yardım isteyecek kimseyi bulamazdım. Tek başına bağ evinde öldürülen kadın manşeti bir an için gözümün önüne gelince titredim. Yerimden kımıldamayıp kapıdaki her kimse gitmesini beklemek gibi safça bir fikre tutunmak üzereydim ki ahşaba vuran yumrukların sesi yeniden kulaklarımı doldurdu.
Tak. Tak. Tak.
Derin bir nefes alıp mantıklı düşünmeye kendimi zorladım. Biri bana zarar vermek ya da evi soymak istese çoktan kilidi kırıp içeri girmiş olurdu. Israrla kapı çalınmaya devam ettiğini göre beni tanıyan biri burada olmalıydı.
İrem Hanım’ın gelebileceği fikri aklıma gelse de ona Onur ile gideceğimi söylediğimden bu seçeneği hızla eledim. Sandalyeden yavaşça doğrulup şöminenin yanındaki ağır demir buçuğu alıp yavaşça kapıya doğru ilerledim.
Kapıyla aramda beş adım kalmıştı ki ‘’Deniz kapıyı aç artık.’’ diyen tanıdık sesi duyunca havaya kaldırdığım demir çubuğu yere indirip şaşkınlıkla kapıyı açtım.
Karşımda soğuktan kızaran suratı ile eli havada yeniden kapıyı çalmaya hazırlanan Onur’u görünce gözlerimi emin olmak ister gibi kırpıştırdım. ‘’Burada ne işin var senin?’’
Onur’un soluğu havada beyaz buharlar oluştururken ‘’Şükürler olsun iyisin. İçeride bayılıp kaldığını sandım.’’ deyip hızla öne atılıp beni kucakladı.
Uyku sersemliği ve Onur’un bağ evine gelme fikrinin şaşkınlığı ile beni kollarının arasında tutmasına izin verdim. Onur soğuk dudaklarını yanağıma bastırıp bana panikleyecek zaman vermeden geri çekildi. Kendisi içeri girerken beni de geriye doğru sürükledi. Benden ayrılıp kapıyı kapattığına ‘’İçerisi buz gibi.’’ diye belirtti.
Mezarlıktan döndükten sonra uyuyakaldığımdan şömineyi yakmamıştım. Gerçekten de evin içi buz gibiydi. Bedenim ürperirken Onur elimi yakalayıp beni ışığı yanan tek yer olan salona doğru çekiştirdi.
Ona direnmesem bile beni koltuğa oturtup şöminenin önündeki odun yığınlarına doğru ilerleyince konuştum. ‘’Onur buraya nasıl geldin?’’
Üst üste yığdığı odunları tutuşturmak için gaz yağı ve çakmağa uzanmıştı ki başını çevirip bana baktı. ‘’İrem Hanım’dan öğrendim.’’ Ela gözleri kırıldığını belli eden bir bakışa sahiplik ederken konuşmaya devam etti. ‘’Seninle birlikte annenin ölüm yıl dönümü için Tekirdağ’a gideceğimden emin olmak istemiş. Geçen sene ağlamaktan yorgun düşüp neredeyse bayılarak uyuyakalmışsın, senin için endişelendiğinden sana destek olmam hakkında bana tavsiyeler verdi.’’
Alnıma bir şaplak atmak istedim. İrem Hanım elbette yalnız kalmamam konusunu teyit etmek isteyecekti. Geçen sene dediği gibi neredeyse kucağında ağlarken bayılıp kalmıştım.
Ailesini kaybeden her çocuğun, acısıyla gözyaşı döküp zaman içinde ölümlerini kabullendiğine emindim. Bir yetişkin olarak benim de yapmak gereken buydu. Hayatıma devam etmeliydim.
Yaşamaya devam edip kendimce bir düzeni zor yoldan da olsa kurmayı başarmıştım. Hala çabalıyordum. Ama bana dokunan babamı, annemin ölümünden sonra bile yok saymaya devam etmem gerekmesiydi. İkisi yan yana yatarken bile ailemi tamamen kabul edememek içimde kapanmayan, her sene bir günlüğüne beni darmaduman eden bir yaraydı.
Belki de içimde, derin bir yerlerde hiçbir zaman bir adamla aile olmayacağım korkusu olduğundan böyleydim. Gelecekte bir ailem olmayacaktı. Büyüdüğüm aileyi de kaybetmiştim. Her sene bunu annemle babamın mezarının başındayken hatırladığımdan bu acıyla parçalanıyordum.
Onur başını çevirip odunları tutuştururken konuşmaya devam etti. ‘’İrem Hanım’a ne diyeceğimi bilemedim. Annenin ölüm yıl dönümü olduğundan bile haberim yoktu. Kendin ve ailen hakkında konuşmaktan hoşlanmadığını bildiğimden üzerine gelip seni zorlamak istemedim. Yine de sevgilin olarak böylesine acıtan bir günde yanında olmayacaksam ne zaman olacağım Deniz?’’
Alevler odunları sarıp turuncu-sarı dansları ile yükselirken Onur ayağı kalkıp yanıma geldi. Kanepede yanıma oturmak yerine önüme diz çöküp buz gibi olan ellerimi avuçlarının içine alıp sıktı. Ela gözleri binlerce duygu kırıntısının çatışmasını içerirken çenesini sıktı. ‘’Bana kızgın ve kırgın olduğunu biliyorum. Yüzlerce kez özür dilerim. Sarhoş olmamın bahane olmadığını biliyorum, yine de beni kendinden uzaklaştırma.’’
Dışarıdan gelmesine rağmen ılık olan teninin, benimkine dokunmasını izledim. ‘’Özür dileme. Senin hatan değildi.’’
‘’Benim hatamdı!’’
Onur bağırınca hızla başımı kaldırıp yüzüne baktım. Beni ürküttüğü için özür dileyen bir bakış atıp ‘’Baksana benim hatam olmasa bu bağ evinde neden tek başınasın? Ailene ait bir ev olduğunu bile bilmiyordum. Sevgilimin güvenini yeterince kazanamamak benim suçum.’’ dedi.
Dudağımı ısırıp ‘’Öyle deme, ben de istedim.’’ dedim.
Sözlerimle eğilip elimin üzerine bir öpücük kondurdu. ‘’Bana hala istediğini söyle Deniz. Hala beni sevdiğini söyle lütfen. Benden kaçmak istemediğini söyle.’’
Onur’un yüzüne bakıp gözlerimi kırpıştırdım. Önümde diz çöken adam ondan kaçmama rağmen peşimden buraya kadar gelmişti. Tek istediği aramızın düzelmesiydi.
İçimi hala sıcacık yapan duygularla istediğini yaptım. ‘’Seni seviyorum.’’
Kocaman gülümseyince gamzeleri açığa çıktı. ‘’Bende seni mavi gözlüm.’’ Ayağa kalkıp beni dudaklarımdan öpmekten çekiniyor olsa gerek ki doğrulup geriye doğru bir adım attı. ‘’Her şeyi ağırdan alabiliriz. Sen isteyene kadar beklerim.’’
‘’Ben teşekkürler… Sanırım.’’ Nasıl tepki vereceğimi bilemeyip Onur’a bakarken sarı saçlarını kapatan bereyi kafasından çıkarıp etrafını inceledi.
‘’Demek burası ailenin evi.’’
Konu değişikliğinin havayı yumuşatmasına izin verip ‘’Evet.’’ dedim.
Duvarlara asılı birkaç tabloya göz atan Onur, babamın en sevdiği ressamın eserinin önünde durdu. Gözleri beğeniyle parlarken dudakları kıvrıldı. Bir an babamın ofisindekileri görse ne yapardı diye düşünsem de hızla bu düşünceyi geriye ittim.
Ayağa kalktım. Bana sorular sormasını da babam hakkında konuşmayı da istemiyordum. Aslında annemin bir cerrah olduğu ve ben neredeyse on yaşındayken öldüğünü söylemek dışında ailem hakkında hiçbir şey anlatmamıştım.
Yutkunup ona doğru bir adım attım. ‘’Buraya arabayla mı geldin?’’
Onur başını bana doğru çevirdi. ‘’Taksiyle.’’
Telefonumdan saati kontrol edince gece yarısına bir saat olduğunu gördüm. Kaşlarım havalanırken ‘’Bu saatte buraya çıkmayı kabul mü etti?’’ diye sordum. Bağ evinin yolunun oldukça dik olması ve karla kaplı olması yüzünden pek fazla müşteri taşımaya istekli olan taksici bulmak zordu.
Onur bana göz kırptı. ‘’Fazlasıyla ikna ediciydim. Üstelik iki katı para vermenin de etkisi oldu.’’
‘’Numarası var mı?’’ diye sordum. ‘’Dönüş yolunu tamamlamadan bizi almak için geri dönebilirse otogara gidebiliriz.’’
‘’Ne yazık ki numarasını almadım. Bu gece burada kalmamız sorun değil Deniz.’’
Onur’a pek de yalan sayılmayacak bir endişeyle baktım. ‘’Burada kalmak beni huzursuz ediyor. Hele ki kabuslar görürken…’’
Daha önce hiç kimsenin birkaç saatten fazla bağ evinde kalmasına izin vermemiştim. İrem Hanım’ı bile ben bir saat uyuduktan sonra İstanbul’a dönmeye ikna etmiştim. Onur ile bütün geceyi ailemin evinde geçireceğim fikri beni geriyordu.
Sanki ölüm beni burada yakalayıp sevdiğim birini daha elimden alacakmış gibi hissederken bir an önce gitmek istiyordum. Onur ‘’Bu sorun için bir çözümüm var.’’ deyip yanında getirdiğini yeni fark ettiğim sırt çantasını yerden alıp karıştırdı.
Cama çarpan nesnelerin sesinin ardından elinde tuttuğu ilaç şişesi ile bana gülümsedi. ‘’Meral Hanım’ın bana attığı reçeteyi iki gün önce almıştım. Sana vermek istiyordum ama çiçeklerin arasına koymak pek uygun gelmedi.’’
Meral Hanım ile son seanstaki konuşmamızı hatırlayınca Onur’un uzattığı şişeyi aldım. ‘’Teşekkürler.’’
Çantasını kurcalayıp içinden bir şişe su çıkardı. ‘’Dışarıda jeneratörü gördüm. Elektriği oradan sağladığına göre suların da kesik olduğunu düşünüyorum.’’
‘’Öyle.’’
Onur suyu içmem için şişenin kapağını açıp bana uzattı. ‘’Dinlen bebeğim. Derin bir uyku sana iyi gelecek.’’
Parmaklarımı şişeye dolarken sordum. ‘’Peki sen?’’
Babamın sallanan sandalyesini gösterip ‘’Şurada sızarım, zaten geç oldu.’’ dedi. Bağ evinde kalmaktaki hevessizliğim yüzünden mi okunuyordu bilmiyorum ama Onur ‘’Söz veriyorum sabah erkenden seni uyandıracağım. Öncesinde şebekenin çektiği bir yer bulmak için bahçede dolaşıp taksi çağırdığımdan da emin olacağım.’’ diye bana güvence verdi.
Şebekenin zor çektiğini bildiğimde ‘’Erik ağacının altını dene.’’ dedim.
Onur esneyip gözlerini yorgunlukla kırpıştırınca onun ben uyanıp kapıyı açana kadar ne kadar süre dışarıda kaldığını hesaplamaya çalıştım. Bir tahminde bulunamadan yeniden esneyince hızla ilaç şişesinden bir tane hap çıkarıp ağzıma attım. Su boğazımdan akıp korkularımı da mideme doğru iterken koltuğa uzandım.
Onur berjerin üzerindeki iki battaniyeden birini üzerime örtüp diğerini de kendisine alıp sallanan sandalyeye oturmadan önce ışığı kapattı. Şömineden yayılan ateşin yumuşak aydınlığında gözlerimi yumdum.
‘’İyi geceler sevgilim.’’
‘’İyi geceler Onur.’’
Onur kısa sürede derin nefesler almaya başlayıp uyumaya başladığında ben hala uyanıktım. Ateşi izleyip en son bu evde biriyle ne zaman uyuduğumu hatırlamaya çalıştım.
Sanırım sekiz yaşındayken annemle gelmiştik. O günün hüzünlü anılarını geriye itip ailemin şömine karşısında oturup sohbet ettiği bir ana tutundum. Daha zihnimdeki tiyatro ilk perdesini tamamlamıştı ki gözlerim üzerine biri parmakları ile bastırmış gibi kapandı.
Uyku ilacının hızla etki ettiği kesindi.
Kaderin kara mizah anlayışı olsa gerek ki gözlerimi kapatıp karanlığa yenildiğim her seferinde olduğu gibi bu seferde hayatım alt üst olacaktı.
***
Gözlerimi kırpıştırıp çoktan sönmüş şöminenin manzarası ile karşılaştım. Üzerimdeki battaniyeyi itip doğrulurken gözlerim babamın sallanan sandalyesine kaydı. Terk edilmiş olduğunu görünce Onur’un dün gece söz verdiği gibi erkenden kalkıp taksi çağırmak için bahçeye çıktığını anladım.
Omurgamı geriye eğip sırtımda tutulmuş kasları rahatlatırken esnedim. Ayağa kalkıp banyodaki aynada kendime çeki düzen vermeye karar verip yanımda getirdiğim deri çantadan tarağımı ve ağız suyunu alıp salondan çıktım. Küçük banyoya varıp kapıyı arkamdan kapatıp aynaya yöneldim, görüntüm hiç de iç açıcı değildi. Ellerimi kuş yuvasına dönmüş saçlarıma daldırıp çekiştirip şekil vermeye çalıştım. Tarakla bile adam olacak gibi değildi. Ama asıl sorun solgun tenim ve şişmiş gözlerimdi.
İç geçirdim. ‘’Tam bir enkazım.’’
Kırışmış kıyafetlerimi çekiştirip yapabildiğim kadar kendime çeki düzen vermeyi başarmıştım ki dış kapının açılma sesini duydum. Onur’un eve girdiğini anlayıp hızla ağız suyunun kapağını açıp kullandım. İki dakika sonra salona döndüğümde Onur orda değildi.
‘’Onur neredesin?’’
Evin arka tarafında biri kısık sesle küfür edip yere bir şey düşürünce acele ile o yöne ilerledim. Onur babamın ofisine mi girmişti?
Kapalı kapıya varıp hızla açarken ‘’Babamın odasına girme-‘’ diye konuşmaya başlamıştım ki karşımda gördüğüm yabancı adamla donakaldım. Bir yırtıcının avını yakalamasının memnuniyeti ile kocaman gülümseyen iri yarı adam, elinde tuttuğu antika bibloyu yerine geri bırakırken konuştu.
‘’Bak şu şansa.’’
Kalbim hızlanıp damarlarımda buz gibi korku akarken geriye doğru çekilip adamdan kaçmak için harekete geçmiştim ki arkamda dikilen bir bedene çarptım. Çığlık atmak için araladığım ağzımın üzeri kocaman bir elle kapanırken kulağımın dibinde alaycı bir ses ‘’Hilmi Saral’ın kızısın demek.’’ dedi.
Babamın peşindeler miydi?
Onur neredeydi? Çığlık atmayı başarmış olsam beni duyar mıydı?
Tırnaklarımı adamın eline geçirdim. Tıslar gibi bir ses çıkarıp eline geri çekince çığlık attım. ‘’Onur!’’
Ardından olanlar ise çok hızlıydı. Odadan tek kaçış yolu olarak gördüğüm cama doğru iki adım atmıştım ki bedenim yandan aldığı darbeyle havalandı. Ciğerlerimdeki soluk boşalırken başım babamın çalışma masasına çarptı. Dünyam karanlığa gömülürken son gördüğüm bana doğru yaklaşan siyah cilalı ayakkabılardı.