Kıvırcık Saçlı, Zeytin Gözlü Bir Ahuya Tutuldum
Kıvırcık saçlı, zeytin gözlü bir ahuya tutuldum, ama ne tutulma...
Gökyüzünde, güneşin ayı kendine çektiği o büyük tutulma bile bu kadar güçlü olamazdı. Yıllardır kalbim boştu, hatta bomboştu. Ne bir heyecan ne de bir kıpırtı. Sanki buzdan bir kalede yaşıyordum ve o kalenin anahtarını kaybetmiştim. Bir zamanlar bir doktora karşı hissettiğim o garip hayranlık, meğerse sadece bir yanılgıymış. Ama bu... Bu bambaşka bir şeydi. Bu aşk, insanın ruhunu öyle bir sarıyordu ki, ne yemeği düşündürüyordu ne de uykuyu. Yaşamayı bile unutmuştu insan. Sanki bütün dünya, sadece o an'dan ibaretti.
Hadi gelin size bu kıvırcık saçlı, zeytin gözlü ahuya nasıl tutulduğumu anlatayım.
Ben Adar. Koskoca Mardin'in en güçlü ağası. Herkesin önünde diz çöktüğü, tek sözüyle dağları yerinden oynatan bir adam. Beni gören ya oradan kaçar ya da korkudan titreyen elleriyle saygıyla dururdu. Kimse yüzüme bakmaya cesaret bile edemezdi. Oysa ben, burnumun dibindeki hainleri, her gün gözlerimin önünde annemi zehirleyenleri görememiştim.
Derken, biri çıktı karşıma. Sanki bütün evren, beni bu ana hazırlamıştı. Öyle bir cesaretle gözlerimin içine baktı ki, tüm o yılların sertliği, buzdan duvarlarım bir anda erimeye başladı. Benim gibi bir ağaya "davar başı" bile dedi. Ama iyi ki de girdi hayatıma. Yıllardır hastalıkla boğuşan annemin derdini, devasını o buldu. Annem günden güne eski sağlığına kavuşmaya başladı. Düşmanlarım... Bütün çiyanlardan temizleyeceğim hayatımızı.
O doktorla annemin karşılaşmasından bu yana hayatımız daha da güzel olmaya başladı. Bugün, o doktorla kardeşim dediğim yüzbaşının düğününden dönüyorum. Havaalanından adamlar beni almaya geldi. Migrenim çok fena tutmuştu, adeta beynim zonkluyordu. Kafamı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım.
Biraz gittikten sonra araba durdu. Kırmızı ışık sandım, umursamadım. Ama bekledikçe bekledi, bu da benim sabrımın sınırlarını zorladı.
"Hazar, neyi bekliyoruz?"
"Ağam, yolda bir kavga var. Adamın biri, bir kızın üzerine yürüyor."
"Eyy Allah'ım, normali beni bulmaz ki!"
"Hallet şunları, başım çatlıyor zaten."
Hazar gideli ne kadar oldu? Neden bu insanlar her işi bu kadar ağır yapar ki? Daha fazla dayanamayıp indim arabadan. Hazar bir kızı tutuyor, karşısındaki adam parmağını sallayarak konuşuyordu.
Kız: "Bana bak, it oğlu it! O parmağı bir yerine sokarım, siktir git lan!"
Hazar: "Hanım ablam, ne olur sakin ol. Bak, ağam arabada. İnerse beni öldürür."
Kız: "Başlatma lan ağana falan!"
Adama dönüp, "Hırtapoz, çek arabanı şuradan!"
Adam: "Bana bak kızım, kadın başına bana diklenme. Buradan eve topal halinle gidersin!"
Ve işte o an... Onu görünce... Ne migren kaldı ne ağrı. Bütün yorgunluğum, o anki bütün gerginliğim uçup gitmişti sanki. Keyfim resmen yerine geldi.
"Ne oluyor lan burada? Ne bu tantana?"
O an göz göze geldik. Zaman durdu. Dünya etrafımızda dönmeyi bıraktı. Sadece o vardı ve ben. Gözlerinin içine baka kaldım. Zeytin yeşili gözleri, içimde adını koyamadığım bir fırtına kopardı. Kalbimin ritmi değişti, sanki davulun ritmiyle değil, onun kalp atışlarıyla atmaya başlamıştı. "Ne oluyor lan bana?" diye içimden geçirdim. Karşımdaki kız naif, kırılgan ve bir o kadar da masum bakıyordu. O sert laflar, o asi sesin bu narin kızdan çıkmış olması inanılır gibi değildi.
İlk şoku atlatınca yine o tiz sesiyle cırlamaya başladı. O andaki bütün büyülü hava, bütün romantizm bir anda yok oldu.
Kız: "Ne bakıyorsun öküzün trene baktığı gibi? Tiyatro mu oynatıyoruz burada?"
Hazar " Ağam ayıramadım "
Adam: "Ağam, kusura bakma. Bu deli karı yandan geldi, vurdu arabama."
Kız: "Lan, trafik kurallarını bilmiyorsan yola çıkmayacaksın! Sağa dönüyorsam sinyal vereceksin, kafana göre dönemezsin!"
"Doğru mu lan dedikleri?"
Adam: "Şey, ağam..."
"Ney lan? Adam gibi kullanmasını bilmiyorsan çıkmayacaksın trafiğe!"
"Bütün masrafları karşılıyorsun. Bir daha çıkma karşıma."
Adam: "Affın olur ağam, bağışla. Hemen karşılıyorum."
"Gerek yok. Haydan gelen huya gider," deyip arabasına doğru gitti.
"Kadın değil, baş belası," dedim içimden, keyifli bir gülümsemeyle. Aniden arkasını döndü. "Şimdi de sıra bana geldi," dedim kendi kendime.
"Ne dedin sen, ne?"
Gülerek cevap verdim: "Kadınlar diyorum, hepsi birer çiçek."
Alay eder gibi bana bakıp: "Ya, öyle mi?"
"Evet öyle, kıvırcık."
Kaşlarını kaldırarak şaşkın bir ifadeyle: "Kıvırcık ha? Bana bak, ağa mısın, ağa bozuntusu musun nesin? Çek arabanı, çizelim façanı!"
"Çekmezsem ne olur?"
"Senin gelmişini geçmişini nüfustan silerim haberin olmaz. Ayağını denk al!" dedi.
"Ya, öyle mi kıvırcık? Sinirlenmek sana çok yakışıyor. Biraz daha kızdıralım bakalım."
"Sen beni nüfustan sildiğin gün, karım yaparım seni," dedim.
Duyduğu an yüzünde şeytani bir sırıtış meydana geldi. Bana yaklaştıkça yaklaştı. Aramızda milimler kaldı. Öyle kısa boylu bir kız da değildi. 1.75 boylarında, incecik belli, zarif, bir o kadar da kuğu gibiydi. Gözlerimiz birleşti, nefeslerimiz birbirine değiyordu. O an, sanki bütün dünyanın nefesi kesilmişti.
"Çok büyük konuşuyorsun, ağa bozuntusu. Bir o kadar da boş konuşuyorsun."
"Ben boş konuşmam. Dediysem yaparım, kıvırcık."
"Hımm, bak... Bırakmam peşini. Önce nüfustan silerim, sonra da kocam yaparım," deyip dudaklarıma daha da yaklaştı. Sıcak nefesi dudaklarıma değdi. İşte o anda, tüm dünyam altüst oldu. Dudaklarının benimkine değmesine milimler kala durdu, tam öpeceğini sandığım anda o büyülü anı yarıda bıraktı. Dudaklarını dudaklarıma sürtmeden, sanki bir ateşi tenime değdirir gibi yanımdan geçip gitti.
O neydi lan öyle...
Bedenim sanki o anın etkisiyle donup kalmıştı. Aldığım her nefes, o dudaklarının bıraktığı sıcaklığı taşıyordu. Bu bir meydan okuma değildi, bu bir davetti. Bir Adar Ağa'ya, hayatı boyunca kimsenin cesaret edemediği bir davet. İşte o an anladım... Ne bu aşk, ne de bu kız, bırakmaya niyetliydi beni. Ve ben, bu oyuna sonuna kadar varım.