Gece yarısı
Irmak yine ağlıyordu.Eline telefonu aldı
"Dizdar " saate aldırmadı aradı
03:08 ..
Irmak arıyor.
Dizdar nefes verdi ayağa kalktı açtı
" Efendim Irmak "dedi soğuk bir şekilde.
"Dizdar fotoğraf veye video atar mısın ne olur çok özledim oğlumu lütfen ."
"Senin oğlun yok Irmak , gittiğin gün oğlun için öldün sen .Bir daha arama beni ..Git aşkın ile mutlu ol hadi ! "
" Dizdar ne olur nefes alamıyorum ne
olur "derken hıçkırıklara boğuldu .
Dizdar gözlerini kapattı.
" Bir daha arama Irmak " diyerek kapattı.Kiz yere çöktü ağlaya ağlaya bayıldı kız . Nehir hemen yüzüne kolonya tuttu .Yatağa uzandırdı.
Irmak yaşayan bir ölü gibiydi.
Sabahın erken saatlerinde kalktı ,
Irmak evin bahçesindeki taş basamağa çökmüştü.
Üzerinde ince bir hırka vardı.
Saçları dağılmış.
Yanağı morarmış.
Alt dudağı patlamış, kabuk bağlamaya başlamıştı.
Gözleri şişmişti ağlamaktan.
Nehir yanında diz çökmüş, omzuna sarılmıştı.
“Geçecek… geçecek Irmak…” diyordu ama sesi bile inanmıyordu buna.
Irmak başını iki elinin arasına aldı.
“Ben oğlumu bıraktım orada… ben nasıl anneyim…”
Hıçkırıkları bahçeye yayıldı.
Tam o sırada karşı sokakta park halinde duran gri arabada bir adam telefonu kaldırdı.
Video çekiyordu.
Irmak’ın ağlayan halini.
Mor yüzünü.
Titreyen ellerini.
Ve videoyu gönderdi.
Mardin – Dizdar
Telefon titreşti.
Dizdar mesajı açtı.
Video oynadı.
Irmak’ın ağlayan yüzü ekrana düştü.
Bir anlığına nefesi kesildi.
Yanağındaki morluk.
Dudağındaki kan izi.
Kendi eli.
Kendi öfkesi.
Video devam ediyordu.
Irmak başını kaldırdı bir an.
Gözleri boş bakıyordu.
Dizdar telefonu indirip yüzünü avuçladı.
“Nasıl vurdum lan sana…”
Dişlerini sıktı.
“Nasıl kıydım…”
Ayağa kalktı, odanın içinde volta atmaya başladı.
Öfkesi bu kez kendineydi.
“Ben sana el kaldıracak adam mıydım…”
Masaya yumruğunu vurdu.
Ama o an başka bir şey fark etti.
Irmak’ın gözlerinde korkudan çok…
kırılmışlık vardı.
Ve ilk defa Dizdar’ın kalbine bir çatlak düştü.
Telefonu tekrar açtı.
Videoyu bir daha izledi.
Irmak’ın ağlarken fısıldadığı kelimeler duyuluyordu:
“Ben oğlumu istiyorum…”
Dizdar gözlerini kapattı.
“Ben de seni istiyorum Irmak …”
Ama mesele artık sadece çocuk değildi.
O kadını kaybetme korkusu ilk defa içine çöktü...
Irmak bahçede oturuyordu.
Elinde minicik patikler.
Parmakları o yumuşak örgünün üzerinde geziniyordu.
Gözleri dolu.
Telefonu titredi.
Enes:
“Bir kere görüşelim Irmak lütfen.”
Irmak baktı.
Ekrana uzun uzun baktı.
Cevap vermedi.
Telefon tekrar titredi.
“İki sene oldu Irmak… seni çok özledim.
Ne olur gel.
Bir kere konuşalım güzelim.”
Irmak gözlerini kapattı.
Ve yazdı:
“Enes ben hâlâ evliyim.
Boşanma aşamasındayım.
Bu süreçte benden uzak dur.”
Gönderdi.
Mardin – Dizdar
Telefonuna düşen kopya mesajları izliyordu.
Sistemi kurdurmuştu.
Irmak’a gelen her mesaj ona da düşüyordu.
Enes’in “güzelim” deyişinde çenesi kilitlendi.
Ama Irmak’ın cevabı…
“Hâlâ evliyim.”
Bu cümle kalbine dokundu.
Öfkesi bir an sustu.
“Uzak dur…”
Bu Enes’e yazılmıştı.
Ama Dizdar ilk kez o mesajın içinde kendine ait bir şey buldu.
Bahçede
Irmak yine ağlıyordu.
Patikleri göğsüne bastırdı.
Tam o sırada kapı hızla açıldı.
Enes içeri girdi.
“Niye böyle yapıyorsun Irmak?!”
Irmak irkildi.
Ayağa kalktı.
“Git Enes… git…”
"Bu yanlış evliyim ben hala ,git "
" İrmaaa----" diyecekken .
Eve doğru yürüdü.
Tam o sırada bir çığlık duyuldu.
“Senin yüzünden yerimden yurdumdan oldum uğursuz kız!”
Enes’in annesi kapının önündeydi.
Elinde tüfek.
“Defol git kocana!
Oğlumun peşini bırak!”
Enes şok oldu.
“Anneeee!
Dur! Ne yapıyorsun sen?!”
Kadın öfkeyle tüfeği kaldırdı.
Bir patlama sesi.
Irmak’ın omzu geriye savruldu.
Yere düştü.
Çığlık attı.
Kolunu tuttu.
Kan gömleğini ıslatıyordu ama asıl acı yüzündeydi.
Uzakta park eden araçta Dizdar’ın adamı her şeyi çekiyordu.
Kamera titriyordu adam bile
"Yenge " dedi fısıltı ile .
Enes kükredi .
“Anne! Ne yaptın lan sen!”
Enes annesini itti.
Kapıdan dedesi İsmail Bey, annesi, babası İshak Bey, Nehir koşarak çıktı.
“Irmak!”
Nehir yere çöktü.
Ama Irmak ayağa kalktı.
Şokla.
Adrenalinle.
Kolunu tutarak koşmaya başladı.
“Dur!” diye bağırdı Enes.
Kimse yetişemedi.
Ana Caddeye doğru koştu neden , niçin bilinmez .
Irmak gözleri dolu, kulakları uğulduyordu.
Arkasına bile bakmadı.
Tam ana caddeye çıktığı anda…
Bir fren sesi.
Farlar.
Ve bir çarpma.
Güm.
Irmak savruldu.
Yolun ortasında hareketsiz kaldı.
Her şey bir anda sustu.
Kamera
Dizdar’ın adamı şok içinde çekmeye devam ediyordu.
Yere düşen Irmak.
Bağıran insanlar.
Enes’in koşuşu.
“Ambulans!”
“Kan kaybediyor!”
Enes dizlerinin üzerine çöktü.
“Irmak… Irmak gözlerini aç…”
Irmak’ın dudakları titredi.
Zorla bir kelime çıktı ağzından:
“Oğlum , onu bırakamam …”
Sonra gözleri kapandı.
Mardin
Dizdar’a video ulaştı.
Telefonu elinden düştü.
Ekranda yolun ortasında yatan kadın…
Onun karısı.
Oğlunun annesi.
Ve az önce “hâlâ evliyim” diyen kadın.
Dizdar’ın yüzü bembeyaz oldu.
“Laaaaaannnnnn.”
" Siktigimin çocukları ne yaptınız lan kıza ! "
diye kükredi önce .
" Arabayı hazırlayın lan ! "
Sesi bu kez öfkeli değil…
Korkuydu.
Trabzon – Hastane Acil
Irmak sedyeyle içeri alındığında doktorların sesi birbirine karıştı.
“Yakın zamanda doğum yapmış!”
“Kan değerleri zaten düşük!”
“Omuzdan giriş var, iç kanama ihtimali!”
“Travma da var, kazaya bağlı darbe almış!”
Kapılar kapandı.
Kırmızı ışık yandı.
Ameliyat.
Koridor
Enes duvara yaslanmıştı.
Elleri kan içindeydi.
“Irmak… ben geldim diye oldu…”
"Özür dilerim güzelim , özür dilerim"
Saçlarını yoldu.
Yere çöktü.
Karşı bankta Nehir ağlıyordu.
“Guzel kardeşim dayan…”
"Ne yaptılar sana, o adam , Enes .O kadın Allah belanızı versin sizin "
Enes'e doğru yürüdü
"Allah sizin belanızı versin! ".
İsmail Bey’in nefesi düzensizleşti.
Göğsünü tuttu.
“Kalbim…”
İshak Bey babasını tutmaya çalıştı.
“Baba yapma şimdi… ne olur…”
Bir hemşire koştu.
“Kalp hastası mı?”
“Evet!”
İsmail Bey başka bir sedyeyle kardiyolojiye alındı.
Irmak’ın annesi baygın halde bir sandalyede.
Koridor felaket yeri gibiydi.
Özel helikopter Trabzon semalarında indi.
Rüzgar hastane bahçesindeki ağaçları savurdu.
Dizdar indi.
Takım elbisesi rüzgarda savruluyordu.
Ama yüzü… yıkılmıştı.
Yürürken ayakları ağırdı.
“Benim yüzümden oldu…”
Eli titredi.
“Benim yüzümden…”
Asansöre bindi.
Aynadaki yansımasına baktı.
Gözleri kan çanağı.
“Sikeyim belanı Dizdar…”
Duvara yumruğunu indirdi.
“Bir kadını koruyamadın.”
Enes başını kaldırdı.
Dizdar’ı gördü.
İkisi bir saniye birbirine baktı.
Yılların kini, öfkesi…
Ama o an ikisinin de yüzünde sadece korku vardı.
Enes hırladı.
“Geldin mi?”
"Eserini görmeye mi geldin ! "
"Ne yüzle geldin ! "
Dizdar cevap vermedi.Cene kasları kasıldı . Yumruğunu sıktı .
Yoğun bakım kapısına baktı.
“Durumu?”
Doktor çıktı.
Maskesini indirdi.
“Hasta çoklu travma geçirdi.
Doğum sonrası kan kaybı geçmişi varmış.
Şu an ameliyatta.
Kanama kontrol altına alınmaya çalışılıyor.
Durumu kritik.”
“Kritik ne demek?” diye bağırdı Enes.
Doktor sertçe baktı.
“Hayati tehlikesi var demek.”
Koridor sessizleşti.
Ameliyathane
Irmak’ın kalp atış sesi monitörde düzensiz.
Bir doktor:
“Basınç düşüyor!”
Diğeri:
“Kan hazırlayın!”
Işıklar altında solgun bir yüz.
Sanki bir ayda on yıl yaşalanmış gibi.
Koridor – Saatler Sonra
Dizdar tek başına camın önünde duruyordu.
Ellerini cebine sokmuştu ama parmakları titriyordu.
İçinden konuşuyordu:
“Ben seni kıskandım diye…
Ben seni incittim diye…
Ben seni koruyamadım diye…”
Gözleri doldu.
İlk kez.
“Ne olur… ölme.”
Kolidorun köşesinde Enes çökmüş ağlıyordu.
Nehir dua ediyordu.
İshak Bey sessizce duvara bakıyordu.
Ve hastane saatinin tik takları yankılanıyordu.
Monitörde çizgi bir an düzleşti.
“Asistoli!”
“Şarj edin!”
Elektrik verildi.
Irmak’ın bedeni hafifçe sıçradı.
Bip…
Zayıf bir ritim döndü.
Doktorlar nefes aldı.
Ama birkaç dakika sonra tekrar…
“Basınç düşüyor!”
Çizgi yeniden düzleşti.
“Bir kez daha!”
İkinci şok.
Bu kez herkes sustu.
Bir saniye… iki…
Sonra monitörde ince bir kalp atışı geri geldi.
Zayıf.
Ama vardı.
“Ritim var!”
Irmak ölümle iki kez gidip gelmişti.
Yoğun Bakım Önü
Doktor kapıyı açtı.
“Ameliyattan çıktı.
Kalbi iki kez durdu.
Geri döndürdük.
Şu an yoğun bakımda.
Durumu hâlâ kritik.”
Dizdar’ın dizleri titredi.
Enes bir adım öne çıktı.
“Onu göreceğim.”
Dizdar gözünü ona çevirdi.
“Giremezsin.”
“Ben onun—”
Söz bitmeden Dizdar yakasından tuttu.
Enseden kavradı.
Duvara yapıştırdı.
“Bu hastaneye adım atmayacaksın lan!”
Enes yumruğu savurdu.
Dizdar’ın dudağı patladı.
Karşılık gecikmedi.
Koridorda iki adam, bir kadının canı için yumruk yumruğa.
Hemşireler bağırdı.
Güvenlik koştu.
Dizdar Enes’i ensesinden yakaladı, sürükledi.
Asansöre kadar.
Kapıya kadar.
Ve dışarı itti.
“Bir daha içeri girersen kemiklerini kırarım.”
"İçerideki benim karım lan siktir git puşt"
Kapı yüzüne kapandı.
Hastane Bahçesi
Yağmur başladı.
Öyle ince değil…
Karadeniz yağmuru.
Gökyüzü sanki içini boşaltıyordu.
Enes kapının önünde durdu.
Gitmedi.
Saçlarından sular akıyordu.
Gömleği yapışmıştı bedenine.
Ama kıpırdamadı.
“Ben buradayım Irmak…”
Fısıldadı.
“Çıkana kadar buradayım.”
"Seni bırakmayacağım güzelim "
"O kocandan kurtaracağım seni "
Yoğun Bakım Camının Arkası
Dizdar tek başına duruyordu.
Camın arkasında makinelerle bağlı bir kadın.
Yüzü bembeyaz.
Omzu bandajlı.
Solunum cihazı ritmik ses çıkarıyor.
Bir adam içeride.
Bir adam dışarıda.
İkisi de bir kadının aşkından ölmüş gibi.
Kadın ise kendi canıyla savaşta.
Dizdar camı yumrukladı ama sessizce.
“Ölme…”
Yağmur cama vuruyordu.
Dışarıda Enes sırılsıklam bekliyordu.
İçeride Dizdar’ın gözleri doluydu.
Ve yoğun bakımda Irmak’ın kalbi…
Zayıf ama atıyordu.
Şimdi sabah olacak.
Ve kader bir isim fısıldatacak o kadına.
Uyanırsa…
İlk kimi söyleyecek?
Dizdar mı?
Enes mi?
Yoksa “oğlum” mu?