DEVAMI: GEÇMİŞİN KÜLLERİ

2653 Kelimeler
Yiğit'in kim olduğunu ona söyleyememiştim. Neyse ki o da sormamıştı. Anlatmak istemiyordum. Ben bir oğlum olduğunda asla utanmazdım ama o çocuğun bana yapılan bir saldırının sonucu olması canımı yakıyordu. Yaşadığım acıdan Güney'e bahsetmek istemiyordum. Bana acımasına ve bu yüzden kol kanat germesine dayanamazdım. Belki o ağır travmamı öğrendiğinde benden soğuyacak ve ruhu tükenen bu kadını yakınında istemeyecekti. Ona yakıştıramıyordum bu davranışları. Belki sadece kendi kuruntumdu. Şeytan beni parmağına dolaşmış uğraşıp duruyordu ama böyle hissetmekten kurtulamıyordum. Birini öldürdüğümü biliyor olabilir miydi gerçekten? Şu an bir katile sarıldığını biliyor muydu? Hiç mi korkmuyor muydu benden? Kendisine zarar veririm diye aklından bir düşünce geçmiyor muydu? Kötü biri olup olmadığımı nerden bilecekti ki? Yaşadığım onca zaman kimseye güven duymamam gerektiğini anlamıştım. Biraz sonra uyumak için odasına geçtiğinde zulasını patlatmayacağımın ya da evini kötü arkadaşlarımla işgal etmeyeceğimin garantisini kim verebilirdi? Of neler düşünüyorum ben böyle? Şu aralar çok film izledim bu yüzden oluyor galiba. Kendime bir süre film izlemeyi yasaklamalıyım. Hi hi! "Sanırım bacaklarım ağrıdı!" Kıkırdadığını duydum. Benden kolay kolay çözülecek gibi durmuyordu. "Sanırım benimde..."dediğinde kaşlarımı çattım. Beklediğimden çabuk sıkılmıştı. Sonra bırakmamdan korkar gibi "Oturarak devam etsek olur mu?"dedi. Hi hi! Sanırım ben bağımlılık yapıyordum. Biraz daha yapışık bir şekilde sarılmaya devam edersek muhtemelen uzun süre topallamadan yürüyemeyecektik. Kollarım ondan çözüldü. Bu çözülmeden hoşlanmış gibi durmuyordu. İç çekti. Ben yeniden cici kız edalarıyla salıncaklı koltuğa yerleşirken o da hemen yanıbaşıma ilişmişti. Bardağıma baktım. Tüh! Ağzımı konuşmamak için oyalayabileceğim bir kahvem de yoktu artık. Daha fazla soru sormamasını umuyordum. Yanlış bir şey söylemekten çok korkuyordum. Güney'in başı benim yüzümden belaya girebilirdi. Öldürülebilirdi. Onun acısını yaşamaya nasıl dayanırdım? Nasıl hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ederdim? Bundan sonraki hiçbir gelişmeyi Güney'e bildirmeyecektim. Olan bitenden uzak durması için her şeyi yapacaktım. Ve bir gün onu tamamen geride bırakıp oğlumla birlikte yeni bir hayata yelken açacaktım. Gidişim ikimiz için de iyi olacaktı. "Yorgun görünüyorsun." Başımı onu onaylar gibi salladım. Gerçekten yorgun ve uykusuzdum. 2 saat boyunca kucaklaşmıştık. Onunla kırgınlık yaşadığım o günden beri üzülüp ağlamaktan doğru düzgün uyuyamamıştım bile. Sonra da bu Amerika'ya gitme meselesi çıkmıştı ve benim uyku düzenimin çoktan selası okunup gitmişti. Şu yastığın üzerinde bize dair kurduğum hayalleri bir kenara yazsam kral gibi dizi olurdu. Üzerinden beş film sekiz tane de roman çıkardı. Umut nasıl fakirin ekmeğiyse hayal de aşığın sığınağı, limanıydı. "Sanırım biraz uyusam iyi olacak." Beni içeri davet ettiğinde toparlanıp peşine takıldım. Verandadan saksılarla dolu hole yöneldik. Ardından Güney'le kırmızı bir halıyla kaplanan merdiveni çıkmaya başladık. Bir koridor bizi karşılamıştı. Beyaz ışık aydınlatmalı nefis bir asma tavan vardı ve tavanda harika bir uzay manzarası gözlerimi bekliyordu. Beni geride bırakıp şifoniyeri açtı ve içinden bir anahtar çıkardı. "Bu kalacağın misafir odasının anahtarı. Banyo koridorun sonunda sağda. Misafir bornozu çıkarıldı. Yeni kıyafetlerin de gelmiştir. Bedenine tahmini aldım ama olacağından şüphem yok." Beni bu kadar düşünmesi hoşuma gitmişti. Gözünden de hiçbir şey kaçmıyordu starın. "Teşekkür ederim. Keşke kırgınlığım geçmiş olsaydı. Bazen ne kadar unutmaya çalışsak da bazı şeylerin üzeri kapanmıyor. Affetsen bile kırgınlık hiç geçmiyor." Bakışlarını yere indirdi. Kızgınlıkla söylediği o sözlerin pişmanlığını gözlerinden okuyabiliyordum. "Sana kendimi affettirmek için her şeyi yapacağım. Benden o kadar kolay kurtulamazsın." Gülümsedim. Şeytan tüyü vardı resmen. Allem etti kallem etti sonunda beni yumuşatmayı başardı. Ona uzun süre direnip küs kalmak pek mümkün olmuyordu. Affet Efsun diyordum içimden. Yokluğu affetmekten daha iyi değil. Sil at duyduklarını. Olmuyordu. Zamana inanmak istiyordum. Zihnimi zamanın öğütüp bir çırpıda silip atacağını umuyordum. Bu benim Güney'e karşı tek tesellimdi. O ardımdan bakarken yorgun bir şekilde bana ayırdığı odaya geçtim. Kapıyı ardımdan üç kez kitledim. Bunu yapmamın Güney'in yanındayken yersiz olduğunu biliyordum fakat yine içim rahat etmiyordu. Kilitli olmayan kapı benim için tehlike demekti. Korkuyordum. O kapının ardında bana zarar vermek isteyen birilerinin olduğunu düşünüyor kafamda komplo teorileri üretiyordum. Işıkları kapatmaktan korkardım. Karanlık ürkütücüydü. Yatağımda yatarken bana saldıracak birilerinin o ışıksız ortamı beklediğini sanırdım. Karanlık, bir perde olup bana kan kokulu o kötü günü defalarca yaşatırdı. Oynayan ihanet klibi gözlerimin akan yaşına zifiri yalanları ekler ve beni kabus dolu bir geceye uyandırırdı. Sırtımı kapıya yaslayıp dizlerimi karnıma çekerek oturdum. Onu düşünüyordum. Ona sarılabildiğime hâlâ inanamıyordum. Korkmadan, titremeden tam iki saat ona sımsıkı sarılmıştım. Rüya gibiydi fakat kendimi çimdiklediğim halde uyanamamıştım. Ona dair kurduğum düşlere yatağımda devam ettim. Güney, varlığıyla bana hem acı veriyordu hem de yaşadığım kötü şeylere karşı zihnimin kaçıp saklandığı bir sığınak oluyordu. Ondan kaçmaya yeltendiğimde önce kalbim sonra da ayaklarım beni sürükleye sürükleye onun kollarına bırakıyordu. Bakışlarım odada dolaştı. Gri gümüş tonlarında nefis bir odaydı. Çarşaflar tertemiz sakız gibiydi. Odada misafirler için bir kitaplık da bulunuyordu. Yorgunluğum onlara göz atmama engel olsa da yarın ilk işim o güzel kitapların arasında cıvıldaşan kırlangıç kuşları gibi dolaşmak olacaktı. Şifoniyere ve aynalığa baktığımda Güney'in tahmin ettiğimden çok daha zevkli olduğunu anladım. Temiz tek kişilik yatağa uzanıp olanları düşündüm. Güney'e bunları anlattığım için kendimi huzurlu hissetmiyordum. Başına benim yüzümden bir şey gelirse asla kendimi affetmezdim. Geceyi trambolinle duygudan duyguya zıplayarak geçirdim. Ondan uzak kalamıyorum. Hata yapıyordu. Ona tutunmak için fırsat kollayan duygularımı koruyup kollayamayacağım kadar şımartıyordu. Bir gün benden çekip gittiğinde yokluğu her zamankinden daha zor gelecekti. Daha çok yara alacaktım. Bunu tüm hayalleri elinden alınmış çocukluğuma yapamazdı. Yaşattıkları beni yarısı kırık bir köprüye kollarında getirip ilk fırsatta uçuruma itmesi gibi bir şeydi ve bu ihanete sakat duygularım dayanamazdı. Yatağımda deli danalar gibi dönüp birkaç saatlik uykuyla geceyi tamamladım. Saat 7 sularında gözlerimi açtım. Yabancı bir odadaydım. Kısa bir duraksamanın ardından gece olan biten her şeyi hatırlamıştım. Saçlarımı bileğimdeki lastik tokayla tepeden bir topuz yaptım. Beni buraya aceleyle getirdiği için yanıma bir şey almamıştım ve Güney bu konuda da harikaydı. Beni bir süre idare edecek kıyafetleri asistanı kızıl kraliçeye bildirmiş ve göz açıp kapayıncaya kadar odayı donatmıştı. Her zamanki erkek Fatma imajımdan kurtulup biraz daha kadınsı bir şeyler tercih etmeye karar verdim. Siyah kırmızı renkteki elbiseyi gördüğümde aradığımı bulmuştum. Bu tam istediğim gibi bir şeydi. Etek uçları ve göğüs kısmı dantelliydi. Karpuz kol detayına bayılmıştı. Fransız dantelli şapkayı aynanın karşısında başıma geçirdim. "Vay canına nefis bir şey bu!" Makyaj malzemeleri bile düşünülmüştü. Bornozu çamaşırlarla birlikte çıkarıp yatağın üzerine bıraktım. Artık banyoya gitmek içim hazırdım. Koridora çıkıp parmak uçlarımda hareket ederek banyoya yöneldim. "Mavi gözlü dev uyanmadan görevi tamamlayalım. Görev 1: Ilık duş. görev 2: Kahvaltı, Görev 3:Melis'le durum değerlendirmesi." Asker edasıyla duşa geçtim. Kabin buğulu cam formatındaydı. Büyük bir lavabo aynası vardı. Yerdeki seramikler sade krem renkteydi. Temizlik malzemeleri ve kişisel bakım ürünleri sol tarafımdaki dolaptaydı. Kıyafetlerimden kurtulup ılık duşun altına girdiğimde benden mutlusu yok gibiydi. Böyleydim ben işte! Üzülmeyi bile doğru düzgün beceremezdim. Bir gece deli gibi haykıra haykıra ağlarken ertesi gün kalkıp neşeyle dans ederdim. Galiba babaannem haklıydı. Sepeti seyreğin tekiydim ben! Tahtalarımı güzelce yağlamalıydılar ki gıcırdayıp etraftaki insanları delirtmesin. Hep bana 'seni alan yandı kızım' derdi babaannem. Çenesizlik bendeydi, sakarlık duble bendeydi. Eeee alan ne yapsın çekecekti kahrımı artık yapacak bir şey yok! Hem ne çekmesi ya? Almış benim gibi kainat güzeli kalksın Allah'ına şükretsin kerata. Bir de çile diye dert yanacak. Totosundan kan alırım ben adamın. Hah! Duş başlığını telefon gibi ağzıma yaklaştırdığımda birkaç kez öksürüp şahane şarkıma başladım. "Miço nerden geliyor ormanlardan aşağı. Miço nerden geliyor ormanlardan aşağı. Oyna da Miço oyna, zıpla da Miço zıpla." Ben yerimde tepinip bağıra bağıra şarkı söylerken ılık su da yavaştan ısınmaya başladı. O an beni kasvete düşüren o keskin ses tüm neşemi siyah bir mağaraya itti. Duş başlığı elimden kayıp musluğa çarptı. Demirin sesi yine aynı kabusa düşmeme sebep olmuştu. Demirin sesinden nefret ederdim hatta ben demir ilacı bile içmezdim kan değerlerim düştüğünde. Ses beni o korkunç geceye götürürdü. Kulaklarımda aynı geniz yakıcı kahkaha hayat bulurdu. Tüm perdeler kalktı ve sahne kötülüğün oldu. "Beni unutamayacaksın. Sende bıraktığım iz asla silinmeyecek. Ne zaman bu sesi duysan sesim kulaklarında yankılanacak kokum tenine sinecek ve bedenimde varlığını hissedeceksin." Böyle demişti o korkunç iblis. Hayatımı karartıp beni kirletmiş ve duygularımı o kırmızı kördüğüme iliştirmişti. O günden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olamamıştım. Kırmızılar korkutmuştu beni. Kırmızıya dair her şey midemi bulandırmaya başlamıştı. Kaçmak istedim onun günahından kaçamadım. Lekenin rengiydi kırmızı. Bir günahın nöbetini tutan hain bir asker gibiydi kırmızı. Günahın rengiydi kırmızı. İhanetin son kutsal savaşçısı. Kırmızılar bitirmişti Efsun'u. Demir bitirmişti. İşte bu yüzden bu gün makus mazimi yenip kırmızı giymek istemiştim. Hem de en siyah dantellisinden... Bir hıçkırık zihnime düşen acı hatıralara eşlik etti düş sokağımda. Gözyaşlarım tepemdeki başlıktan akan ılık sulara karıştı. Elime aldığım misafir lifine sertçe sabun sürüp boynumdan başlayarak tüm vücudumu köpüğe boğdum. Öyle sert ovuyordum ki derim isyan edip mosmor kesilmişti. Suyun eski sıcaklığında olmadığını biliyordum. Geçen her dakika sıcaklığı artıyordu ve adeta derimi kaynar bir kazanda haşlıyor gibiydim. Yanıyordum fakat bedenimdeki tüm lekelerin ısıyla akıp gideceğini düşünüyordum. Canım yanıyordu fakat içimde kopan o fırtına ellerimi durdurmaya yetmiyordu. Sanki tüm derim soyulunca yeniden o ak pak Efsun olacaktım. Çocuksu neşem elimde solup tükenmeyecekti. Bezi bırakıp derime hunharca saldırdım. Su kaynamaya devam ediyordu. Kendimde korkunç izler bırakacağımı bile bile buna engel olmuyordum. Deli gibi ağlıyor bedenimi kendi ellerimle korkunç bir işkenceye maruz bırakıyordum. Buhar kabinin tamamını kaplamıştı. Göz gözü görmüyordu. O an o eşsiz ses beni boğulduğum karanlıktan kurtaran tek şey oldu. "Efsun iyi misin? İyi misin Efsun cevap ver. Korkutuyorsun beni." Ona cevap veremiyordum. Nefes almak bile öyle güçlü ki. Bir şeylerin ayrımına varamıyordum. Sanki o duş kabini benim cehennemimdi. Üzerime bornoz alıp olabildiğince normal görünmeye çalışarak duş kabininden çıktım. "Efsun, bana bir cevap ver." Güney'in daha fazla orada durmayacağını biliyordum. Bedenimin hali ve içler acısı gözlerim çıktığım yaşadığım kaostan onu haberdar edecekti. Birkaç kez ayağıyla kapıya sert tekmeler attı. Beni beni kendi halime bırakmayacağını anlamıştım. Ağlamaktan sesim kısılmıştı ve ona cevap dahi veremiyordum. "Tamam. Giriyorum." Büyük bir gürültü banyonun duvarlarında tok bir yankı bıraktı.Kan ter içinde içeri girdiğinde gözleri karşısında sersem gibi ayakta duran bana takıldı. Donuk yüz ifadem kaşlarını çatmasına, alnının hayretle kırışmasına sebep oldu. Bana doğru birkaç adım attığında boynumdaki izleri görmemesi için omuzlarımı dikleştirdim. " Neden cevap vermedin? Banyoya düşüp kaldığını sandım." "Hiç! Hiç!"dedim. Daha fazlasını söyleyecek gücüm yoktu. Her an deli gibi ağlayabilirdim. Beni böyle görmesini istemiyordum. Acılarımı onunla paylaşamazdım. Bu beni çok yorardı. Derdimden ne kadar anlayacağı ise şüpheliydi. Elleri ıslak saçlarıma dokunmak için uzandığında sağ omzum ürkekçe hareketlendi. "İyi misin?" "İyiyim."dedim benden bekleyemeyeceği bir sakinlikle. Büyük bir dikkatle boynuma mavi, güzel gözlerini dikti. "Bunlar da ne?" Ellerimle boynumdaki kızarıklıkları gizlemeye çalıştım fakat elleri parmaklarımı kavrayarak tüm girişimlerimi baltaladı. "Bunlar da ne? Kendine ne yaptın böyle?" Telaşını bakışlarımı kaçırıp bedenimi ondan uzaklaştırarak görmezden gelmeye çalıştım. "Seni ilgilendirmez." "Ne demek beni ilgilendirmez?" Uzaklaşmak istediğimde kolumu kavradı ve kendisinden köşe bucak sakladığım yüzümü kendisine çevirdi. Su neyse ki yüzüme değmemişti. Bu yüzden yüzümde tek bir emare bile yoktu. Dolu dolu gözlerle gözlerine baktım. Büyük bir şaşkınlık kendisini bekleyen hüzne eşlik etti "Neden?" Dilinin söylediği son söz içimde kasırgalar koparmıştı. Keşke bunun cevabını ben de biliyor olsaydım. Keşke kendime kıyacak kadar zavallı olmasaydım. Parmakları çaresizce boynumdaki yaralarda dolaşırken bir hıçkırık dudaklarımdan firar etti. Boynumda keşfe çıkan parmakları duraksadığında yanaklarımdan süzülen yaşlar elinin üzerine şefkat dilenir gibi düştü. Bana sımsıkı sarıldı. Tüm acılarımı siler gibi, tenimi düştüğü kordan kurtarır gibi, ölüm gibi sımsıkı sarıldı. Ne yaşadığımı bildiğini sanmıyordum ama kalbimde bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. İçimde ağlayıp duran hassas çocuğu görmüştü. Sıcacıktı. Kokusu dağlardaki tüm çiçeklerin sevdasını ılık ılık gönlüme esmişti. Yüzüme hafifçe batan sakalları bedenimdeki acıların yanında bir nefes hayat gibiydi. Onunlayken iyiydim. O yokken eksik ve yaralı... Bağlanmamam gerektiğini bildiğim halde kendimi onun kumsalında dolaşırken buluyordum. Dudaklarımı omzuna bastırdım. Keşke gözyaşlarımı tutabilseydim. Keşke yaşadığım kötü anları unutabilseydim. Unutamıyorum. İyileşebileceğimi sanmıyordum. "Neden bana açık olmuyorsun?"diye sorduğunda gizlediğim şeylerden daha büyük bir utanç duydum. Nefes alışverişleri boynumu sıcacık yapmıştı. Esen her meltemle birlikte ruhumda şiddetli depremler olduğunu biliyordum. Duygularının enkazında kalan küçücük bir kız çocuğu gibiydim. Bilanço kötüydü çünkü ben geçen gün biraz daha ona çekiliyordum. Bedenini kısmen benden koparıp parmak uçlarıyla yüzümde tatlı dokunuşlar bıraktı. Kendi içimde ne kadar yıprandığımı biliyordu. Göründüğüm kadar şakacı, umursamaz ve neşeli bir kız olmadığımı anlamıştı. Gülüşüm ve yalanlarım karanlık geçmişimi ondan gizleyen tek maskeydi. O maskeyi çıkarıp gerçek benle karşısında durmak benim için hayal bile değildi. "Ben iyiyim."dedim. Sesimin kırılgan dokusu inandırıcı olmadığımı yüzüme haykıran gözlerinden utanıp saklandı. "İyi olacaksın!"dediğinde buna tüm kalbimle inanmayı seçtim. Bu mümkün müydü? Ayaklarımın altında bir ıslaklık hissettim. Bakışlarım yere iner inmez küçük sevimli bir burun ve ağzından aşağı sarkmış pembe bir dil bakışlarımı esir aldı. "Esmer!" Golden cinsi köpek iki ayağının üzerinde insan gibi dik durup Güney'in kendisine öğrettiği numaraları yapmaya başladı. Bir anda karamsar ruh halim dağıldı ve kıkırdamaya başladım. "Şuna bak!" Güney'in de yüzünde güller açmıştı. Mavi gözlü dev bu tatlı hayvanlarla tüm gün ilgileniyor muydu gerçekten? Bu harikaydı. Natalie annesinin yanına gelip ayaklarıma kapandı. Ben üzerimdeki bornoza aldırmadan kıkırdamaya devam ettim. "Yaramaz kızlarım benim."dedi Güney neşeyle onları izlerken. Kıkırdamalarımın yerini çoktan kahkahalar almıştı. Bunlar bu kadar sevimli olmak zorunda mıydı? Güney'in evine geldiğim ilk günü düşündüm. İçeren gelen seslere garip anlamlar yüklemiş ve Güney'i sözde iş üstündeyken basmaya kalkmıştım. Sanki adam bana hesap verecekti. Sıradan, geçici bir misafirden fazlası bile değildim. Buna rağmen esmer ve Natalie'yi kız zannedip Bizans kapısının önünü kuşatan uç beyi gibi hurra odasına dalmış, cin olmadan adam çarpıp evini zapt etmiştim. "Güney! Umarım buradaki rezilliğin bir açıklaması vardır?" Başımızı aynı anda çevirdiğimizde karşımda gördüğüm şaşkın ve kızgın yüzler tüm şalterlerimi attırmıştı. Aklıma o an sadece Pepee'nin çocuk şarkıları geldi. Çişimiz tuvalette, kakamız tuvalette. Artık kimse yapmayacak altındaki beze. Bezleri attık, kilotlar giydik... Bu tuhaf şarkı aklıma niye geldi bilmiyorum ama kafamızda felaket çanların çaldığını iyi biliyordum. "Anne." "Ve Harun Bey!"diye ekledim. Harun Bey'i ilk defa sinirli görüyordum. Resmen yüzünden düşen binbir parçaydı. Gerginlikten şaşaklarından alevler çıkıyordu sanki. Şık giyim tarzıyla tam karşımda yerini almıştı. Gözleri üzerimdeki bornozda oyalandı bir süre ve ardından ters ters Güney'e baktı. Adama bak ya biraz yardımcı oldu diye tapulu malı değiliz ya. Oldu olacak evine aldı diye Güney'i evire çevire dövseydi. Hıh! "Anne geleceğini söylememiştin!" Kadın ağzını yapmacık bir şekilde büküp yazıklar olsun der gibi başını salladı. Bunlar bizi ne zannetmişti şimdi? Ben bornozlu ve ıslaktım Güney de bana sarılmıştı. Yoksa biz öpüşmüş müydük onların gözünde? Yok artık! Çüş falan yani! "Sandığınız gibi değil! Biz..." Harun Bey yumruklarını sıkarken 50'li yaşlarında olan hanımefendi tok sesiyle Güney'e "Yazıklar olsun!"diye karşılık verdi. "Ben seni böyle mi yetiştirdim? Resmen evi kümese çevirmişsin!" Buradaki tavuk ben horoz ise Güney mi oluyordu? Ne yani birbirimizi gagaladığımızı mı düşünüyorlardı? "Anne nasıl göründüğünü biliyorum ama hata ediyorsun. Lütfen bunu burda tartışmayalım." Harun Bey yanıma gelip nazik olmaya çalışarak kolumdan tuttu. "Gidelim Efsun Hanım. Daha fazla bu ortamda kalmamanız en iyisi!" Güney, araya girip "Amca Lütfen!"diye bağırdı. Harun Bey'in müdahalesi onu epey kızdırmıştı. Açıkçası bu sahiplenişe ben de anlam verememiştim. Harun Bey'in yanıtı ise oldukça sertti. "Bu konuyu seninle daha sonra konuşacağız Güney!" Güney beni kolumdan çekip Harun Bey'in elinden kurtardı. Bu durum sevgili patronumun hiç de hoşuma gitmemişti. Her an Güney'in üzerine atılıp boğazlayacakmış gibi bir hali vardı. "Hiçbir şey konuşmayacağız!"dedi Güney. Sesi sert ve kararlıydı. "Seni böyle mi yetiştirdim oğlum!"diyen annesine kızgınlığın ardına gizlenen kırgın bir bakış attı. Bu sus demek oluyordu. Artık ne düşündüklerini ben de biliyordum. Of anam of! Gel de çık işin içinden. Ne desek inanmazdı bunlar. Dile gelmiş bir şeyler yokken onlara derdimizi nasıl anlatacaktık? Ben ne düşünürlerse düşünsünler diyecek biri de değildim. Böyle yetiştirilmemiştim. Namusu şunda ara bunda arama kavgalarına hiç girmezdim. Değerlerin yozlaşması ve çürüme zaten alıp başını gitmişti. Bir de pişkin pişkin sizi ilgilendirmez diyip asi ergen pozları da çekemezdim. Utanmayı bilirdim. Bazı şeyler ayakaltı olamayacak kadar değerliydi. Bana göre hiçbir kadın kimsenin gelip geçici hevesi olmamalıydı. Kadın dediğin değerliydi. Hayatına layık olmayı bilene yâr olmalıydı. Kucaktan kucağa gezmemeliydi. Belli ki karşımdaki insanlar bu konuda benden farklı düşünmüyordu. Güney, onların kızgın bakışlarına aldırmadan elimi tuttu. Ben endişeyle yüzüne bakarken dimdik durup karşısındaki meraklı gözlere son sözlerini söyledi. "Biz evlenmeye karar verdik. Ve hayır sandığınızın aksine aramızda hiçbir şey yaşanmadı. Kimsenin onu incitmesine izin vermem. Söz konusu ben bile olsam!" Duyduklarımla neye uğradığımı şaşırmıştım. Karşımızdaki insanların öfkesinin yerini şaşkınlık almıştı. Şimdi çok sayın starımız annesine benimle evlenmek istediğini mi söylemişti? Biz... Evlilik... Yok devenin bale pabucu! Biz ne ara evlenmeye karar vermiştik ya? Daha neler! Şaşkınlıktan bakışlarımı kaçırıp yutkundum. Köpeklerin pati seslerimden başka bir ses duyulmuyordu. Onu inkar edememiştim. Şimdi ne olacaktı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE