Mavi Duvar...

1919 Kelimeler
- Vay kardeşim benim be. Kızım sen deniz kızı mısın yoksa sahne kızı mısın bir karar ver bence. Bir insan her yerde mi parlar ulan? - Abartma Gökhan. - Kim ben mi? Allah çarpar çarpar. Masaya döndüğümden beri arkadaşlarımın performansıma karşı olan övgülerini dinliyor, onlara cevap veriyordum ama aklım tamamıyla arka masadaki adamdaydı. Hem onu görmeyi deli gibi istiyor hem de arkamı dönüp ona bakmaktan çekiniyordum. Beni ona çeken neydi, bunu tam olarak anlayamamamak bu çekişmeyi oldukça körüklüyordu. Üstelik onu buralarda ilk kez görüyordum. Burası bizim sürekli geldiğimiz yerdi ve bu mekana takılanları genelde simaen de olsa tanırdım. İsim hafızam pek yoktu ama yüzleri kolay kolay unutmazdım. Zaten beni bu adama çeken biraz da tanıdıklık hissiydi. Dalgınlığımı bölen yabancı sesin kim olduğunu anlamak için başımı kaldırdığımda çıtı pıtı bir genç kızın bize bir şey söylemek için masamıza geldiğini anladım. - Merhaba, iyi akşamlar. Konsepteki gruplar bizimkilerin de dikkatini çekti de. Eğer bir sakıncası yoksa biz de katılabilir miyiz karaokeye? Çünkü mekanın sahibi sizin organize ettiğinizi söyledi. Bizimkiler dediği kim diye işaret ettiği yere baktığımda ise deminki adamın elindeki kadehi kaldırıp bana selam vermesi bir oldu. Belki o anda bütünüyle ona dönen arkadaşlarımı da selamlamıştı ama ben nedense sadece kendi üzerime alınmak istiyordum. Dikkatimi tekrar masaya çevirdiğimde ise çocukların onay vermek için benim fikrimi almayı beklediklerini gördüm. - Elbette, benim için problem değil. İyi eğlenceler. - Çok teşekkür ederim, size de iyi eğlenceler. Kızı bu kadar sevindiren bizden aldığı onay mıydı bilmem ama masalarına parmaklarının ucunda koşturarak gitmiş ve az önce bana kadehi ile selam veren adamı kolundan sürükleyerek sahnenin önüne kadar getirmişti. Sanırım şarkı söylemesini istediği adama bu şekilde ısrarcı davranacak kadar yakındı. Sevgili gibi... Kızla aralarındaki bariz yaş farkını düşündüğümde kaşlarımı çatmadan edemedim. Ekranda seçimini yapmasını seyrederken çatık bakışlarım onun üzerindeydi. Mikrofonu sağ elinde tutarken dokunmatik ekranın üzerinde sol elinin parmaklarını hareket ettiriyordu. Az önce bana kadeh kaldırdığı eli de sol eli olunca solak olduğuna dair bir çıkarım yapmam çok da zor olmamıştı. İyi de onun hangi elini kullandığı ile neden ilgileniyordum ki bu kadar? Yan profilinden aradığını bulduğunu belirten çarpık bir gülüş okunduğunda benim de gözlerim ekranda beliren şarkı sözlerine kaydı. Ama nasıl olur? bu... Duvarları maviye boyadım, maviyi çok seversin Penceremde menekşeler dizili, sularken şarkı söylersin Gramofon da eski alaturka, hoşuna gider bilirim Duvarları maviye boyadım, maviyi çok seversin Penceremde menekşeler dizili, sularken şarkı söylersin Gramofon da eski alaturka, hoşuna gider bilirim O yaz evinin içinde, denize nazır Sabaha kadar bekledim seni Birden dalgalar dedi ki, gelmeyeceksin Dalgalar dedi ki gelmeyeceksin Birden çıktım viraneden koşa koşa indim kumsala Acı acı sövdüm sonra, yüzümü kırbaçlayan rüzgara Birden çıktım viraneden koşa koşa indim kumsala Acı acı sövdüm sonra, yüzümü kırbaçlayan rüzgara Acı acı sövdüm sonra, yüzümü kırbaçlayan rüzgara Acı acı sövdüm sonra, yüzümü kırbaçlayan rüzgara ... Fethiye'de kayalıklara yakın, iki odalı bir ev almıştım kendime. Babam maviyi çok severmiş diye duvarlarını maviye boyamıştım. Kendi başıma hem de. Tonunu tutturmak için iki üç rengi karıştırdığımı hatırlıyorum. Annem menekşeleri severmiş diye pencere önüne birkaç menekşe saksısı koymuştum. İçinde sadece bir yatak, bir de denizi gören pencerenin önüne koyduğum sallanan bir ahşap sandalye vardı. Bir de CD çalarım vardı, sürekli onların sevdiği şarkıları dinlediğim bir CD çalar. Kimsenin haberi yoktu bu evden. Kimseye duyurmadan almıştım. Kaçmak, kendi başıma dalmak, denizin altında saklanmak istediğim zamanlarda bu koya gider ve yorucu hayatımın bana yüklediği stresten arınmaya çalışırdım. Birgün yine kötü bir kavga etmiştim evdekilerle. Şirket işlerini boşladığım için çıkmıştı, sonradan da anne ve babamın hatıralarına ihanet ettiğime dair bir ima atılmıştı ortaya. Benim onlarla birlikte yaşadığım bir hatıra yoktu ki, neyin ihanetinden bahsediyorlardı? Basıp o eve gitmiş ve günlerce kimsenin bana ulaşmamasını sağlamıştım. En son Kartal abim beni bulduğunda ise vurgun yediğim için bir balıkçı tarafından kıyıya çıkarılıyordum. Dalmadan hemen önce bu şarkıyı denize karşı bağıra bağıra söylediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise bu yabancı benim gözlerime bakarak söyüyordu. Bense gözlerimi ondan bir göz kırpışı uzaklığı kadar ayıramıyordum. Acı acı sövdüm sonra yüzümü kırbaçlayan rüzgara Acı acı sövdüm sonra yüzümü kırbaçlayan rüzgara Şarkı bitmişti. Bizimkiler dahil, bardaki herkes bu yabancıyı alkışlıyor, ıslıklar birbiri ardına yükseliyordu. Önce salondakilere teşekkür etti ve gözlerimin ta içine bakarak mikrofonu masaya bırakıp yerine geçti. - Oha! adamdaki sesi duydunuz mu lan? Kesin konservatuarlı bu. O nasıl ses kullanmaktır abi? Kız boşuna ısrar etmemiş adama. Bak nasıl da sarılıyor kıza, kartal gibi, çakal yemin ediyorum. - Oğlum kızın da yaşı baya küçük ha. Taş çatlasa 18 yaşında, velisi olmadan giremez böyle bir mekana. Yani benim bildiğim Tuncay almaz yaşı küçükleri. Lise balolarını bile yaptırmıyor adam mekanda. - Belki kardeşi ya da kuzeni falandır olamaz mı? Hemen niye sübyancılıkla yaftalıyorsun adamı? - Ben böylelerini gözünden tanırım Gökhan. Var bu işte bir kılçık. - Aydın'cım sen böylelerini gözünden tanır mısın bilmem ama kendisi çok cevval bir ceza avukat. Dikkat et de götünden kan almasın. İşte muhabbet burada dikkatimi daha çok çekmeye başladı. Mesleği, kimliği, kim olduğu, neden benim ilgimi bu kadar üzerine çektiği merakımı uyandırmıştı. Melike içkisinden bir yudum alıp boğazını ıslattıktan sonra konuşmasını sürdürdü. - Bugün karakolda karşılaştık. Öğlen saatleriydi, benim bir müvekkil genç bir çocuğu darp etmiş, sıkıntılı manyak. Bunu gören esnaf da kavgaya karışınca olay büyümüş. Her kafadan bir ses çıkıyor, amir bile susturamıyor kimseyi, öyle manyak bir ortam anlayacağınız. Şimdi ben biliyorum benimkinin suçlu olduğunu, huysuz uyumsuz herifin teki. Kesin yok yere canını yakmıştır çocuğun, Allah var ya karşı taraf sağlam gelsin de azıcık burnu sürtülsün istiyorum. Biraz adı sanı var diye kimse buna laf söyleyemiyor, bunun da götü kalktıkça kalkmış, sert bir düşüş lazım yani. Neyse biz gencin avukatını bekliyoruz işlemleri başlatmak için. Bu bi geldi kafasından kan sızıyor, yüzünün yarısı kızıla boyanmış, mavi bir gömlek var üzerinde ama onun da sol tarafı yer yer kan olmuş. Adliye salonlarından tanıyorum ama daha önce hiçbir davada karşılaşmamıştık, adını bile hatırlamıyordum o dakikaya kadar. O ortama öyle girince uğultu birden sustu. Adam gitti çocuğu kontrol etti önce, iyi olduğuna emin olduktan sonra da sarılıp kafasından öptü. Sonra ne yaptı biliyor musunuz? Benimkinin yakalarından tutup, amir memur dinlemeden geçirdi kafasını adamın suratına. "Şerefsiz!" dedi. "Haysiyetsiz! senin gücün çoluğa çocuğa mı yetiyor lan it? Çağır avukatını, çağır gelsin kim tutuyorsa senin tasmanı karşılıklı şikayet dilekçesi yazacağız. Sen benden şikayetçi olacaksın ben de senden. Ama sana yemin ediyorum, bu çocuğa kalkan ellerini kırıp götüne sokacağım senin." Benimkini bir görseniz, alı al, moru mor. Beni hatırlamadı, avukatı olduğumu bilemedi, o anın tansiyonuna verip önemsemedim, başka zaman olsa kartvizitimi götüne sokardım ama içimi soğuttu adam. Çıktım karşısına avukatı benim dedim. Biz şikayetçi değiliz, siz istediğiniz işlemi başlatır tarafıma bildirirsiniz. Verdim kartviziti sonra da çıktım. Mahkemeye yetişmem gerekiyordu, napiim. Burnu sürtsün pezevengin. - Yuh! müvekkilini öylece bırakıp gittin mi yani? - Ne var? sanki masada hasta bırakmışım gibi konuşuyorsun. Zaten vekaletini bırakmama ramak kalmıştı, bahane oldu bu soğukluk. Yapıştı zaten kene gibi manyak. - Kim bu, adını versene sen bi şu herifin. - Ne yapacaksın Aydın, s****i söküp burnuna mı takacaksın? Bazen melike konuşurken yerin dibine girmek isterdim. Özellikle eylemlerini sorguladıklarında tam bir holigan çıkardı içinden. Sonradan gelişen bir durum değildi bu, çocukluğumuzdan beri böyle filtresiz konuşurdu. Ancak hiç yalan söylemezdi. Yalan söylemesini gerektirecek hiçbir davayı da almamıştı bu güne kadar. O an bir şey farkettim. Ya ben en başından beri o adamın her hareketini kendi üzerime alınıyorsam, ya odağı başından beri Melike'yse ve o söylediği şarkı tamamen tesadüfse? Sanırım bu noktadan sonra silkelenip kendime gelmem gerekiyordu. Hayal kırıklıklarından oluşan devasa koleksiyonuma bir yenisini eklemeye hiç de niyetli değildim. Durgunlaştığımı ilk farkeden Vildan olunca bütün odağını bana çevirdi. - Mercan sen iyi misin kuzum? Akşamdan beri bir durgunsun sanki. - İyiyim canım merak etme. Her zamanki Giritli ailesi problemleri işte. Asıl sen nasılsın, neler yapıyorsun? İş görüşmesi diye gittin İstanbul'a yüzünü gören cennetlik. - Ah canım sorma ya. Bizimkileri ikna edemiyorum bir türlü. Bu işi almayı ne kadar istediğimi biliyorlar ama uzakta tek başıma yaşamama da razı gelmiyorlar ne yazık ki? - İyi de güzelim sadece haftanın üç günü İstanbul'da olacaksın. Kanal yol masrafını karşılamayı da kabul etti. Rasim amca biricik kızından ayrılmak istemiyor anladık da zaten sonsuza kadar yanlarında kalmayacaksın ki, en azından istediğin işi yapmana destek olmak zorundalar. - Biliyorum Meloş ama anlatamıyorum bir türlü. Okulu İstanbul'da okudum biliyorsunuz. O zaman bile benden ayrı kalmamak adına dört yıl için yeni bir düzen kurdular orada. Babam İstanbul'da kalmak istemeyeyim diye burada yerel kanallardan biriyle anlaştı apar topar. Ona kalsa sevdiğim işi her yerde yapabilirim. Ama bu şekilde ne uzayıp ne de kısalırım, bunu anlamıyor bir türlü. - Sen de hiçbir zaman asilik etmedin tabii onlara, bu şekilde sindirebileceklerini düşünüyorlar. Bencillik bu yaptıkları. - Melike tamam. - Ne var Gökhan, yalan mı söylüyorum? Bu kız muğlanın yerel kanalında gezelim görelim programı yapmak için mi okudu o kadar? Aldığı diksiyon, dil eğitimleri bunun için miydi? Kendi rahatlarını düşünmekten Vildan'ın ne istediğini umurlarına bile koymuyorlar. Ben asıl onların her dediğini kabul eden arkadaşıma kızıyorum. Melike, mahkeme salonlarında sırtlandığı yargı dağıtma işini eğlenmek için geldiğimiz mekana da taşıyınca müdahale etme gereği hissettim. Sözlerine hak vermekle birlikte yöntemlerini biraz daha yumuşatması taraftarıydım. - Melike haklı ama haklılığını dile getiriş tarzı biraz sert. Bu hep böyleydi, kabul ettik ve onu böyle sevdik. Ama sence de artık bir karar alırken kendi isteklerini ön planda tutma zamanı gelmedi mi Vildan? Sen böyle uyumlu davrandıkça onlar haklı olduklarına daha da çok inanıyorlar ama ne yazık ki değilller. Bak bunu söylemek istemiyorum ama ileride Allah korusun onlara bir şey olduğunda geride kolunu kanadını kırdıkları, uçmayı öğretmedikleri bir kız çocuğu bırakacaklar. Oturup bunu ciddi manada düşünmeleri lazım. Üstelik çalışma şartları bu kadar elverişliyken, haftanın dört günü sen onların yanında olacakken yine de aksi yönde diretmeleri; kusura bakma ama gerçekten kabul edilebilir değil. Bana baksana; yıllardır bizimkilerin dayatmalarına diretiyorum, sırf onlardan uzaklaşmayayım diye her istediğimi yapmama izin verdiler. - Doğru söylüyor kız. Tek başına bir imparatorlukla savaşıyor. Ona kalan milyonlar var, istese hayatı boyunca çalışmaz ama o, bir birey olduğunu, kendi istekleri, amaçları olduğunu diretiyor. Vildan sen bu işi sapına kadar hak ettin. Yerinde olsam fırsatlara el sallamak yerine onların peşinden koşarım. Kalkıp bana senin ailen yok, anlamazsın diyebilirsin ama bu yanlışı görüp de doğruyu savunmak için bir aileye ihtiyacım yok. Melike de benim gibi anne ve babasını erken yaşta kaybetmişti. Biz o zaman liseye henüz başlamıştık. Ailesi bir trafik kazasında öldüğünde 15 yaşında genç bir kızdı Melike. Kardeşi yoktu, okulunu kazanana kadar halası ile yaşamıştı. Ardından da Ankara'da üniversite eğitimini tamamlayıp Muğla'ya geri döndü. Sonradan öğrendiğimize göre ne eniştesi ile ne de kuzenleri ile yıldızı hiç barışmamış. Halası hep onların arasında kalıyormuş. "Ailemi kaybettikten sonra bok gibi bir üç yıl yaşadım." demişti. Babası da avukattı Melike'nin şimdi durduğu ofis de Orhan amcaya aitti. Allah'tan şimdi kendi ayakları üzerinde duran, başarılı bir kadındı da kimsenin kendisine karışmasına müsaade etmiyordu. Vildan Gökhan'a 'bana yardım et' diye bakarken; aslında Gökhan'dan uzun süredir beklediği evlilik teklifini duymak istediğini hepimiz biliyorduk. Ancak Gökhan da kendinin evliliğe henüz hazır olmadığına inanıyordu. Gerçi Vildan da içinde bulunduğu durumdan tek kurtuluşun bir evlilik olduğunu düşünmeseydi belki de daha sağlıklı bir ilişkileri olurdu. Vildan'ın mecburiyetlerini Gökhan tolore edemezdi. Aramızda en serbest, en başına buyruk yetişeni oydu. aşırı özgürlüklü yapısı Vildan'ı isyankarlığa zorlasa da; alışılagelmiş yaşam tarzı nedeniyle o kabuğu bir türlü kıramıyordu. Onları bu sonu bir türlü gelmeyen tartışmanın ortasında bir müddet bırakıp lavaboya gitmek için ayaklandım. Başımı çevirip o masaya bakmasam da üzerimde yoğun bakışların olduğunu hissetmiştim. Bu akşam bana ne olduğunu anlamam kolay değildi. Gündüz amcamdan duyduklarım, öncesinde yaşadığım kaza, şimdi de burada olanlar... çok, çok garipti. İşlerimi halledip tekrar masaya dönmek için koridora çıktığımda ise asıl gariplikle karşılaştım. O gizemli adam tam karşımda ellerini ceplerine sokmuş beni bekliyordu. Beni beklediğini nereden anladığımı sorarsanız; burnumun dibine kadar girip "sonunda yalnız yakalayabildim." demesinden derdim...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE