"Elbette. Bir yerlerde varolduğunu biliyorum.
Dünyaya gelişimin tek bir nedeni var: Onunla karşılaşmak.
Bu durum onun için de geçerli.
O da dünyaya yalnızca benimle karşılaşmak için gelmiş."
- Sonunda seni yalnız yakalayabildim.
- Anlayamadım?
- Bana çarpıp öyle kolay kaçabileceğini mi sanıyordun?
- Bir dakika sen... sen o adamsın. O kaba, ters herif..
- Ben mi? Oysa bana çarpan sensin. Buraya gelirken bu kadar tersleneceğimi düşünmemiştim açıkçası. Biraz mahçubiyet beklerdim ama...
- Pekala ne istiyorsun?
- Sanırım hasarım giderilse hiç fena olmaz.
- Tamam verin siz telefonunuzu ben zararınızı fazlasıyla karşılayacağım.
- Sanırım ben sizin sandığınızdan daha sağlamcı bir adamım. Bu yüzden zarar ziyan hesaplarını yüz yüze yapmak isterim. Yarın saat sekizde sizi marinadaki Mercan Restoranda bekliyor olacağım. Unutmayın, saat sekizde.
- Hey, hey nereye gidiyorsun?
Bu neydi şimdi? Neden cevabımı almadan arkasını dönüp gitti? Üstelik Mercan restoran mı dedi o, hani bizim olan?
Allah'ım bugün resmen sınanıyordum ben. Tamam belki tanıdıklık hissinin sebebini çözmüştüm ama bu tavır, bu haller de neydi böyle? Sıradan çapkın bir adam gibi görünüyordu ama yoksa onu bu kadar merak etmemin altında sanki anlamlandıramadığım başka sebepler mi vardı kestiremiyordum. Daha önce de bu tür yürüme girişimlerine şahit olmuş, hepsini ustalıkla geçiştirmiştim. Pekii neden bunun devamında ne olacağını, ne yaşanacağını bu kadar merak ediyordum?
Tuvaletlerin olduğu koridordan nihayet çıkıp bizimkilerin yanına döndüğümde, o da dahil olmak üzere masasındakilerin yavaşça mekandan ayrıldığını gördüm. Saat epeyce ilerlemiş olmalıydı. Benim geldiğimi gören Vildan, açık açık esneyerek artık kalkmamız gerektiğinin sinyallerini verirken; Melike ve Aydın bir köşede hararetli bir tartışmanın içerisindeydiler. Şu an benim yapmak istediğim tek şeyse Melike ile konuşup o adamın kim olduğuna dair imine cimine her şeyi öğrenmekti. Bu konuda bana ne söyler, benimle ne kadar uğraşır önemli değildi. Ama ben o adamdaki gizemi çözmekte kararlıydım.
- Artık biz de kalkalım mı? Bugün yorgunum ben biraz, erken yatmak istiyorum.
- Al benden de o kadar. Sabah çok erken kalktım ve birkaç bira bile oldukça çarptı. Gidip üstümle başımla atacağım kendimi yatağa.
- Vildan, bana gitmiyor muyuz? Hani bütün gece beraber olacaktık güzelim?
- Ben eve gideceğim Gökhan. Kusura bakma lütfen, biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.
Ouw sanırım bu cephede de işler karışmaya başlamıştı. Arkadaş gurubumun içerisinde çöpsüz üzüm olduğumu düşünerek kendini avutan tek kişi bendim ama ben de yarından itibaren bir çöpe tutunma arayışına girecek gibi duruyordum. Üstelik içimde zerre kadar korku ya da tedirginlik yoktu?
Aralarında tek alkol almayan ben olduğum için Melike'nin kendisi gibi minik arabasına hepsini sıkış tepiş doldurup teker teker evlerine bırakma işi de bana düşmüştü. İlk önce Aydın'ı, sonra Vildan'ı, en son da Gökhan'ı bıraktıktan sonra yolun yarısını geri dönüp Melike'nin evine vardık. Melike çok kolay sarhoş olmazdı ancak bu gece ağır içkilerden gitmiş, kanındaki alkol oranını her zamankinden biraz fazla tutmuştu. Anlaşılan bu gece ondan istediklerimi alamayacaktım. Onu odasına bırakıp, mutfağa geçtim ve kendime sert bir kahve koydum. Uyumak istemiyordum. Sadece düşünecek ve hayatıma artık yön verecek adımları belirleyecektim. Amcamın çıtlattığı meselenin oluru zaten yoktu. Gerekirse şu Serhat denen adamla kendim bağlantı kuracak ve bu düşünceden vazgeçmesini sağlayacaktım.
Geniş caddeye ve arkasında uzanan denize bakan balkona çıkıp kendime rahat bir pozisyon ayarladım. Kahvemi de elime attıktan sonra geçmişimi, bu günümü, geleceğimi, gelecekte kendimi nerede görmek istediğimi düşünüp durdum. Bu güne kadar biriyle bir ilişki yaşamak, onunla bir gelecek hayal etmek aklımın ucundan geçmemişti ama şimdi nedense tek eksiğim buymuş gibi geliyordu. 26 yaşımdaydım, annem öldüğünde benden sadece iki yaş büyüktü. Yani bazı şeyler yaşamak için benim çoktan yola koyulmam gerekiyordu. En azından kendi ailemi kurmak için geç kalmanın sınırındaydım. Derin bir of çekip soğumaya başlayan kahvemden bir yudum aldım. Melike sigaradan nefret etmeseydi bir tane yakardım. Ancak sorun şuydu ki; ben de sigara içen birisi değildim. Derin bir nefes alıp başımı gök yüzüne çevirdim. Sanki içimdeki sıkıntıların sesi gök yüzünden duyulmuş gibi iki yıldız arka arkaya kaydı. Histerik bir gülme krizi gelip tutundu dudaklarıma. Gök yüzü bile benim halimle dalga geçiyordu resmen. Şimdi Gökhan olsaydı kesin salakça bir espri yapar ve beni daha çok güldürürdü.
Henüz yarısına geldiğim kahvemin artık tadı tuzu kalmadığında ayaklanıp içeri girdim. Misafir odasına gitmek istememiştim. Denizin esintili havası içeri dolarken salondaki kanepede yatmak daha cazip geldi açıkçası. Üzerimdeki o süslü elbiseyi çıkarmadan öylece uzandım. Geldiğim yeri unutmadan fakat herhangi birinden hiç bir farkımın olmadığının bilinciyle, zengin ya da fakirin, kral ya da soytarının eşitlendiği o uykuya dalmayı yeğledim.
Çocukluğumdan beri saat kaçta yatarsam yatayım erkenden uyanan birisiydim. Bu yüzden 20 dakikadır gözüme batmaya çabalayan güneş ışıklarıyla zaten çoktan uyanmıştım. Yani Melike'nin sağa sola çarparak, kendince tıkırtılar çıkararak beni uyandırmaya çabalaması gülünç geliyordu. Bir süre daha onun kendini kandırmasına izin verdim. Artık iyice burnumun dibine girdiğini hissettiğimde ise gözlerimi aniden açıp onu korkuttum.
- Hiiii! Allah canını almasın Mercan. Ya yine mi ya, yine mi? Kızım her seferinde aklımı alıyorsun be, vicdansız Merco.
- Her seferinde kanıyorsun ama. Hem insan böyle mi uyandırılır Meloş? Tıkır tıkır fare gibi dolanıyorsun evde, aklınca gürültü falan yapıyorsun. Çok mu zor öperek uyandırmak?
- Kızım sen yüzünün halini görüyor musun? Badana boya hak getire, ağzın yüzün yer değiştirmiş resmen. Seni öpersem kurbağa prensese dönüşürüm diye aklım çıktı. Dua et vileda sapıyla dürtmedim seni. Hem sen neden üzerini değiştirmeden öylece yattın burada, senin bu evde bir odan var farkındasın değil mi?
- Biliyorum bebeğim ama uyku tutmadı. Ben de öyle oturduğum yerde uyuya kaldım işte.
- İyi kalk da kahvaltı hazırla o zaman ben duşa giriyorum. Ya da dur vazgeçtim. Sen de bir duşa gir, yüzünü gözünü yıka. Karşıma böyle oturursan iştahım kaçar benim.
- Deli, yürü hadi. Bana bak kırklanma sakın. Ben beş dakikaya çıkarım sen de elini çabuk tut. Duydun mu beni?
Onun sabah şekeri hallerine gülüp misafir banyosuna doğru ilerledim. Ilık bir duş aldıktan sonra bornozumu üzerime geçirip dolabı karıştırmaya koyuldum. Tabii ki Melike'nin dolabını. Kızın günlük kıyafetleri bile iç çamaşırından halliceydi. Sanırım ufak bir gardrop da burası için yapsam fena olmayacaktı. Altıma penye bir şort, üzerime de bir atlet geçirdikten sonra mutfağın yolunu tuttum. Çaycıyı çalıştırıp dolaptan kahvaltılıkları çıkarmaya başladığımda Melike sultan hazretleri de teşrif etmişti. Sofraya şöyle bir bakıp memnuniyetsizce burun kıvırdı.
- Hayırdır sultanım, kuş sütünü mü beğenmediniz?
- Yok be Mrco, hala midem bir tuhaf. Sanırım kuru ekmek kemireceğim.
- Zıkkım içseydin. Neredeyse bir şişe viskiyi tek başına bitirdin.
- Senin yerine de içtim bebeyim. Sen ilaç alınca içemiyorsun ya, dedim aklı kalmasın garibin.
- Bir daha benim yerime zem zem suyu iç mümkünse. Belki şu ödemime iyi gelir de kurtulurum.
Söylediklerim karşısında dudaklarını büzüp ekmeğin kuru kenarından küçük bir ısırık aldı. Onun bile ağzında büyüdü buradan belliydi. Bu şekilde olmayacağını anlayarak kalkıp sert bir kahve koydum önüne. Ben de diyet listeme uyarak doyurucu bir kahvaltı yaptım. Bir yandan da Melike'nin ifadelerini süzüp duruyordum. Konuya nasıl gireceğime, nasıl başlayacağıma dair bir işaret arıyordum sanki yüzünde. Ancak bu öyle durup, ne olduğunu bile bilmediğin işareti bekleyeceğim bir mesele değildi.
- Melike seninle bir şey konuşmam lazım. Ne dediğimi anlayacak, bana istediğim aklı verecek kadar uyanık mısını?
- Midemi daha fazla bulandırmayacak her konuya açığım. Gönder gelsin.
- Dün akşam... mekandaki adam, yani şu avukat olan. Onu nereden tanıdığımı hatırladım sonunda. Yani bizzat gelip kendisi hatırlattı.
- Bizzat gelip derken? Ben uyurken eve adam mı aldın?
- Öfff saçmalama geri zekalı. Klüpteyken geldi yanıma. Sen o sırada uçmuştun ama ben bir ara tuvalete diye kalktım ya. Çıkışta bir baktım kapıda kollarını bağlamış beni bekliyor. Sonunda seni yalnız yakalayabildim falan dedi, bir şeyler geveledi. Yok efendim ona çarptığım için zararını karşılamalıymışım. Evet dün öğlen çarptığım araba ona aitmiş. Ben yardım teklif etmiştim ama kabul etmeyen basıp giden oydu.
- Dur bakalım daha da ilginçleşiyor mesele. Eeee sonra ne oldu pekii?
- Her neyse ben buna numaranızı verin ben sizin zararınız neyse karşılarım dedim. O da ben sağlamcı adamım, yüz yüze konuşmak isterim bu meseleyi dedi. Yarın akşam sekizde marinadaki Mercan Restoran'da seni bekliyor olacağım dedi, basıp gitti. Kimdir necidir bu adam? Avukat oluşundan başka ne biliyorsun onun hakkında?
- Sadece adını bir de meslektaş olduğumuzu biliyorum kızım, başka ne bilicem? Bir dakika Mercan Restoran mı dedi o? Hani şu amcanın bebeği, senin adını taşıyan restoran?
- Evet ta kendisi. Bu da kafamı karıştırdı ayrıca. Benim kim olduğumu bilerek mi o restoranı seçti yoksa tamamen tesadüf müydü?
- Gerçekten ilginç. Telefonun yanında mı benimki içeride kalmış. Sosyal medyadan aratalım ismini bi, bakalım nasıl bir adammış?
Ayaklanıp tezgahın bir kenarına bıraktığım telefonumu Melike'ye verdim. Aynı zamanda da sandalyemi iyice yanına çekip oturmuştum. Sosyal medya uygulamalarına teker teker girip Levent Ataman ismini aratıyordu. Nihayet birinde onun resminin olduğu bir profil bulduğumuzda girip içeriğine bakmaya başladık. Profilinin herkese açık olması olağandı ancak içeride sadece yedi tane paylaşım vardı. İki tanesi günümüze yakınken diğerleri üç dört yıl ve daha öncesine aitti. Son iki fotoğrafta dün akşam masamıza gelen kız ve yaşça ondan en fazla bir iki yaş küçük olan bir delikanlının resimleri vardı. Onlara bakarken Melike; "meğer çocuk yakınıymış" gibi bir şeyler geveledi. Ne demek istediğini sorduğumdaysa, dün karakolda yaşanan olaydan bahsetti. Önceki gönderilere teker teker bakıp hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştık. İlkinde genç bir çiftle birlikte sahilde çekilen eğlenceli bir fotoğraf vardı. O fotoğrafta nispeten daha genç duruyordu ki zaten fotoğrafın paylaşım tarihi de bundan yedi yıl öncesini gösteriyordu. İkinci fotoğrafta da yine aynı çift vardı. Bu kez bir düğün ya da davetten bir kareydi bu. Şık kıyafetler giymiş bir çok insanın olduğu salonda kadraja samimi bir gülüşle poz vermişlerdi. Sonrakinde sahilde iki küçük çocukla birlikte kumdan kale yaparken çekildiği bir fotoğraf vardı ancak bir sonraki kare kaşlarımı çatmama sebep oldu. Çünkü paylaşıldığı tarih, benim vurgun yediğim tarihti. Bir de bu yer; Fethiye'de kimsenin bilmediğini düşündüğüm evimin olduğu koydu. Ama nasıl olur?
Evi Melike dahi kimsenin bilmediğine emindim. Arkadaşlarımdan bile saklıyordum orayı. Gerçekten kaçıp kaybolmak istediğimde gittiğim bir yerdi. Vurgun yediğim zamanda ise ancak hastaneye kaldırıldıktan sonra aramışlardı Kartal abimi. Ona da tekne turlarından biriyle açılıp tüpsüz daldığımı söylemiştim. Zaten beni o halde bulduktan sonra nerede nasıl bulunduğumla pek ilgilenmemişti. Şimdi kalkıp fotoğrafın beni neden bu kadar şaşırttığını Melike'ye açıklamam gerekiyordu.
- Fotoğrafların içinden dikkatini çeke çeke deniz ve kum paylaşımı mı çekti Merco? Vallahi pes. Ne oldu kızım, millet senin keşfetmediğin koyları nasıl keşfeder diye mi hayıflanıyorsun? Al sana yemekte konuşulacak mis gibi konu. Adam da senin gibi denizi seviyor. Gece boyunca mercanlardan balıklardan konuşursunuz artık.
- Saçmalama Melike. Koy tanıdık geldiği için dikkatli baktım. Acaba başka yerde de karşılaştık mı diye.
- Eee karşılaşmış mısınız pekii?
- Bilmiyorum, tesadüf olmuş olabilir. Ama adam bana akşam boyunca tanıdık geldi. Ben kazaya birlikte karıştığımızı öğrenince ona bağladım ama acaba daha eskiye dayanıyor mudur diye de merak ettim bir an işte.
- Neyse çocukların babası olamayacak kadar genç bu adam. Taş çatlasa 30 yaşında. Muhtemelen resimlerdeki diğer çiftle bir alakası var çocukların. Dün akşamki kız fotoğraftaki kadına ne kadar benziyor baksana.
- Haklısın. Amca ve ya dayı olabilir muhtemelen.
- Her neyse işin aslını akşam yemekte öğrenirsin.
- Melike tanımadığım bir adamla bizim restoranda nasıl olacak? Sence de saçma değil mi yani?
- Bilinçli yapılan bir seçim mi bilmiyorum ama senin kendini güvende hissetmen adına gayet yerinde bir seçim. Sana orada kimse bir şey yapamaz. İkincisi adam kazayı bariz bahane ederek sana yürümüş, hatta koşmuş. Ve senden buz gibi bir yemek sözü almış, gitmek zorundasın.
- Söz falan vermedim ben. Cevabımı söylemeden basıp gitti. Bildiğin emrivaki bu.
- Ama köpek gibi gitmek istiyorsun, merak ediyorsun adamı. Ben seni daha önce böyle görmedim Mercan.
- Off tamam. Evet, merak ediyorum. Belki de hayatımda ilk defa bir adamı merak ediyorum. Amcamın dün bahsettiği konudan sonra ise özellikle yapmak istiyorum bunu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak mı bilmem ama kendi ayağımla düşmek istiyorum o çukura. Kimsenin bana biçtiği hayatı yaşayamam ben Melike.
- Anlıyorum seni ama kalbinin kırılmasından korkmuyor musun?
- Koruyorum. Hem de deli gibi korkuyorum ama bu korkuyla da yaşayamam. Belki her şey çok farklı, çok güzel olacak bunu denemeden bilemem. Kalp kırıklığı ile de yaşıyor insan sonuçta. Hem benim kalbim henüz dört yaşındayken kırıldı. Üzerine başka bir kırgınlık yıkmaz beni.
- Sen öyle san. Aşk acısı, aşk kırıklığı denilen şeyin etkisi başka hiçbir şeye benzemez. Ben bile aşkın içine tam düşmüş sayılmam, kalbim defalarca kez kırıldı buna rağmen. Kolay değil Mercan, üzülmeni istemiyorum.
- Bırak da bu konuları yeri ve zamanı geldiğinde konuşalım. Sen seversin 'ben demiştim' demeyi.
Melike biraz daha kendine geldikten sonra hummalı bir hazırlığın içinde bulmuştum kendimi. Kendi dolabındakilerle bu işi halledemeyeceğimizi düşündüğünden beni zorla alışverişe çıkarmış, o yetmezmiş gibi bir de cilt bakımı sıkıştırmıştı araya. Neyseki oturmuş bir tarzım vardı da seçim yaparken çok zorlanmamıştım. Saçımı ve makyajımı olabildiğince sade tutmayı başardığımda sadece elbisemi giyinip evden çıkmam gerekiyordu. Ancak üzerimdeki iç çamaşırlarıyla dakikalardır aynanın karşısındaydım. Neden beklediğimi, neyi seyrettiğimi bilmeden uzunca bir süre öylece kaldım. Melike dışarıdan seslenmeseydi belki bir süre daha o şekilde kalabilirdim.
Dümdüz siyah, kulplu bir kesime sahip kalın askılı kare yaka elbisemi giyip altına da siyah tek bant bir terlik giydim. Siyah clutch çantamın içine rujumu, telefonumu bir de kulaklığımı attıktan sonra arabama atlayıp marinanın yolunu tuttum. Saat sekizi beş geçiyordu evden çıktığımda. On dakikalık yolu da hesaba katarsam ona bekletilmeyi tadacak zamanı vereceğimi düşünüyordum. Nihayet restoranın otoparkına geldiğimde ise valelerden Devrim karşıladı beni.
- Mercan hanım hoş geldiniz. Amcanız ve misafirleri roofta efendim.
Amcam ve misafirleri mi? Zamanlamamız gerçekten oldukça manidardı. Ancak misafirlerinin kim olduğunu bilmediğimden onların da burada oluşunu pek umursamadım. Bana söylemediği bir çok yemek daveti verirdi. Genellikle çağırsa bile çoğuna katılmadığımdan o da artık zorlamaktan vazgeçmişti. Sıradan bir davet olduğunu düşünerek ilerlemeye başladım. Resepsiyondaki Melis'e iyi akşamlar deyip restoranın girişine doğru ilerledim ama Melis de arkamdan gelip; "Efendim Şahin beyler roofta" diyerek beni uyarma ihtiyacı duydu.
- Şahin beylerle yemek yemek için gelmedim Melis'cim. Başka bir randevum var bu akşam. Lütfen şimdi bana Levent Ataman'ın masasına kadar eşlik et olur mu?
- Şey... ama Mercan hanım, amcanız eğeri gelirseniz sizi roofa yönlendirmemi söylemişti.
- Anlıyorum ama randevum var. Amcama iletirsin canım.
Melis beni onaylayıp iki adım önden ilerleyerek, deniz tarafındaki masaların oraya getirdi. Birkaç masa doluydu ve Levent bey rıhtıma en yakın masada oturuyordu. Görüş açısına girdiğimde ayağı kalkıp ceketinin önünü ilikledi. Simsiyah bir takım içine siyah bir gömlek giymiş ama kravat takma ihtiyacı duymamıştı. Sandalyesinden çıkıp önce elini uzattı. Kısa bir tokalaşmanın ardından da sandalyemi çekip oturmamı bekledi. Sınırını iyi koruyan bir centilmendi. Çoğu yerde bayanlar ellerini öptürmekten hoşlansa da bana oldukça banal ve fazla geliyordu bu hareket. Karşıma geçip oturduktan sonra da sırtını sandalyesine yaslayıp yüzümü dikkatli bir şekilde incelemeye başladı. Beni şaşırtmaya doymayacaktı sanırım. Çünkü; "Çok farklısın ama bazı şeyler hiç değişmemiş" dedi. Beni daha önceden tanıdığına dair fikirlerim giderek güçleniyordu. Kaşlarımı çatıp soru sormaya yeltendiğim anda garsonlardan biri gelip tercih ettiğimiz özel bir içecek olup olmadığını sormuştu. Sanırım bu muhabbet kaliteli bir şarabın eşlikçiliğini hak ediyordu. Amcamın kıymetlilerinden birini getirmelerini söyleyip garsonu gönderdim. Şimdi arkama yaslanıp onu süzme sırası bana gelmişti...