5. Bölüm

1863 Kelimeler
İyi okumalar dilerim... Melinda Kurt'tan anlatım... Korku; Hayatım yeni bir kabusun ortasında hatta kasırgaların arasında kalmıştı. Öyle büyük bir rüzgarla savruluyordum ki, yönümü bulacak gibi değildim. İçimi titreten sarsıntı ve büyük bir gürültü ile açmıştım gözlerimi. Nerede, ne şekilde olduğumu unutup silik olan hafızamla yerimden sıçradım. Yataktan kalkıp nefes almadan kapıya doğru yürüdüm. Öylesine telaş yapmıştım ki kapının kilidini bir türlü açmayı başaramadım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alarak kapının kilidini açtım. Kapı üzerime doğru açılınca şok olmuş bir ifade ile karşımdaki adama baktım. Gözleri katran karası bir adam. Sanki bir ejderha misali burnundan soluyor ve gözleri ile benliğimi alev alev yakıyordu. Öfke ile üzerime hamle yaptığı sırada Aysel hanım "Demir dur" demişti. Demir denilen adam "niye ses vermiyorsun, neden açılmıyor bu kapı lan?". Kükremesi ile gözlerimi kapattım ve birkaç adım geri çekildim. Sesi öylesine kalın ve sertti ki, vücudumdaki tüm tüyler ürpermişti. Gözlerim dolmuş, nutkum tutulmuştu. Ağzımı açıp konuşmak istiyordum ama o gücü kendimde bulamıyordum. Nereye gitmişti o dik başlı, çirkef halim? Karşımdaki adan yine üzerime doğru bir hamle yapıp "KONUŞSANA LAN" dediği an gözlerimi tekrardan kapattım. Aysel hanım "oğlum dur kızı korkutuyorsun" dese de karşımdaki adam duracak gibi değildi. Zorlukla "b-ben uyuyordum, duymadım". Sıkkın bir soluk verip başını arkaya attı. Sabır dilercesine gözlerini kapattı. Onun bu halinden öylesine korkmuştum ki yine birkaç adım geri atma gereği duydum. Midemin aniden burkulması ile öğürtü kopmuştu dudaklarımdan. Arkamı dönüp hızla banyoya doğru ilerledim. Kapıyı açıp klozete yöneldim. Kapağını açtım ve başımı aynı hizaya getirerek içimdeki safrayı büyük bir haykırışla kustum. Gözlerimden istemsiz yaşlar akanken öğürtümün yanında, bir de hıçkırıklarımla boğuşuyordum. Saçlarımın omuzlarımdan çekildiğinde daha rahat kusmaya başlamıştı. Sırtımda hissettiğim sıcaklıkla vücudum yay gibi gerilmişti fakat içimde öyle bir bulantı vardı ki, durmak bilmiyordu. Son kalan sıvıyı da midemden çıkarttığım da derin bir nefes alıp sifonu çektim. Yavaşça çöktüğüm yerden doğrulduğumda hemen lavaboya geçtim ve mutluğu açtım. Elime dolan serin su ile yüzümü yıkayıp ağzımı çalkaladım. Ardından musluğu kapatıp lavabonun kenarında olan havluyu elime alıp yüzümü kuruladım. Derin bir soluk alıp başımı fayans zemine yasladım. Gözlerimi kapatıp biraz sessizliği ve sakinliği dinlemek isterim. Aniden tam tersi yöne döndürülmüştüm. Demir bey sol elini kaldırıp yanağıma yasladı. Gözlerimin içine endişe ile bakıp "neyin var?" diye sordu. Sesi öylesine titriyordu ki, şaşırmamak elde değildi. Derin bir nefes alıp "sadece midem bulandı iyiyim" dedim soğuk çıkmasına özen gösterdiğim sesimle. Yanağımdaki elini ateşe değmişçesine çekmişti. Kara olan gözleri mümkünmüş gibi daha çok koyulaşırken sert bir soluk aldı bunun kemiğini sıkıp "hazırlan ve aşağı gel, kahvaltı yapacağız". Arkasını dönüp umursamaz ama bir o kadar da sert adımlarla odadan çıkıp gitti. Aysel hanım endişe ile yanıma gelip "kızım toparlan ve aşağı gel. Bahçede sizin için kahvaltı masası hazırlandı. Hadi acele et". Şaşkınca onun da arkasından bakabilmiştim. Elimden bir şey gelmiyordu. Nutkum tutulmuş ve nasıl bu işten sıyrılacağımı düşünemez olmuştum. Banyodan çıkıp odaya geçtiğimde makyaj masasının önüne geçtim. Öylesine rezil bir haldeydim ki aynadaki yansımamdan midem bulanmıştı. Zoraki bir halde saçlarımı topladım. Üzerimdeki kıyafetlerimi düzeltip çantamı elime alarak odadan çıktım. Koridoru yürüyüp merdivenlere yöneldiğimde yavaşça aşağı indim. Ne tarafa gideceğimi şaşırmış bir halde bir sağıma, bir de soluma baktım. Dün geceki genç kız Merve "günaydın Melinda hanım. Kahvaltı masası bahçede buyurun size eşlik edeyim". Başımı usulca sallayıp onu takip ettim. Geniş mutfaktan bahçeye çıkmıştık. Başımı sol tarafa çevirdiğimde hazırlanan kahvaltı masasını ve masanın başında çatık kaşlarla oturan Demir beyi gördüm. Yavaş adımlarla masaya yürüdüğümde dikkatle beni izliyordu. Gözleri elimde taşıdığım çantama takılmış ve sert aldığı soluklar kulağıma ilişmişti. Sakince bir sandalye çekip yavaşça oturdum. Şuan kahvaltı yapacak durumda değildim. Derin bir nefes alıp konuşacağım an "şu elindeki çantayı bırak ve kahvaltını yap". Emir eden ifade ile konuşması sinirlerini daha çok gererken "Demir bey ben bir an önce sizinle konuşmak istiyorum". Demir bey kollarını masaya dayayıp tehlikeli bir ifade ile "sana ne diyorsam onu yap Melinda. Çantanı bırak ve kahvaltını yap". Öfke ile soluk aldığım an Aysel hanım "kızım çayını getirdim. İstediğin her hangi bir şey var mı?". Başımı kaldırıp "sadece zencefil başka bir şey istemiyorum". Aysel hanım "Merve hemen taze zencefil getir kızım". Aysel hanım afiyet olsun diyerek bahçeden uzaklaşırken Merve elinde küçük bir tabağın içine kesilmiş ve temizlenmiş birkaç parça taze zencefil getirmişti. Aysel hanımın getirdiği çay fincanının içine bir parça zencefil attım. Masaya göz gezdirdiğimde balın olduğunu gördüm. Çay kaşığıyla bal alıp çayın içine ilave ettim ve karıştırmaya başladım. Ardından fincanı elime alıp yüzüme yakın tuttum ve kokusunu içime çektim. Bu koku en azından mide bulantımı bastırırdı. Hemen dikkat ederek bir yudum içtim ve yerimden kalkmaya çalıştım. Kolumdan tutulduğumda bakışlarımı karşımdaki adama çevirdim. Demir bey dişlerini sıkarak "otur ve kahvaltını yap". Kolumu ondan çekmeye çalıştım. Öylesine sert tutuyordu ki canım yanmaya başlamıştı. Yüzümü buruşturup "lütfen bırakın canımı yakıyorsunuz". Demir bey "sana otur dedim". Bu sertliği ve kanımı donduran hali korkmama sebep olmuştu. İstemsizce gözlerim dolarken "lütfen canım yanıyor" dedim. Sesim öylesine kısık çıkıyordu ki derin bir nefes alıp "midem kötü istesem de şuan kahvaltı yapamam. Bırakın lütfen". Kolumdaki baskı azaldığında hemen kendimi geri çektim ve ayağa kalktım. Fincan elimden kayıp yere düşmüş ve tuzla buz olmuştu. Başımı kaldırıp öfke ile gözlerimin içine bakan adamı anlamaya çalışarak baktım. Saf bir öfke, inanılmaz soğuk bakışlara sahipti. Kendimi ondan sakınmaya çalıştıkça üzerime geliyordu. Bahçede geri geri giderken "ağlama karşımda, sana ağlama dedim". Güçlükle nefes alıp "dur gelme" diyebildim. Karşımdaki adam kahvaltı masasını devirip "AĞLAMA LAN KARŞIMDA. SUS AĞLAMA ARTIK". Kulaklarımda çınlayan bu ses zihnimi bulandırmıştı. Gözlerim karardığında geriye doğru sendeledim. Gözlerimi açmak istedikçe içimin çekildiğini hissettim. Tüm vücudum aniden karıncalanmış ve yer ayağımın altından çekilmişti. Çok uzaklardan uğultu gibi gelen seslerin arasından adımı duymuştum sanki, ama sert bir zemine çakılmıştım. Nefesim soluk boruma takıldığı o anda karanlık daha çok içine çekmişti beni. Sarsıldığımı hissetsem de artık uyuşmuştum ve zihnimdeki karanlığa kapıldım. *** Bedenimde hissettiğim ürperti ile titredim. Gözlerimi açmak istemiştim fakat beynim bunu ret ederek karanlıkta kalmamı emir etmişti. Kulağıma ilişen sesler uğultu şeklindeyken tepkisiz bir şekilde öylece kaldım. Kendimde güç bulmak, anlamaya çalışmak için bekledim. Sesler biraz daha netleştiğinde Demir bey "sabah midesi bulandı ve istifra etti. Kahvaltı masasında da iştahı yoktu". Demir beyin sözlerini kesen ise "Demir bahçedeki manzara oldukça açıklıyor neler olduğunu. Evet tansiyon düşüklüğü söz konusu. Oldukça yorgun görünüyor ama stres altında olduğu da aşikar". Sıkkın bir soluk sesi duydum. Ardından "Ahmet başka bir sağlık sorunu yok değil mi?". Adının Ahmet olduğunu öğrendiğim kişi "Demir sen ne zaman tedavi olmayı düşünüyorsun? Bak bu öfke nöbetleri, tutarsız ve dengesiz davranışların kendinden çok başkalarının canını yakıyor. Aysel sultan perişan olmuş halde. İnat etme artık ve en yakın zaman da tedavine devam et". Duyduklarımla bir şok daha yaşarken sadece yok olmayı dilemiştim. Demir bey "geldiğin için sağ ol kardeşim. Şimdi gitmeni istiyorum". Ahmet bey "geç olmadan diyorum Demir. Sadece geç olmadan bir an önce toparla kendini". Kısa bir süre sonra odanın kapısı kapanmıştı. Bir süre sessizce bekledim. Gözlerimi yavaşça araladığımda odada kimsenin olmadığını gördüm. Derin bir nefes alıp başımı biraz kaldırmaya çalıştım. İstediğim şey sırtımı yatak başlığına yaslamaktı. Dirseklerimden güç alarak biraz daha doğruldum ve kendimi geri itmeye çalıştım. Vücudum öyle ağırlaşmıştı ki, külçe kadar ağırlaşmıştım. Bir hamle daha yapmaya çalıştığımda odanın kapısı açılmıştı. Demir bey odaya girdiğinde yine içimde o korku tohumları peyda oldu. Yanıma gelip tek hamlede beni yatakta doğrultmuş ve sırtımı yatak başlığına yaslamamı sağlamıştı. Yüzümün önüne düşen saçları nazikçe kulak arkama sıkıştırıp iki eliyle yüzümü avuçladı. Şaşkınlığımdan dilim tutulmuş, bakışlarım donmuştu. Derin bir nefes alıp başımı geriye doğru çektim. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım. Çünkü içinde bulunduğum durum anlamsız olduğu kadar gurur kırıcıydı. Sert bir soluk sesi kulağıma geldiğinde bitmeyen bir çilenin yeni sinyallerinin verildiğini anladım. Yavaşça gözlerimi açıp boğazımı temizledim. Demir bey sakin kalmaya çalışıyor gibiydi. Bunu başaramıyor oluşu ise boğazında oluşan damarların belirginleştiğinden belliydi. Gözlerinin içine baktığımda yavaşça yatağın kenarına oturdu ve bir anda ellerimden tuttu. Ellerimi çekmek istediğimde izin vermeyip daha sıkı tutmaya başladı. Sıkıntıyla "Demir bey artık konuşabilir miyiz?". Hafifçe kaşlarını çatıp sıkkın bir soluk verdi. Ona sorduğum soruyu es geçip "daha iyi misin?". Başımı sallayıp "buradan gittiğimde daha iyi olacağım. Demir bey ben Tarık'ın size olan borcunu şuan da ödemeye hazırım". Demir bey öfke ile ayaklanıp "o itin adını ağzına bir daha almayacaksın. Borç diye bir şey yok ortada". Sakin kalmaya çalışıp "bakın dün gece buraya Tarık'ın borcu karşılığında size sat—". Bir an da "SUS LAN SUS, SANA O İTİN ADINI AĞZINA ALMA DEMEDİM Mİ? YOK ARTIK ÖYLE BİR BORÇ YOKM". Sesinden tüylerim ürperirken daha çok yatağın içine sindim. Boğazıma düğüm olan hıçkırıkları bir bir yutmaya çalışırken gözlerimi sıkıca kapattım. Kırılma sesi geldiğinde ellerimle kulaklarımı kapattım. Dudaklarımdan kaçan çığlığa mani olamazken kollarımın üzerinde hissettiğim baskı ile kendimi ondan kurtarmaya çalıştım. Ellerimi göğsüne koyup "lütfen dokunmayın bana. Bırakın canım yanıyor lütfen". Demir bey bir anda geri çekilip sert soluklar almaya başladı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi ve "gitmeyeceksin anladın mı beni? Bundan sonraki tüm hayatın bu evde benim yanımda geçecek". İçimdeki burukluğu kaldıramıyordum. Duyduklarımı hazmetmek öylesine zordu ki, yerimden hiddetle kalkıp "OLMAYACAK BÖYLE BİR ŞEY. BİR MAL GİBİ SATILMAYI NASIL KABUL EDERİM SÖYLER MİSİNİZ? BENİM BİR HAYATIM VAR". Karşımdaki adam üzerime doğru hamle yaptığında çığlık atıp "YAKLAŞMA" diye bağırdım. Boğazımın açısı yaş olup akmıştı gözlerimden. Canımın acısı kor alevler gibi yakıyordu ruhumu. Duymuyor muydu kimse? Köz kokuyordu her yanım. Bir an duraksadı. Gözlerimin içine yine aynı öfke ile bakıp "bana karşı gelmeyeceksin, bundan sonraki hayatın benim. Sadece ben". Başımı sağa sola doğru sallayıp "KABUL ETMİYORUM, SİZİ TANIMIYORUM VE HAYATIMA GERİ DÖNMEK İSTİYORUM. NEYSE BEDELİ ÖDEYECEĞİM". Demir bey ardına dönüp duvarı yumruklamaya başladı. Öylesine vuruyordu ki, bir yandan sus diye haykırıyor, diğer yandan duvara kanını bulaştıracak kadar güçlü yumruklar atmaya devam ediyordu. Aniden bana doğru dönüp "dediklerimden başka yolun yok. Senin bundan sonra buradan başka bir hayatın yok". Bu sefer yatağın yanında duran gece lambasını elime alıp ben duvara fırlatmıştım. Yerimde tepinerek "BEN MAL DEĞİLİM ANLADIN MI? KABUL ETMİYORUM ETMEYECEĞİM". Ve yüzüme inen tokat ile yere serilmiştim. Ellerimin üzerine düşüp öylece kaldım. Ölüm sessizliği çökmüştü odaya. Sol yanağım ateş gibi yanıyor, gözyaşlarım yanaklarımdan usulca akıyordu. Nefes almayı unutmuştum sanki. Ciğerlerim yanmaya başlamış ve vücudum kısa bir sarsılma nöbeti geçirmişti. Yavaşça burnumdan nefes alıp gözlerimi kapattım. Başım hala daha önümde eğik bir şekilde duruyordum. Kollarımın üzerinde ufak bir baskı hissettiğim an yerde sürünerek geri gittim. Kollarımın üzerinde yine aynı baskıyı hissettiğimde zorla tutmuş ve beni ayağa kaldırmıştı. Göz göze geldiğimizde pişmanlık esir almıştı kara gözlerini. Benim gözlerimde görebileceği tek duygu ise nefretti. Kendimi geri çekip "ne yaparsan yap buradan gideceğim anladın mı? Ne olduğun, kim olduğun umurumda bile değil. Gözümde bir kadını para karşılığında mal gibi satın alan ve o kadına el kaldıran şeref yoksunu bir adamsın". Ellerini üzerimden çekip vurduğu yanağıma baktı uzun bir süre. Onu itekleyip kapıya ulaşmaya çalıştığımda kolları arasına alıp "gitmeyeceksin dedim. Bu evden adımını dışarı atamayacaksın. Bana direndiğin her an canı yanacak olan sensin". Nefretle çırpınmaya başladım. Kolları bir mengene gibi vücudumu sararken nefes almam bile zorlaşmıştı. Beni yatağa fırlattığında sırt üstü dönüp korku ile onun gözleri içine baktım. Gözümden akan yaşı silip "sonunda ölüm olsa bile gideceğim". Hiçbir şey söylemeden öylece odadan çıkıp kapıyı kırarcasına çarpmıştı. Saniyeler sonra kilit sesini duyduğumda donup kalmıştım. Yataktan kalkıp kapıya doğru gittiğimde can kırıkları sağ ayağıma batmıştı. Önemsemeden kapıyı açmaya çalıştım ama maalesef buraya kilitlenmiştim. Deliler gibi kapıyı yumruklamaya başladım. Artık ellerimde derman kalmamış ve öylece kapının önüne yığılmıştım. Hıçkırıklarım çoğalırken kapıya güçlü bir darbe inmişti. Ellerimle ağzımı kapattığımda "bundan sonra benim esirimsin"...  Bölüm bitti...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE