FİRAR (2)

2245 Kelimeler
 İstasyona geldiğimizde kolumdan tutup arabadan indirdi. Rahat tavırlarıyla dikkatlerden uzak kalacağı oscarlık bir oyun sergiliyordu. Yakıt depoyu doldururken, samimi bir şekilde eliyle belimi kavradı. Oldukça mutlu bir çift gibi görünüyorduk uzaktan. Sanki biraz önceki arbede yaşanmamıştı ve biz turistik bir gezi için bu topraklara gelmiştik. Marketten yiyecek bir şeyler alıp kasaya yöneldik. Aynadaki yansımam, endişenin kıskacında tutsak olmuş gözlerim, her şeyi haykırıyordu oysa. Yanında mutsuz olmam daha ilk bakışta anlaşılır cinstendi. Birinin bizi fark etmesini istiyordum. Fark etmesini ve beni ondan kurtarmasını…. Mervan, kasada ücreti öderken belime dayadığım ellerimi yardım çağrısı amacıyla yelpaze gibi açıp yumdum. Bunun bir imdat çığlığı olduğunu biliyordum. Tam da benim durumumdaki insanlar tarafından kullanılırdı. Her geçen dakika umudum biraz daha sönüyordu. Mervan’a hissettirmeden bunu defalarca yaptığım halde henüz bir hareketlilik yoktu. Fiş kesilince aynı samimi tavırlarla kapıya yöneldik. Yönelmemle birlikte güvenlik olduğunu anladığım bir delikanlı ile yüz yüze geldim. Gözleri bir cevap bekler gibi üzerimde gezindi. Hüzünlü gözlerimi Mervan’a çevirdim. Aramızdaki soğuk rüzgarlar anlık da olsa hissedilmişti. Bir şey demeden beni araca bindirdi ve tekrar yola koyulduk. Sezmişti yaptıklarımı, bense olabildiğince sakin kalmaya çalışarak falso vermemeye gayret ediyordum. Bana uzattığı suyu umutlarım sönmek üzere iken usul usul yudumladım. Bendeki durgunluğu fark etmişti; zira biraz önceki haşin, asi hâlimden eser kalmamıştı. Defalarca göz ucuyla beni süzüp durdu. Bana bir şeyler sormasını istemiyordum; gözlerimin söyleyeceğim her yalanı ele vereceğini çoktan zihnime kazımıştım. Bakışlarımı sağ yanımdaki cama çevirip, hoyrat bakışlarından zihnimi korumaya çalıştım. Poşetlerden birini açıp bana bir kutu meşrubat uzattı. İstemiyorum der gibi başımı iki yana salladım. Henüz birkaç dakika olmuştu ki arkamızdan gelen polis aracı tüm dikkatimizi dağıttı. Gözleri iri iri açıldı ve kini avuçlayan belirgin dudaklarını birbirine bastırdı. Avcu direksiyona beni ürküten bir şaplak savururken, “Bir bu eksikti!” diye bağırdı. Öyle kızgındı ki nerdeyse başından dumanların çıktığını düşünecektim. Polis aracından kendi plakamızı duyunca içimde beliren umut kırıntılarını olabildiğince gizlemeye çalıştım. Aracı sağa çekip usulca gelmelerini bekledik "Sesini çıkartma!" dedi tehditkâr bakışlarını gözlerime mıhlarken. İstesem de ağzımı açamayacaktım; abimin hayatını riske atmak en son isteyeceğim şeydi çünkü. Silahını araçtaki gizli bölmeye yerleştirirken gözleriyle arabanın içini taradı. Şüpheli bir şeyin kalmasını istemiyordu. Kalbimin deli gibi çarpmasına engel olamıyordum. Sanki içim fokur fokur kaynıyordu. Şimdi ne olacaktı? Beni ondan kurtarmaya güçleri yeter miydi bu adamların? Şimdi kurtulsam bile sonrasında Mervan, hak ettiği cezayı bulabilecek miydi? Polisler, oldukça güven verici bir edayla yanımıza geldi. Bir ihbar aldıklarını bildirip bizi araçtan indirdi. Mervan'ın üzerine aradılar. Umutlu bekleyişlerim sürerken aracın içindeki silahı bulmaları için Allah'a yakardım. Ne yazık ki bulamayacaklardı. Onu öyle bir yere saklamıştı ki gözlerimle gördüğüm halde bulabileceğimden ben bile şüphedeydim. Sabırla kimlikleri uzattık. Olgun polis memuru, bir terslik olduğunu hissetmişti. Bana, "Bu adam neyin oluyor? "diye sordu. Gözlerimi korkuyla onda gezdirip, "Tanıdığım!" diyebildim. Beni ve karanlık duygularımı fark etmesi istiyordum. Dilimde, yüreğimde prangalar vardı; mecburdum susmaya. Tek umudum bu insanlardı artık. Belki de tek geleceğim… Memur hesap sorar gibi, "Ne işin var kızım senin bu adamın yanında? Üstelik evli!" Bir aile babası gibi görünüyordu; yani en azından parmağındaki yüzükten evli olduğunu anlamıştım. Belki de ben yaşlarında bir kızı vardı ve tehlikede olma durumum kendisine kızını hatırlatıyordu. Kim bilir? Bu çıkışı Mervan’ı öfkelendirmişti. Bense ilk defa bana sorulan bir hesaptan keyif alıyor; hatta bunu arzuluyordum. O, bu sorularla bizi köşeye sıkıştıracak ve yalan söylesek bile durumun tuhaflığı yıllardır süregelen iş tecrübeleri sayesinde ortaya dökecekti. Mervan'ın bana bakarak kızgın kızgın soluğunu fark ettim; tehlikeyi sezmişti. Öne atılıp, "Bir aile dostlarıyım; onu üniversiteye kayıt yaptırmak için İstanbul'a götürüyorum!" dedi yalanını cilalarken. Adam, tip tip bakarak işkillendiğini hissettirdi. "Babası yok mu bu kızın? Sana mı kaldı bu uzun yolculuk? " Mervan öfkesini yutarak, "Memur Bey, ben sadece insanlık yapıyorum. Arayalım babasını söylesin; o istedi götürmemi. " Telefonu eline alıp babamın numarasını çevirdi. Umut ediyordum. Babamın bu sefer benden taraf olmasını bekliyordum olmayacağını bile bile. Memur, telefonu kulağına dayadı. Karşı taraf cevap verince ağır ve kararlı bir üslupla konuşmaya başladı. "İyi günler, Hurşit Ateş ile mi görüşüyorum? " Anlık bir boşluktan sonra aynı özgüvenle devam etti. "Nazar Ateş isimli genç kızın babası mısınız?” Mervan ile birbirimize baktık. Bana dua et de başımız belaya girmesin der gibiydi. Bir sonuca ulaşmazsak bana yapacaklarını düşünmek bile istemiyordum. "Nazar Ateş, şu an Ordu karayolunda Mervan Hanzade isimli şahısla birlikte. Kızınız bu şahsın yanında sizin izninizle mi bulunuyor? Bu yolculuktan haberdar mısınız?" Yanındaki genç memur, numara şahsa ait " dedi Mervan'ı onaylayarak. Muhtemelen karşılarındakinin babam olduğundan emin olmak istiyorlardı. Kısa bir sessizlikten sonra memurun yüzünün düştüğünü fark ettim. Hüsran... "Anladım beyefendi, öyle diyorsanız!" Yüzüm düşmüştü. Babam, yine bir çırpıda beni düşmanımızın önüne atmıştı. Polis, sıkılgan bir şekilde iç çekti. "Baba ifadeyi onaylıyor. İznim var diyor! " Genç memur yanımıza geldi. "Siciller temiz!" Olgun olanı, tatmin olmamış gibiydi. "Nerede senin belgelerin kızım? Getir de görelim şu kayıt belgelerini." Kımıldamadım. Mervan'ın günahını kılıfına uydurmasını istemiyordum. Mervan, doğal ve sakin bir tavırla, "Belgeler çantandaydın Nazar; getir de memur beyleri daha fazla meşgul etmeyelim." dediğinde isteksizce siyah yolculuk çantasına yöneldim ve belgelerimi koyduğum poşet dosyayı çıkardım. Memur bey, hâlimdeki tuhaflığı sezmiş; bir açık yakalama umuduyla olayı kurcalayıp duruyordu. Meraklı gözlerle belgeleri inceledi. Bana ve Mervan'a soğuk bir bakış attı. Tekrar yanıma biraz daha yaklaşıp babacan bir tavırla yakama ilişti. "Seni zorla alıkoymadığına eminsin değil mi kızım? Burası yol geçen hanı değil; kimse devletten güçlü olamaz! Varsa bir şikâyetin, hiç durma söyle! " Mervan öfkelenmişti. Kızgınlığını belli eder bir tarzda, "Memur Bey, sözlerinize dikkat edin. Kimseyi zorla alıkoyuyor değilim; çok istiyorsa çağırsın babasını, İstanbul'a da onunla gitsin. İşim var benim, daha fazla vakit kaybedemem!" Memur işaret parmağını dudağına götürüp, "Şşşşş!” diye fısıldadı. Tekrar bana döndüğünde, gözlerimle Mervan'ı yokladım. Bakışlarından cehennemler taşıyordu sanki. İçimi ürperten mimikleri dilimi koparırcasına yaralıyordu. "Söyle kızım; arayalım mı babanı? Gelip alsın mı seni?" Bunu deliler gibi istediğim halde kabul edemezdim. Ailemin ödeyeceği bedeller susmayı bilmeyen dilime pranga olmuştu. Hayır manasında başımı salladım. Sinsi bir tebessüm Mervan'ın dudaklarına ilişirken, "Yoluma devam etmek istiyorum!" dedim. Abimi tehlikeye atamazdım; yapacağım tek bir hata müebbet pişmanlık demekti. Sözlerim memuru benden uzaklaştırırken, genç polis, "Gidelim Şefim, ihbar asılsız çıktı. Zaman kaybetmeye gerek yok! "dedi. Olgun memur, yapacak bir şeyin kalmadığını istemeyerek de olsa kabul etti ve Mervan’a son kez tehditkâr bir bakış attı. Yıllar yılı aldığı tecrübe ve babalık içgüdüsü ona burada tehlikeli bir işler döndüğünün sinyalini veriyor olmalıydı. Aksi takdirde bu kadar diretmez; telefonu kapatır kapatmaz bir yanlışlık olduğunu kabul edip yoluna devam ederdi. Bizden uzaklaşmaya başlamışlardı ve ben yine kendi korkaklığıma gömülmüştüm. Eğer abim elinde olmasaydı, beni hiçbir güç onu ihbar etmekten alıkoyamazdı. Eve dönemeden kurşuna dizileceğimi bilsem de gerçeği olanca gücümle haykırırdım. Onların gidişini nemli gözlerle takip ettim. Bitmişti işte! Bizi bırakıp uzaklaşıyorlardı fiyakalı araçlarıyla. Bayılacak gibi olmuştum. Artık ayaklarım, yorgun bedenimi taşıyamıyordu. Onlar nemli yollarda gözden kaybolurken, bir elin yeniden kolumu kavradığını hissettim. Bu sefer sımsıkıydı kavrayışı, bir o kadar da tehditkâr. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri gözlerime ürkütücü çığlıklar atıyordu. Anlamıştı bir işler çevirdiğimi ve bana ilk fırsatta bu cüretkârlığımın hesabını soracaktı. Araca bindik, bir süre sessizliğini korudu. Başım önümde, öfke patlaması yaşayacağı o bedbaht anı teslimiyetle bekliyordum. "İş çevirdin!" dedi suskunluğunu nihayete erdirirken. Sustum, zaten çocukluğumdan beri beceremezdim yalan söylemeyi. "Kahretsin!" diyerek yumruğunu direksiyona indirdi. "Yemin etmiştin! Söz vermiştin Nazar!" İçimdeki acıyı yutkunarak yalvarır gibi, "Sus!" dedim. "O iki sersem az kalsın senin aptallığının kurbanı olacaktı. Her şeyi berbat edecektin!" Şimdi hızını daha da arttırmıştı. "Lanet olsun! Ne zaman anlayacaksın? Ne yaparsan yap, senin tüm yolların bana çıkacak! Bana çıkacak, Anladın mı? Duydun mu? " Sözleri kulaklarımı buğulandırıyordu. Kendi zihnimle kavga ederken, "Yeteeeeer!" diye haykırdım. "Ölürüm de senin karın olmam ben! Sana duyduğum tek his nefret. Senin gibi bir Nemrut'un karısı olmayacağım. Gelinlik yerine kefen giymem gerekse de olmayacağım. " Deli gözleri, gözlerimi yakıyordu. "Demek kefen girersin ha!" diye sayıkladı. "Demek benim olmaktansa ölmeyi tercih edersin, öyle mi? " Vitesi 3'e alıp alay eder gibi, "Tamam!" diye bağırdı. "Ölelim o zaman. Birlikte gidelim ölüme! Birlikte silinelim bu dünyadan." Gaza var gücüyle yüklendi. Araç kontrolden çıkmış, savrularak virajlı yollarda uçarcasına gidiyordu. Sanki kalbimin ritmi beynimle kavga ediyordu. "Ne yapıyorsun?" diye bağırdım. "Ölüme çalım atıyorum. Seninle cehenneme yürüyorum, hâlâ anlamadın mı? " Titreyen ellerim ve dudaklarım heyecanımı ele veriyordu. "Dur! Kaza yapacaksın!" diye umutsuzca haykırdım. Durmayacaktı. "Senin benim olmadığın bir hayatı yaşamayacağız. Ölümse ölüm lan! Korktuğumu mu sanıyorsun?" Hıçkırıklarımı zapt edemiyordum artık. Deliydi bu adam. Hem de zır deli…. Hangi akıllı bu kötü yollarda, hızlı araç kullanırdı ki? Her yer dik uçurumken kim cesaret edebilirdi buna? "Delirdin mi sen? Duuuuuur!" diye son kez bağırdım. "Beni sen delirttin!" Gözlerimi korku ile yola diktim. Gördüğüm manzara karşısında, içimdeki binlerce kısrak şaha kalkmıştı sanki. Sert bir çığlık yaktı dudaklarımı. "Uçurummmm! " Mervan, ani bir hamleyle frenlere asıldı. Aracı savrulsa da güç bela durdurmayı başarmıştı. Falezden aşağı yuvarlanacaktık. Ölümle tokalaşırken son bir atakla bizi uçurumdan kurtarmıştı. Bu firen beni öne doğru yapıştırırcasına sarstı. Avuçlarımla yüzümü kapatıp hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Onun bu kadar delirebileceği asla tahmin edemezdim. Yapmaya çalıştığı şeyin bir oyun ya da gerçek bir intihar olması umurumda değildi. Bildiğim bir şey varsa her iki durumda da ölümün kucağına sıçramıştık ve yapabilecekleri karşısında ürkmekten kurtulamamıştım. O amacına ulaşmak için her şeyi yapardı. Değil abimi ve ailemi; kendini bile harcamaktan korkmazdı. "Benimle oynama!” Sessizlik arabayı esir alırken, hıçkırıklarımı zapt edemiyordum. “Gazabımla yanarsın, küllerin bile kalmaz geriye." Yakıcı sözleri beni mahvetmeden bitmeyecekti ne yazık ki. Ellerimi yüzümden çekip, gözlerine baktım. Çaresizliğimi görmesi umurumda bile değildi artık. Yorulmuştum güçlü durmaya çalışmaktan. "Bana bunu neden yapıyorsun?" Yorgun sesim sükuttan başka bir cevap alamayacaktı ne yazık ki. "Ölüyorum ben!" diye haykırdım. Yüzüme bakmıyordu; bakacak yüzü de olmamalıydı zaten bu saatten sonra. Sakinleşmek zorundaydı. Beni böyle tehditlerle korkutmaya hakkı yoktu. Günlerdir bir kefenin içindeydim ben. Yaptığı üzerime bir avuç toprak atmaktan başka bir şey olamazdı. "Ruhu ölen bir kadın ve psikopat, zorba bir adam... Bizim hikâyemiz böyle olmak zorunda değil."dedi efkârlı bir nefes verirken. Yüzüme yıkılmış bir edayla baktı. Nerdeyse bu hâlim için üzüldüğünü düşünecektim; ama yok! O Mervan Hanzade’ydi, üzülmeyi yakıştıramazdı kibrine. "Telefonunun sesi dikkatimizi dağıttı. Sakinleştiğini düşündüğüm bir anda öfke dalgaları önce yüzünde sonra da tonunu keşfedemedim sesinde gezindi. Öyle bir sesi vardı ki; sakin, şefkatli olduğunda kadife bir kumaş kadar yumuşak ve asilken; öfkelendiğinde bir kükreyiş, bir isyan gibi dalga dalga yayılırdı ruhuma. Dudaklarından kopan gazap rüzgarlarını ensemde hissettim. "Aptallar!" diye haykırırken, hıçkırıklarım şakaklarımda düğümlendi. "Nasıl kaçırırsınız elinizden? O iti hemen bulun; yoksa ölümlerden ölüm beğenin!" Bahsettiği kişinin abim olduğunu anlamıştım. Bir sevinç dalgası yüzümde yankılandı. Telefonunu kapatışını keyifle seyrettim. Kapıyı açıp araçtan indi. Ben de durgun bir halde onu takip ettim. Ellerini başının arkasında buluşturdu ve hırsla dudaklarını ısırarak aracın tekerleğine sert bir tekme savurdu. Gözlerini kan bürümüştü sanki. Ona yaklaşmaya korkuyordum. Delinin tekiydi ve ben bu konuda onun eline su bile dökemezdim. Arabayı hızlandırdığında da ölümden korkmamıştım; çünkü ölüme ayakları ile gidemeyecek kadar gururlu ve güçlüydü. Beni korkutan şey gözlerindeki ateş ve öfkeydi. Beni öfkesiyle ateşlere atacak deli bir ruhu vardı ve asla bitmeyeceğini bildiğim küstah bir hırsı. "Abim kaçmış değil mi? Elinde değil artık! " diye sayıkladım ruhsuzca. Dalgınlığımı ve sakinliğimi fark etmişti. Ben de böyleydim işte! Bir an delirir kasırgalar koparır; hırsım geçince de sakin bir deniz gibi pare pare dalgalanırdım. Ne zaman fırtına deryası ne zaman ıssız bir sahil olacağımı kestirmek zordu. Arabasına yaslanıp falezden denizi seyretmeye başladı. "Bırak abimi." dedim medet umar gibi. "Onunla bir işim yok." Diye karşılık verdi. Uzun kirpikleri, siyah badem gözlerini perdelemişti. Parmak uçları kısa, kirli sakallarında gezindi. "Eğer" dedi soluyarak. "Eğer seni bir kez daha benden almaya kalkarsa, onu öldürürüm. Gözümü bile kırpmam!" Yüzüne nefretle baktım. "O sana bir şey yapmadı. Zeynep’le birbirlerini en başından beri seviyorlardı. Kavuşmak istediler; suç mu, günah mı?" Alaycı bir gülümseme tüm yüzüne yayıldı. "Umurumda bile değiller. Umurumda olan tek bir şey var, o da sensin!" Ne demek istiyordu. Bu beklenmedik söz dilimi düğümledi. "Ne demek bu?" Sustu. Köpük köpük kabaran denizi izliyordu en ıssız ve dalgın hâliyle. Bense bu cümlenin ardını takip etmekten geri duramayacak kadar meraklanmıştım. Ağzındaki baklayı çıkarmak zorundaydı. Ya o çıkaracaktı sözlerinin kanlı hakikatini ya da ben zorla çıkarmanın bir yolunu bulacaktım. "Ben olmasaydım onlara karşı durmaz mıydın? Zeynep'in abimle evlenmesine izin verir miydin? İntikam heveslerine düşmez miydin yani?" Kaş altından yan bir bakış attı. Yüzündeki imalı tebessüm gitgide belirginleşiyordu. "Prenses masum uykusundan uyandı!" Tenime iğneler batıyordu sanki. Soğuğa rağmen ılık ılık terleyen alnım, şaşkınlıkla kırıştı. "Benim yüzümden..."dedim kıvranarak. "Abim benim yüzümden çekti o acıları. Bedel ödeyen ben değildim; oydu. Her şeye ben sebep oldum.” Adımlarım geri geri giderken uçurumun dibinde olduğumun farkındaydım. Biraz önceki sakinliği gitmişti ve yüzü tedirginlikle kasıldı. Mesafeyi açmamdan rahatsız olmuştu. "Tek bir adım daha atma sakın! Dur!" Onu duymuyordum. "O değildi; ben mahvettim her şeyi! Feda edilen abimdi aslında." Ruhsuzca delirmiş gibi sayıklıyordum. Mervan ise korkunun kırıştırdığı karanlık yüzüyle bana ilk defa yalvarır gibi bakıyordu. "Dur Nazar! Duuuuuur! Sakın düşündüğüm şeyi yapma!" Rüzgâr perçemlerimi yüzüme savurdu. Küçücük yüzümü, yoğun saç tellerinin arasında daha da küçültmüş; daha da çocuksulaştırmıştı. Gözümden akan sıcak yaşlara rağmen delicesine bir hırsla gülümsedim. Onu böyle korkulu ve çaresiz görmek hoşuma gitmişti. Yıllar sonra alacağım ilk intikam ve tadına doyulmaz bir keyifti benim için. Saç tellerinin okşadığı kalın dudaklarımdan son olduğunu düşündüm o yakıcı sözler döküldü. "Bana sahip olamayacaksın!" Küçük bir kıkırdama… Başını inkâr eder gibi salladı. "Yapma!" Hüzünlü bir tebessüm yüzümde gezinirken, "Artık onlara zarar veremeyeceksin, dokunamayacaksın, bedel ödetemeyeceksin!" Birazdan beni kucaklayacağını düşündüğüm denize baktım. Yükseklikten korkardım; kandan da. Hiçbiri Mervan’dan kötü değildi; hatta ölüm bile... Ellerini uzatıp bana doğru birkaç adım attı. "Nazar duuuur!" Gözlerimi kapattım ve o son ölüm adımını geriye doğru attım. İlk kez rüzgâra ve suya teslim oluyordum. Ve son duyduğum ses de onundu. Hafızamda kalan en yakıcı anlar onun son gülüşü ve ilk yıkılışı olacaktı ne yazık ki. "Nazaaaaaaar!" ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE