ZİHNİMDEKİ YARALI MÜREKKEP

2960 Kelimeler
Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır. Andre GİDE Günlerdir elimde kalem, defter acaba nerden başlasam diye düşünüp duruyorum. İpek öğretmen, “Geçmişinizi unutmak istemiyorsanız, hatıralarınızı yazmak için bir defter tutabilirsiniz!” dediğinde çok heyecanlanmıştım. “Öğretmenim sizin de bir anı defteriniz var mı?’’ diye sordum. O güzel, kalın dudaklarında kocaman bir tebessüm açtı. “Elbette Nazar, 10 yaşından beri bu defteri tutuyorum. Defterimde bazen hüzünlendiren bazen de yüzümü güldüren birçok anı var. Sayfalarını her çevirişimde sanki uçan bir halıya binip geçmişe yolculuk yapıyorum. Acı-tatlı birçok hatıra gözlerimin önünden geçip gidiyor. Okudukça ne kadar büyüdüğümün ve değiştiğimin farkına varıyorum.’’ İpek Öğretmen benim bu haylaz tavırlarımı sever; yaramazlıklarıma kimseden beklenemeyecek bir hoşgörüyle yaklaşırdı. Elini çantasına atıp pembe pelüşlü bir defter çıkardı. Sıramın hemen önüne gelip, defteri tüm cömertliğiyle bakışlarıma sundu. Kalbimdeki yeri tartışmasız çok özeldi ve bana her yaklaştığında heyecan ve mutluluktan içimdeki gümbürtüyü duyamıyordum. Gözlerim defteri merakla yokladığında tenimde oluşan bu heyecan ve hevese engel olamadım. O sözlerine tatlı tatlı devam ederken, zihnimdeki tek şey yazma ve hatırlama hevesiydi. İşte benim anı defteri merakım tam da böyle başlamıştı. Çocukluğumdan beri yazmak konusunda oldukça istekliydim; ama nereden başlayacağımı bir türlü kestiremiyordum. Geriye dönüp baktığımda beni mutlu etmeyen birçok olay yüzüme çarpıyor ve ben de o mazi perdesini hızla kapatıp geleceğe dair hayaller kurmaya başlıyordum. İnsanların geçmişinden kopamaması, çocukluğunun mahzenlerinde kaybolması ne zor şeydi! Kaçtıkça kovalayan siyah bir gölge gibi amansız karamsarlıklar, içimde peyda oluyordu. Bunu aştığımda yazmak için tüm engelleri duygu dünyamda alaşağı etmiştim. Artık kalem ve kâğıt dostum; mazi ise avcumdaki bir kar tanesiydi. Küçük bir ilçede hayata gözlerimi açmamla başladı tüm hikâyem! Burası yemyeşil dağların bulunduğu, ormanlarla kaplı harika bir yerdi. Güneşin içimi ısıtan parıltıları, rüzgârın o narin dokunuşları benim için burayı bir cennet yapmaya yetiyordu. Çocukluğumun böyle bir ilçede geçmesi bana kendimi hep şanslı hissettirmişti. Kışın o soğuğa rağmen erkenden kalkar; annemle dövüş kavga bir kahvaltı edip, koşa koşa okula giderdim. Karların altında kalmış ayaklarım buz tutup acımaya başlasa da neşemden hiçbir şey kaybetmez, okulda öğrendiğim o tatlı çocuk şarkılarını söylemeye devam ederdim. Çalışkanlığımla okulda herkesi kıskandıran bir sükse yapmıştım. Popüler olmam, bazı kız arkadaşlarımı oldukça kıskandırıyor olsa da sessiz, sakin bir şekilde kenarda oturmak benim yapacağım bir iş değildi. Bu kıskançlık belası yüzünden, kaç arkadaşımla tekme tokat kavga ettim bilmiyorum. Ama aldığım şikâyetlere bakılacak olursa benden yaka silken insan sayısı hiç de az değildi. Öğretmenler beni severdi sevmeye; ama yaramazlıklarımdan ve haşarılıklarımdan da az çekmemişlerdi ne yazık ki. Bazı öğretmenlerim, yaptığım haşarılıkları bir kâğıda yazar ve bu kâğıdı anneme okutup imzalatmamı söylerdi. Ben de masum masum, “Tabii öğretmenim!” diyerek onu memnuniyetle onaylar; arkamı dönünce de arkadaşıma sinsi bir bakış atıp alaycı bir şekilde dudaklarımı büzerdim. Tüm sınıf o kâğıdın asla anneme ulaşmayacağını bilirdi. Haklıydılar da... Zira ben kâğıdı annem yerine ablama götürür; taklit bir imzayla öğretmenime teslim ederdim. O da memnun memnun masasına oturup dersini anlatmaya devam ederdi. Bazı hocalarım bu numaralarımı çözmüş olacak ki, kâğıdı boş verip bizzat annemi çağırırdı konuşmak için. Zavallı annem de işini gücünü bırakır, kar kış demez benimle birlikte okulun yolunu tutardı. Birlikte sevgili öğretmenimden ve dayak yiyen arkadaşlarımın velilerinden türlü türlü şikâyetler dinler; suratımız beş karış eve dönerdik. Elbette annem, eve geldikten sonra da beni eşsiz azarlarından mahrum bırakmaz, paylamanın en nadide örneklerini zevkle üzerimde uygulardı. Tüm bunlar benim pek de umurumda olmazdı doğrusu. Elime büyükçe bir poşet alıp biraz önce kavga ettiğim arkadaşlarımla hiçbir şey olmamış gibi kaygısızca karda kayıp oynamaya giderdim. Eve dönünce ne hesap vereceğimi düşünmek zahmetinde bile bulunmazdım. İnsan çocuk olunca öfkesi de nefreti de suya yazılmış gibi oluyordu neticede. O uçurtmalarla dolu renkli dünyası, çirkin duyguların hengamesinde tükenip gitmiyordu işte. Mutlu olmak… Ne güzeldi o yıllarda. Ne kadar da az şey gerekiyordu neşelenmek için. Bu küçücük ilçede, o ahşap evin küçük haylaz yumurcağı rolünü seve seve kabul etmiş; bitmek tükenmek bilmeyen oyunlarımla tüm komşuları canından bezdirmiştim. Vurduğum her top, attığım her taş ya birinin kafasına ya da penceresinin camına isabet ederdi. “Eyvah!” demeye kalmadan pencere açılır türlü yakınma ve bağrışlardan sonra kulağım önce komşu tarafından çekilir, ardından da emaneten anneme teslim edilirdi. Canım annem, komşunun öfkeli bakışları arasında, önce beni bir güzel azarlar; o gidince de kıyamaz şefkatle bağrına basardı. “Ah be kızım! Ne vardı komşunun camını kıracak? Hiç uslu durmuyorsun, sürekli burnunun dikine gidiyorsun?” Komşu, eve gelene kadar bana etmediğini koymazdı ama işittiğim hiçbir azar, annemin o bir çift sözü kadar canımı yakmazdı nedense. O beni paylamaya başladığında gözyaşlarımı tutamaz, içli içli ağlamaya başlardım. İşte o zaman annelik şefkati gazabın önüne geçmekten kurtulamazdı. “Oy benim boncuk gözlü kır çiçeğim!” diyerek gözyaşlarımı siler, ufacık yüzümü avuçlarının arasına alıp okşardı doya doya. Ne de güzel kokardı annemin elleri! Annem, okuma yazması bile olmayan, tüm gününü çocuklarının bakımına ve ev işlerine ayıran sıradan bir kadındı. O benim en değerlimdi. Herkesi benim için karşısına alır, hiç gocunmadan korur kollardı biricik kızını. Sevgisini ve şefkatini üzerimde hissettiğimde, dünyanın en güçlü, en mutlu insanı oluverirdim bir anda. Varlığımı varlığına kazandırdığından mıdır bilinmez, o hep bende başkaydı. Gökkuşağı gibi renkli ve özeldi ilişkimiz. Babamın zulmüne karşı üzerime titrer, yediğim her fiskenin karşısında dimdik dururdu. Ne gaddar ne öfkeli bir adamdı benim babam. Bazen yemeğe konulan tuzun miktarı bile kavga sebebi olurdu bizim evde. Sanki annem onun eşi değil de ayağı zincirli kölesiydi. Ne yapsa yaranamazdı kocasına. Karanlık, kin dolu bir yürek nerden bilecekti fedakârlığı? Babamın annemi neden hiç sevmediğini hep merak ederdim. Ona göre çok daha genç ve güzeldi. Evini temizler, çocuklarına pırıl pırıl bakar, birbirinden güzel yemeklerle onu memnun etmeye çalışırdı. Babamsa onca emek ve fedakârlığını görmez; en ufak bir kusurunda bile pireyi deve yaparak en ağır sözleriyle ve balyozu andıran yumruklarıyla acımasızca hırpalardı annemi. Zavallı annem onun karşısında aldığı darbelerden kendini savunacak fırsatı bile bulamazdı çoğu zaman. Öyle zamanlarda ben ve kardeşlerim elimizden geldiğince ona siper olmaya çalışırdık; ama nafile! Babamın şişman, iri cüssesi tek bir hareketiyle hepimizi fırtınaya yakalanmış ağaç dalları gibi sağa sola savururdu ve ruhumuzda yıllar sonra bile unutamayacağımızı bildiğimiz derin yaralar açardı. Çocuk aklımla tüm babaların öyle olduğunu sanırdım. Bu nefret hengamesinde anneme, “Ben asla evlenmeyeceğim. Büyüyünce seni ve kardeşlerimi alıp buradan, babamdan çok uzaklara götüreceğim.” der; inanmaktan ve hayal etmekten bıkmadığım o güzel günleri içli içli anlatırdım. Elbette hikâyelerim bu kadarla da bitmezdi. Dudaklarımı ballandıra ballandıra anlatmaya devam ederdim. Belki de bu sözlerimle annemin biraz olsun teselli bulacağını düşünürdüm, kim bilir? O ise kederle gözlerini kırpıp inanıyormuş gibi gülümser; derin bir iç çekişten sonra yeniden işinin başına geçerdi. Bana belli etmese de bilirdim sözlerime inanmadığını. Haklıydı da! Annem de istekli değildi böyle bir evliliği sürdürmeye, ama çocuklarının çokluğundan olsa gerek bundan daha iyi bir hayatı hayal bile edemezdi? Belki de en büyük hatası da buydu. Kendi kendine yetememek… Tutunacağı bir dalı, çatısına sığınacağı bir baba evi yoktu. Yalnızlık ve kimsesizlik zordu ve bunlarla yüzleşip cesaretsizlik içinde debelenip durmak hepsinden daha beterdi. Yıllar önce bir kez denemişti ayrılmayı. Eşyalarını toplayıp yağmura karışan gözyaşlarını silmeye çalışarak, 3 çocuğuyla makûs talihinden kaçmaya çalışmıştı. O gün gök delinmişçesine çok fazla yağmur yağıyordu. Biz kardeşlerimle annemizin eline sımsıkı sarılmış çaresizce nereye gideceğimizi kestirmeye çalışıyorduk. Ama geldiğimiz yerin dehşetinden olsa gerek, gideceğimiz yerin endişesi bizi korkutmaya yetmiyordu o gece. Annem bize, “Birbirinizden ayrılmadan bekleyin!” dediğinde ablama yaslanarak neler olacağını beklemeye koyuldum. Komutanından emir almış asker gibi kıpırdamadan, öylece oturup onun gelmesi bekliyorduk. Zaten şu çaresiz durumda yapılacak başka bir şey de yoktu. Uzaktan onu izliyordum. Yazıhaneye gidip biriktirdiği parayla 3 tane bilet aldı. Ardından telaşla tekrar yanımıza geldi. Biletlerimizi yamalar içindeki çantasına koyup, poşetten 2 tane simit çıkardı. Simitleri 2’şer parçaya bölüp aramızda paylaştırdı. O gün o kadar acıkmıştım ki yediğim o yarım simidin lezzetini yıllar sonra bile unutamadım. En lezzetli yemekleri yerken bile, simidin kursağımda bıraktığı lezzeti ve tazeliği bulamadım. O susamlar ne kadar da güzel kokuyordu öyle ve içim ne büyük bir güvene kavuşmuştu o sıcak lokmaları yutarken. Annem, oyalanmadan bizi otobüse bindirdi. Yanına eski bir valizden başka bir şey almamıştı. Hoş! Zaten hepimizin tüm giysilerini toplasak anca bir çantayı doldururdu herhalde. Otobüste anneme sarılıp, 3 saatlik yolculuğumuzun bitmesini sabırla beklemeye koyuldum. Abim, mahmur hâlini gizlemeksizin nereye gittiğimizi sorduğunda uykudan sıyrılan gözlerimi irkilerek araladım. Annem, umutsuz bir halde, “Dayınlara!” diye cevap verdi. Abim tatmin olmamış olacak ki, “Bundan sonra orda mı kalacağız?” diye anneme ikinci bir soru yöneltti. Zavallı kadıncağız abime cevap veremiyordu; zira 3 çocukla o eve uzun süre sığamayacağını annem de çok iyi biliyordu. Geçen zaman onu haklı çıkarmakta gecikmemişti ne yazık ki. O soğuk gece, evinin kapısını bize açan yengem; kapısında gözü yaşlı, yüzü morluklar içinde bir kadından ve ürkek 3 çocuktan çok Azrail görmüş gibiydi. Bizi yalancıktan bir gülümseme ve sahte bir şefkatle içeri aldı. Olan biteni anlamış gibi babamın neden gelmediğini sordu. Annem de olabilecek en gerçekçi tavırla, “Artık o yok!” diyerek o yersiz soruyu kestirip attı. Yengem duyduklarından hiç de memnun olmuş gibi görünmüyordu. Dayım da oldukça ıssız bir tavır içerisindeydi doğrusu. Varlığımızdan hiç de hoşnut olmuşa benzemiyordu. Babamın hatalı davrandığından söz ediyor, bize istediğimiz kadar kalabileceğimizin teminatını vermeye çalışıyordu. Çocuk yaşımıza rağmen burada uzun süre istenmeyeceğimizi sezmiştik. Hazırlanan sofrada mahcubiyetle birbirimize bakıyorduk. Hiçbirimizde zerre kadar iştah kalmamıştı. Boğazımızdan bir lokma bile geçiremeden yatağımıza yattık. Yengem, “Hemen yarın gidecekler!” diye dayıma baskı yaparken başımı annemin göğsüne yaslamış; tüm o çirkin sözlere kulak tıkayıp annemin kokusuna ve tenine sığınmıştım. Dilimdeki çocuk tekerlemesi yine tüm o korkunç sözleri bastırarak beni şefkatin kollarında uykuya bırakmıştı. Sahi nasıldı annemin kokusu? Bilirdim… Şampuan, deodorant kokmazdı o! Sabun kokardı, lavanta sabunu… Tandır başında ekmek; en çok da buram buram fedakârlık kokardı annem! Yüreğimi korku sardığında doya doya içime çekerdim varlığını. O zaman ruhum o habis mahzenlerden kurtulur, içim kelebeklerin uçuşuna teslim olurdu sanki. Ne yazık ki o günün sabahı, içimdeki tüm kelebekler birer birer solup avcuma döküldü. Babamın ertesi gün kapıya dayanmasıyla birlikte tüm çocukluk heveslerim bir anda savrulup gitti benden uzaklara. Yengem, onu büyük bir sevinçle karşılarken; dayım mesafeli tavrını koruyup elini sıkmakla yetindi. Babamı neredeyse tanıyamıyordum. Dün gece annemi duvardan duvara vuran, saçlarından tutup yerlerde sürükleyen o gaddar adam gitmiş; pişmanlıklar içinde özür dileyen, hassas bir koca gelmişti. Gerçekten pişman olduğuna ve bir daha eskisi gibi olmayacağına inanmak istiyordum; fakat bu pişmanlıkların uzun sürmediğine defalarca şahit olmuştuk. Yengem, annemi odaya çekip yuvanın ne meşakkatlerle kurulduğunu sabırla anlatmaya başladı. Çocukları babasız büyütmenin ne kadar büyük bir günah olduğu bıkmaksızın telkin ediyor, onu ikna etmek için çırpınıp duruyordu. Kocasına itaat etmeyen kadını, Allah dâhi affetmezmiş. Çocuk aklımla o zaman bile sorgulamıştım bu sözleri. Kocasına itaat etmeyen kadını affetmezse; acaba çocuklarını ve karısını döven adamları Allah affeder miydi? Bu konuşmaların ve iknaların annemi etkilemesinden ölesiye korkuyordum. İçimden geri dönmek gelmiyordu. Kaderin babamın eliyle bana yaşatacaklarını bilmişim gibi için için yanıp kavrulmaktan kurtulamıyordum. Annem için geri dönme kararı çok zor olmuştu. Ne yazık ki yengemin gitmesi için yaptığı baskılara dayanamamış ve sonunda umutsuzca “Peki!” deyivermişti. Babam, birkaç gün daha nezih tavırlarını devam ettirdi; fakat varlığımıza alışınca bu sefer eskisinden de beter oldu. Kendimize yeni bir ev bulana kadar da olsa sığamamıştık dayımın evine. Başlarına kalırız diye korkmuşlardı besbelli. Aaaah ah! dedim içimden. Keşke hemen büyüsem! Kurtarsam annemi bu adamdan! O zamanlar en büyük suçu çocukluğuma buluyordum. Güçlü olsaydım, param olsaydı dayanır mıydık hiç ona? Dayanmazdık… Bırakır giderdik herhalde. Elbette bırakıp gitmenin bu kadar kolay olamadığını hayat yıllar sonra bana bir kez daha hatırlatacaktı ve ben umutsuzluk denizinde boğulurken bile başımı dimdik tutmaktan asla vazgeçmeyecektim. Biz merhametinin masumane çehresinden mahrumken, elbette babamın evimizde sevdiği birileri de yok değildi. Abim… En çok onu severdi babam. Belki de sadece onu… Sofrada bile dizini dizine dayar, etin en iyisini onun önüne koyar, ekmeği bölüp bir tek ona uzatırdı. Sadece bu kadar da değil! Tencerede hep onun sevdiği yiyecekler pişerdi bizim evde. En iyi mağazalardan poşet poşet giysiler alınırdı abime. Babam işten eve döndüğünde sadece ona selam verir; bayramlarda da ilk ona elini öptürürdü. Neden mi? Çünkü o erkekti; bizlerse kızdık. Daha yolun başında 1-0 yenik başlamıştık hayata. Ya da başladığımızı sanmamız için ellerinden geleni yapmışlardı. Kız olmak neden bu kadar kötü diye çok düşündüm; ama bir türlü anlam veremedim bu çelişkili, sevimsiz duruma. Evde her işe biz koşardık. Yemeğini biz hazırlar, çamaşırlarını da biz yıkardık. Ne yazık ki tüm bunlar bir görev olarak görülür, haklarımız ve ihtiyaçlarımız görmezden gelinirdi. Abimse bizim yaptığımız hiçbir şeyi yapmaz, akşama kadar sokaklarda top koşturup dururdu. Babam onu öyle kusursuz görürdü ki, içinde bulunduğumuz zavallı rol paylaşımının farkına bile varmazdı. En küçük erkek kardeşim zatürreden ölünce evdeki tek oğlan ayrı bir kıymete binmişti tabi. O yıllarda abimi kıskanmaktan kendimi alamıyordum. Kim bilir babam tarafından sevilmek ne güzeldi. Arkadaşım Melek, bana hep babasıyla oynadığı oyunları, tuttuğu balıkları anlatır durur. O babasının kendisine aldığı hediyeleri hevesle gösterirken, kendi babamı düşünmekten kurtulamazdım. Babam bunların hiçbirini yapmamıştı. İkimiz de kızdık! Onun da erkek kardeşi vardı benim gibi. Neden bu kadar farklı hayatları yaşıyorduk sanki! Ne çok kıskanıyordum onu. Belli etmeden ne çok imreniyordum. *** Rüyalar... Bana azap kapılarını açan o siyah rüyalar, uykularımı kaçırıyordu. En kara vicdanlar, en suçlu yürekler bile başını yastığa koyunca huzurla uyuyabilirken bana bir şeyler olmuştu nedense? Uyuyamıyordum! Ne zaman uykuya dalsam korkunç rüyalar peşimi bırakmıyor; birkaç damla uykuyu bana ziyan ediyordu. Yine bir gece mahşerî bir kâbusun koynunda sabahlayacağımı bile bile uykuya teslim oldum. Karanlık bir ormanda beyaz bir elbiseyle koşuyordum. Uzun sarı saçlarım, esen hoyrat rüzgârın da etkisiyle yüzümü sarıp sarmalarken soğuğun bacaklarımı titrettiğini, tenimde kesik bir yangı oluşturduğunu hissettim. Ayazın uğultusu, serçe gibi titreyen yüreğimi daha büyük bir dağdağaya sürüklemişti. Güneşin kollarına aldığı bu yeşil güzellikler, gecenin koynunda bir canavar hüviyetine bürünmüştü sanki. Koştum… Peşimden koşan siyah giysili, karanlık adamlardan kaçma umuduyla delicesine koştum. Ayaklarıma batan o sert taş ve cam kırıkları umurumda bile değildi. Kaçmak istiyordum. Ormanın çığlık dolu haykırışları yüreğimi talan ederken, düşündüğüm tek şey güvende olacağım bir bucak bulabilmekti. Kucağımdaki kundağa ürkek gözlerle baktım. Ay yüzlü, masum bir bebek vardı orda. Tam da tüm umutlarımın tükendiği yerde; canıma can, damarlarıma kan olmuştu adeta. Sarıldım... Dudaklarımı küçük yüzünde, sevimli yanaklarında gezdirdim. Bebeğim… Belli belirsiz bir gülümseme masum yüzünde peyda olurken, kulakları sağır edercesine korkunç bir kişneme sesi duyuldu. Geliyorlardı. Beni yakalamak, bizi ayırmak için geliyorlardı. Ayaklarım yeniden ormanın derinliklerine doğru koşmaya ve beni umuda çaresizce sürüklemeye başladı. Korku, tüm haşmetiyle zavallı bir bebeğin yüreğini tırmalarken, bileklerime ilişen iki prangayla sendeledim. Bebek çığlıkları tüm ormanda yeniden yankılanmaya başlamıştı. Onu sevgiyle yüreğime bastırıp sakinleştirmeye çalıştım. Susmuyordu. İçinde bulunduğumuz dalgalı gecenin korkunç isyanlarını minik kalbi derin bir şekilde hissediyordu belli ki. Çaresizce fısıldadım. “Sus! Ne olur sus! Bulacaklar bizi!” Duymayacaktı, susmayacaktı. Kalkmaya çalıştım. Devam etmek zorundaydım. Olmuyordu. Koşmak için zoraki birkaç adım attığımda sert bir şekilde yere kapaklandım. Yağmur yüzüme ve bedenime kara bir dul gibi küstah gözyaşlarını akıtırken dizlerimde en ufak bir mecalin kalmadığını fark ettim. Bembeyaz elbisem, çamurun makûs rengine boyanmış ve yağmurun da etkisiyle üzerime yapışmıştı. Simsiyah bir at ve siyah peçeli korkunç bir adam... Atının üzerinde, dimdik olan duruşunu bozmaksızın bana bakıyordu. Titreyen dudaklarım ve soğuktan dolu dolu olmuş mavi gözlerim dehşetle irkildi. Artık ne kaçacak bir yerim ne de sığınabileceğim şefkatli bir sinem vardı. Giysilerim ve bedenim perişanlığın tablosu gibiyken yüzümü dehşetle kundağa gömdüm ve korumaya çalıştığım o masum bebeğe çaresizce sığındım. Atının eyerine var gücüyle sımsıkı asıldı. At, korkunç bir çığlık atarak şaha kalkarken dehşete düşmüş bir şekilde yüzü koyun yere kapaklandım. Yüreğim korkunun esaretinde pareleniyordu ve sesim ayazdan çıkmaz olmuştu. Korku hiç bu kadar çirkinleştirmemişti beni. Başımı kaldırdığımda bütün cesaretimi toplayıp gözlerimi gözlerinde gezdirdim. Simsiyahtılar. Ve ben o gözlerde cehennemi görmüştüm. Bir kez daha eyerlere asıldı ve atın korkunç çığlığı bir kez daha beni gecenin koynuna hapsetti. Titreyen ellerimi o bembeyaz kundağa son kez sardım. Şimdi onu göğsüme çok daha büyük bir hassasiyet ve korkuyla bastırıyordum. Ayağa kalktım ve kurtulabilirmişim gibi karanlık, korkulu, siyah gözlerden kaçmaya çalıştım. Etraf çakan şimşeklerin parıldamaları ile aydınlandı. Artık boydan boya uzandığım o yerden kalkacak dermanım ve ciğerlerimde haykıracak nefesim bile kalmamıştı. Bebek çığlıklar atarak ormanı yasa boğarken bir çift elin ona uzandığını fark ettim. Engellemeye çalıştıkça bileklerime inen zincirler beni daha da zayıf bırakıyordu. “Bebeğim!” Çamur içinde kalmış ellerimi hâlâ berraklığını koruyan kundağa uzattım. Beyaz parmaklarım asla ona dokunamayacaktı ve ben onu bir daha asla sineme saramayacaktım. O peçeli, karanlık yüz etrafımda büyük bir çember çizerken gözyaşlarım yağmura karıştı. Benden iki metre kadar uzaktaydı. Atının üzerinde dimdik, yalçın bir kaya gibi duruyordu. Yeniden medet umar gibi ellerimi uzattım. Elleri, damlayan kanlara inat benden kopardığı masum emanete sımsıkı kenetlenmişti. İnledim… Yorgun ve cılız sesim son kez haykırıyordu. “Ne olur onu bana ver! Bebeğim!” Duymuyordu. Duymayacaktı. O siyah atlar benden uzaklaşırken ellerim güçsüz bir şekilde çamura tutundu. Avuçlarımın arasında sıktığım o killi, yumuşak yapı bu dehşet yuvasında elimde kalan tek şey olmuştu. “Bebeğiiiiiiiiiiim!” Bu son haykırış beni yatağımdan kan ter içinde sıçrattı. Gözlerim ıstırabın her rengine boyanmıştı sanki. Perçemlerim, alnımın kenarında nefesimin meltemiyle titrerken, başucumdaki su bardağına uzandım. Dudaklarımdan damlayan su damlalarına aldırmadan, kana kana içtim. İçimdeki yangın, bu haziran gecesinde hiç olmadığı kadar yürek tırmalıyordu. Nefes alamadığımı hissettim. Oysa her şey sadece bir rüyaydı ve uyanmıştım artık. Korkmam yersizdi. Elimi terden sırılsıklam olmuş alnımda gezdirdim. Saçlarımı geriye atıp derin bir nefes aldım. Ne olmuştu bana böyle? Neden bu kâbuslarım bir türlü bitmek bilmiyordu? Evet… Evimizde belli başlı huzursuzluklar çıkıyordu ama buna çoktan alışmıştım. Böylesi bir kâbusu bilinçaltıyla açıklamak oldukça yersiz ve boştu benim için. Her şey öyle gerçekti ki… Evlat acısını yüreğimin en derinlerinde kanayarak hissetmiştim. Anne olmayı bilmeyen biri, nasıl böylesine acı ve hasret çekerdi; ben de bilmiyordum. Bildiğim tek şey içimde derin bir acının oluştuğu ve büyük bir fırtınanın kapımda nöbet tuttuğuydu. Biraz olsun soluklanabilmek için pencereyi açtım. Temiz havayı ciğerlerime doya doya çektim. Sakinleşmek zorundaydım. Her şey iyi olacak diyerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. Yarın yeni bir gün doğacaktı ve her şey olağan akışına devam edecekti. Bir bebeğim yoktu. Bu sebeple endişe etmemi gerektirecek bir durum söz konusu bile değildi. Rahatlamalıydım. Keşke diye sayıkladım. Keşke ablamın yatmadan önce rahat uyumam için getirdiği papatya çayını içmiş olsaydım. O zaman belki biraz daha huzurlu uyuyabilirdim. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE