AŞKA DAVET 3

3476 Kelimeler
İnsanın kaderinden kaçması pek mümkün olmuyordu ne yazık ki? Ben ondan kaçtıkça hayat Mehmet’i inadına benim kucağıma bırakıyor gibiydi. Sadece beş gün sonra kısa boylu, çilli, turuncu kafalı bir çocuğu da yanına alıp okulumuza geldi. Burası 3 katlı eski bir binaydı. Yeşil, büyükçe bir bahçeye sahipti. Mehmet’in gelinin şaşkınlığıyla oldukça sarsılmıştım. Sürekli etrafa bakınıp duruyordu. Beni aradığından nerdeyse emindim. Görmemesi için sınıf kapısının arkasına saklandım. Kalbim deli gibi çarparken kulağımı kapıya dayamış, ne konuştuklarını duymaya çalışıyordum. Adının Nuri olduğunu öğrendiğim kızıl saçlı çocuğa esefle, “Acaba nerelerde?” diye sordu. Nuri çirkin sayılabilecek bir çocuktu; ama insanları kendine çeken sempatik bir yanı da yok değildi. “Senin buraya gelmek için ustaya niye bu kadar dil döktüğün anlaşıldı. O maviş gözlü kalp ağrın bu okulda değil mi?” Mehmet endişeli bir ses tonuyla, “Ne alakası var, işimizi yapmak için geldik; başka bir derdimiz yok!” diyerek hiç de inandırıcı olmayan bir bahane sıraladı. “Tabi tabi… Eminim öyledir!” Onun da bana karşı boş olmadığını biliyordum zaten. Gözlerine her baktığımda onun o ürkek duygularını yüreğimde hissedebiliyordum. Kapının arkasından çıkıp diğer girişe yöneldim. Orada kendilerini dinlediğimi fark etmelerini istemiyordum; ama deli dolu olan kalp atışlarımı dizginlemek hiç de kolay değildi. Yanaklarımın kızarmadığını düşünmek ise şu an ancak bir ütopik bir heves olabilirdi. Derin bir nefes alıp ona doğru usul adımlarla yürümeye başladım. Sonunda gözlerimiz buluşmuştu. Beni görünce yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi. Eli ayağı birbirine dolaşıyor, malzemeleri oraya buraya çekiştirip nereye koyacağını şaşırıyordu. Biz böyle kararsız edalarla şaşkın şaşkın dolaşırken okul müdürü odadan çıktı. Beklediğini bulmuş bir edayla Mehmet ve Nuri’ye yöneldi. “İş için gelenler sizler misiniz gençler?” “Evet Müdür Bey.’’ “Tamam, hoş geldiniz. Ben Ziya Göknur, bu okulun müdürüyüm. Sizi buraya bazı tamir ve boya işleri için çağırdım.” Beni fark etmesini istemiyordum. Bu yüzden arkamı umursamaz bir şekilde döndüm. O ise varlığımdan habersiz konuşacaklarını ardı ardına sıralamaya başladı. “Okulumuz oldukça eski, bu yüzden sürekli tamir ve yenilemeye ihtiyaç duyuyor. Ne yazık ki bu tamiratlar için bütçemiz oldukça kısıtlı.” Müdür, tam okulun sorunlarından ve bütçesinden yakınmaya başlayacaktı ki Mehmet lafı ağzına tıkayıp, “Biz ne gerekirse yaparız Müdür Bey! Siz zaten ustayla ücreti konuşmuştunuz.” diye kestirip attı. Müdür, Mehmet’e kaş altından sert bir şekilde baktı. “Tamam o halde!” dedi memnuniyetsizliğini gizlemeksizin. “İşlerinizi çok dikkat çekmeden ve ortalığı dağıtmadan yaparsınız!” Son sözleri Mehmet’i germişti. Haklıydı da… Herkes kendi işine bakmalıydı. Sonuçta ortalığın dağılması bunca iş arasında oldukça normal sayılabilecek bir durumdu. Bunu dillendirmek ise son derece yersizdi. Müdür Bey, bazen karşısındaki herkesi öğrencisi sanıyor; üstten, emreder tarzda olan o sevimsiz üslûbuyla insanların gururunu incitmeden duramıyordu. İdarecilerin en büyük sorunu da buydu galiba. Ast-üst durumundan sıyrılamamak ve bu yüzden ilişkilerini alaşağı edip, insanları kendinden uzaklaştırmak… Müdür sözlerimi duymuş gibi benden tarafa yöneldi. Bense ilk defa görüyormuşçasına duvarlardaki padişah resimlerini inceliyordum. Daha doğrusu inceliyormuş gibi yapıyordum. Hemen bana doğru bir el işareti yaptı. Bu hareketi üstüme alınmıştım. Anlık o tarafa yönelsem de bakışların hedefindeki ben değildim ne yazık ki. Hareket yanımdan geçmekte olan Merve’ye hitaben yapılmıştı. Aynı otoriter duruşunu bozmadan, “Kızım, bu beyleri bilgisayar sınıfına götür ve arızalı bilgisayarları göster. Hademeye söyle aşağıda boya malzemeleri var. Bilgisayar sınıfını ve koridoru boydan boya seçtiğimiz renklerle boyayacaklar. Ekstra bir şeye ihtiyacınız olursa bana haber verebilirsiniz. Odam koridorun sonundaki ikinci oda.” “Tamam, teşekkür ederiz.” Mehmet, yanlarına yaklaşamıyor oluşuma bayağı bozulmuştu. Müdürün yanında bana kaçamak bakışlar atıyor, bir an önce uzaklaşması için kafa sallayıp ne derse onaylıyordu. Ondaki bu tuhaflığı Müdür Bey de sezmişti sanki. Her ne kadar o tarafla ilgilenmiyor gibi gözüküp başka yöne döndüysem de aramızdaki bu elektriği fark etmiş gibi bir hâli vardı. O an en son istediğim şey müdürün yanıma gelip bana onlarla ilgili bir şeyler sormasıydı. Alelacele hemen yakınımdaki kız grubuna yaklaştım. Onlara bu haftaki edebiyat ödeviyle ilgili sorular sormaya başladım. Bir anda yanlarına gelmemle kızlar şoka uğramıştı. Beni süzüp sorularıma baştan savma cevaplar verdiler. Konuşmamız biter bitmez arkamı döndüm; fakat ne Müdür Bey ne de Mehmet ortalıkta gözükmüyordu. Hızlı adımlarla koridorda yürümeye başladım. Sola döndüğümde önde Merve, arkada Mehmet ve Nuri bilgisayar odasına doğru yürüyorlardı. Ah bu müdür! Onca erkek öğrenci varken neden bu yapışkan kızı Mehmet’le göndermişti sanki? Kıskançlıktan içimi kurtların kemirdiğini hissedebiliyordum. Delicesine çırpınan hercai duygularım yine rotasını şaşırmış, beni bitmek bilmez kaoslarımın birine daha sürüklemeye başlamıştı. Bir an bile düşünmeden peşlerine düştüm. Merve, sürekli cilveli bir edayla Mehmet’e kırıtıyor; o da zoraki bir tebessümle bir sağa bir sola bakıp duruyordu. Sonunda odaya girdiler; adımlarımı hızlandırıp kapı aralığından içeri süzüldüm. Selam vermeye bile gerek duymadan bilgisayar masalarından birine oturdum. Oldukça yavaş olan, en ufak bir işlem için bile dakikalarca beklemeyi gerektiren bu bilgisayarlar, odada zaman kazanmak için son derece iyi bir fırsattı. Onları arkama dönmeden bilgisayar ekranından takip ediyordum. Merve, sonunda dayanamayıp sessizliğini bozdu. Mehmet’in içine düşecekmiş gibi bir hâli vardı. Her an kıskançlıktan üzerine yürüyüp saçlarını elime dolayabilirdim. “Sizi daha önce de okulda gördüğümü hatırlıyorum. Geçen seneydi sanırım, değil mi?” “Evet, öyleydi.” Mehmet’in bu kızı kâle alıp cevap vermesi fena halde canımı sıkıyordu. “Duvarlar tek kelime ile harikaydı. Yaptığınız işten hepimiz çok memnun kaldık.” Mehmet, bu iltifattan hoşlanmadığını hissettirecek tarzda derin bir nefes aldı. Elleri bilgisayar parçalarında dolaşırken, “Öyle mi, ne güzel!” dedi. Sesindeki kinayeden hoşlansam da içimde kopan deli rüzgârlara engel olamıyordum. “Bu sefer hangi renge boyayacaksınız?” dedi işgüzarlığı boynuna katre katre dolarken. Mehmet de bu kızın aptalca konuşmalarından oldukça sıkılmış olmalıydı. Bıkkın; ama nezaketi elden bırakmayan bir tavırla, “Müdür Bey, hangi boyaları hazırladıysa o renge.” diye karşılık verdi. Oldukça sabırsızdım. Galiba engel olamayacaktım kendime. Hayır dedim. Saçmalama… Bırak bari bu sefer karışmasın ortalık. Hâkim olmalıydım kendime ve onları düşünmemeliydim. Bugün saçlarımı at kuyruğu yapmalıydım diye geçirdim içimden. Hatta daha koyu bir ruj sürmeliydim. Olmuyordu. Ne yaparsam yapayım, bir türlü zihnim şu an ki duygularımdan soyutlanmıyordu. Kendimi oturduğum masada delirmiş gibi hissediyordum. Merve bozulmuştu; fakat bozuntuya vermeden sürekli saçlarını geri itiyor, yer yer uçlarını dudaklarına götürüp anlaşılması güç bir şekilde Mehmet’e kur yapıyordu. Mehmet, masada oturanın ben olduğumu çoktan anlamış olmalıydı; yüzünün kızardığını, alt dudağını ısırmaya başladığını görebiliyordum. Öfkeyle bilgisayar kasasındaki açma düğmesine basmaya başladım; çünkü o aptal bilgisayar bir türlü açılmak nedir bilmiyordu. Ortamın sıkıcılığından dudaklarımdan belli belirsiz “Öf!” sesleri duyulmaya başladı. Merve, sanki Mehmet kendisini kibarca terslememiş gibi şansını zorlamaya devam ediyordu. “Müdür Bey zevkli bir adam. Eminim güzel renkler seçmiştir.” Usulca Mehmet’e karşı cüretkâr bir adım attı. Titreyen yanaklarım ve birbirine bastırmaktan kanın hücumuna uğramış olan dudaklarımla patlamaya hazır bir volkandan farksızdım. Mehmet, duvara dönerek ısrarla bu kızı görmezden gelmeye çalışıyordu. Bıkkınlığını ve sıkılganlığını yersiz nefes alıp vermeleriyle belli etmeye çalışması beni memnun etmemiş; hatta daha da delirtmişti. Nasıl bu nazik tavırlarına devam ettiğini anlayamıyordum. Merve, onun önüne geçerek kendisini duvara hapsetti. Hemen karşısında durmuş ve burun buruna sayılabilecek temasının tadını çıkarıyordu. “Benim en favori rengim kırmızı.” dedi sesini bir fısıltıya dönüştürürken. “Aşkın rengi…” Acaba şu an Merve, küstahça onu öpmeye kalksa ne yapardı? Onu itip yaptığına pişman edecek cesareti ve iradeyi kendinde bulabilir miydi? Erkek milleti işte dedim. Tadını çıkarmak dururken neden yapsın ki böyle bir şeyi? Hem olası bir baskında vereceği cevap da oldukça basitti. Zorla öptü! Sonuçta kaçacak bir yer yoksa tadını çıkarmak mübah sayılırdı böylesi bir durumda. En azından çoğunun böyle düşündüğünden emindim. Merve, gıcık olduğu kadar güzel de bir kızdı maalesef. Etrafındaki erkeklerin ilgisine şaşırmazdım bu yüzden. Benden çekinip kaçanlar, fukara sümüğü gibi ona yapışmakta bir an bile tereddüt etmezdi. O da bu cazibesinin farkında olacak ki her fırsatta tavırlarıyla Mehmet’i etkilemeye çalışmaktan geri durmuyordu. Mehmet, bu yakınlığa daha fazla dayanamayarak keskin bir dönüşle kendini ondan uzaklaştırdı. Öfkelendiğini tahmin edebiliyordum. Orada bu durumdan haz alan sadece iki kişi vardı. Merve ve Nuri… Olanları keyifle takip etmekten geri durmayan Nuri, çarpık çurpuk olan sarı dişlerini göstererek sesli olarak gülmeye başladı. İş için geldiği bu kalabalık, sıkıcı yerde; üçgen bir aşkın hipotenüsü olmak onun için oldukça enteresan bir durumdu. İkimizin de bu girişimler karşısında sinirleri bozulmuştu. Mehmet’in gerginliği her hâlinden hissediliyordu. Üst ön dişlerini sertçe dudaklarına bastırdı ve alaycı bir edayla, “Kırmızı duvarlar… Tabi çok yerinde bir tercihmiş gerçekten.” diyerek iğreti bir bakış attı. Ben oturduğum yerde öfkeden kuduruyordum. Ders zili çoktan çalmıştı; fakat ne ben ne de Merve o zile kulak asıp derse girecek kafada değildik. Mehmet de bu gereksiz diyaloglardan sıkılmış olacak ki konuyu değiştirip malzemelerin nerede olduğunu sordu. Merve, “Hemen hademeyi çağırayım!” diyerek odadan çıktı. Nuri, şapşallaşmış bir halde bir yandan kaşıyla gözüyle Merve’yi işaret edip bir yandan da bıyık altından gülmeye devam ediyordu. “Bu kız sana hasta; bak demedi deme!” Mehmet’e benim hiç de hoşuma gitmeyecek tarzda bir meşale yakmıştı. Mehmet ise, “Sen işine baksana!” diyerek onu terslemekte gecikmedi. Gözleri tekrar bulunduğum masaya odaklandı. Bana doğru birkaç adım atmıştı ki Merve yine tüm büyüyü bozup soluk soluğa içeri girdi. “Hademe hastalanmış; bugün gelmeyecekmiş.” Mehmet, ilgisizce arkasını döndü ve bilgisayarın arızalı parçalarını paketleyip getirdiği kutuya yerleştirdi. Nuri ise cebinden çıkardığı çikolatayı yemeye koyulmuş; Mehmet’i ve Merve’yi imalı imalı süzüp pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Merve, bu sessizlikten güç alarak, aynı lakayt tavırlarla boyaları getirmeleri konusunda ona yardım edebileceğini söyledi. Mehmet, bir süre daha sessiz kaldı. Sonra Nuri’ye dönüp, “Şu boyaları alalım da işimizi bir an önce bitirelim!” dedi. Bilgisayar odasından çıkıp depoya doğru yürümeye başladılar. Nuri ise masaları geriye doğru çekip üzerini örtmeye girişti. Onların yalnız olduğunu düşündükçe kan beynime sıçrıyordu. Daha fazla dayanamadım, hızla ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Ben çıkmak için hazırlanırken onlar da tekrar bilgisayar odasına doğru yürümeye başlamışlardı. Bakışlarımı odanın zeminine dikmiş öfkeli ve kırgın bir ifadeyle yerdeki mermerleri incelemeye koyulmuştum. Mehmet, olanlardan oldukça mahcup olmuştu. Gözlerini öfkeden kıpkırmızı olmuş gözlerime dikti. “Nazar Hanım demek siz…” Yüzüne söylemek istediğim onlarca söz vardı; fakat kalbim o kadar incinmişti ki bunların hiçbirini söylememe izin vermiyordu. Merve ise durumu anlamış gibi sinsi bakışlarla benim odayı terk etmemi bekliyordu. Beni kıskandığını biliyordum. Bakışları ve laf sokmaları bunun en önemli deliliydi. Merve’nin imalı gülüşü karşısında soğukkanlılığımı korumayı başardım. Tek bir kıvılcım bile beni onu paramparça etmeye sevk edebilirdi. Bende bir hareket göremeyince üzerine hiç vazife olmadığı halde boya helkelerinin kapağını açmaya koyuldu. Mehmet, tüm öfkesini ona yöneltmemek için adeta sabrının sınırlarını zorluyordu. Bunu ters bakışlarından ve hırslı solumalarından anlamamak imkânsızdı. Beni bırakıp ona yöneldi, Merve’nin elinden sert bir şekilde helkeyi çekip aldı. “Bu bizim işimiz hanımefendi, daha fazla yardım etmenize gerek yok!” Merve bozulmuştu; ama ısrarla helkenin kulpunu tutmaya devam ediyordu. Bu hareketleriyle bizi yalnız bırakmamaya yeminli gibiydi. Mehmet, hiddetle helkenin kulpuna yapıştı ve çekiştirmeye başladı. Ellerinin o kulpta birbirine yapıştığını görmemek imkansızdı. Bu hareketleri sabrımı taşıran son damla oldu. Hızla helkenin diğer ucuna yapışıp var gücümle çekerek boya helkesini Merve’nin başından aşağıya boşalttım. Siyah saçları, yüzü ve okul kıyafetleri turkuaz rengi boyaya bulanmıştı. Bu haliyle tıpkı bir palyaçoya benziyordu. Yüzüm bu komik duruma rağmen asık duruşundan ve gerginliğinden hiç taviz vermedi. Nuri ise benim aksime tüm okulu inleten coşkulu bir kahkaha patlattı. Genç kız, hiç düşünmeden ağlayarak odayı terk etti. Mehmet alt dudaklarını ısırıp gülmemek için kendini zor tutuyordu. O çıkınca kendini toparlayıp ciddileşti. O da en az Merve kadar mahcup olmuştu. Şefkat dolu bir edayla bana baktı. Tek bir söz dahi söylemeden oradan koşar adımlarla uzaklaştım. Arkamdan, “Nazar!” diye haykırdı. Ayaklarım zemini tepelerken onun da peşimden geldiğini fark ettim. Etrafımızdaki tüm gözler bize odaklanmıştı ve maalesef okulun maskarası olmaktan kurtulamamıştık. Öğretmenler bile şaşkınlıkla olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Bu anın hiç bitmeyeceğini düşündüm. Yarın hiçbir şey olmamış gibi o okula nasıl dönecektim? Nöbetçinin dur ihtarına uymaksızın can havliyle koşarak okuldan çıktım. Ayaklarım beni doğruca koruluğa götürdü. Sanırım onlarda alışmıştı benim hüzünlü sığınağıma. Mehmet, hâlâ peşimden koşuyor; arkamdan “Dur!” diye ihtarlarda bulunuyordu. Onu asla dinlemeyecektim ve bir daha hiçbir şekilde yüzümü görmesine izin vermeyecektim. Gözlerimin önünde bir başka kızla flörtleşmek ne demek görmeliydi. Yaptıklarının karşılığını alıp, fütursuzluğunun bedelini sevgimi kaybederek ödeyecekti. Soluk soluğa köşe bucak kaçarken arkama bile bakmıyordum. Mehmet ise büyük bir çeviklikle çoktan bana yetişmiş ve uzatmaları oynayan çırpınışlarımı birkaç adımda durdurmuştu. Bir anda güçlü bir çift elin beni durdurup kendine çevirdiğini hissettim. Artık kaçış bitmişti ve ben gözlerimden akan yaşlara engel olamayarak en hassas hâlimle yine onun gözlerinde kaybolmuştum. Durmayacaktım. Bu zavallı yaşların, avcının elinde tutuk bir kuklaya dönüşmüş olan yüreğimin beni zayıflatmasına asla izin veremezdim. Hemen kendimi toparlayıp ona okkalı bir tokat savurdum. Dudaklarım birbirine kenetlenmiş bir şekilde, kin dolu bakışlarımı onun üzerinde gezdiriyordum. Gururu incinmişti; yanaklarıysa kızgın demirle dağlanmış gibi alev alev yanıyordu sanki. Kollarıma sımsıkı yapışmış olan ellerini çözdü. Bana bir tokatla karşılık vereceğini düşünüp ani bir hareketle yüzümü ellerimin arasına alıp korumaya çalıştım. Ama o buna yeltenmemişti bile. Serbest kalınca kollarımın ne kadar sert bir şekilde tutulduğunun farkına vardım. Damarlarım her an patlayacakmış gibi zonkluyordu. Küskün bir çocuk gibi bana arkasını dönüp hemen önündeki ağaca yaslandı. Kollarını birbirine bağlayıp yere çömeldi. Omzu ağacın şefkatiyle kucaklaşırken; o sanki ben yanında yokmuşum gibi umarsızca kırgın kırgın uzaklara bakıyordu. Mehmet’i böyle görünce attığım tokattan pişmanlık duymaya başladım; ama bunu ona söylemeye bile cesaretim yoktu ne yazık ki. Kayıtsızca karşısına geçip oturdum. Pişmanlığımı anlamış gibi bana hassas bir bakış attı. Yüzündeki öfkenin ve kırgınlığın biraz olsun azaldığını fark edebiliyordum. Dudaklarını küskünce büküp, yaralı bakışlarını üzerimde gezdirdi. Her yer sonbaharda tutunamayıp dalından kopan yapraklarla doluydu. Ve biz bu güzel manzaraya yakışamayacak kadar yaralı bir şekilde kıvranıp duruyorduk. Bana en ufak bir şey sormasını istemiyordum. Sormak en doğal hakkıydı elbette; fakat verecek bir cevabımın olmaması bu sorgu sual hakkını elinden almam için yetiyordu ne yazık ki. Çocuksu hırçınlığımın ahkam kesmekteki mahirliği, onu sindirmem için kapı aralamakta gecikmezdi ne de olsa! Ne kadar da bencildim… Hiçbir şeyi olmadığım halde onu kıskanmış ve sanki hakkım varmış gibi bir de cezalandırmanın hevesine düşmüştüm. Neydim ki ben onun hayatında? Kimdim? Neyime güveniyordum onu böyle yıpratırken? Kalkıp şu an bana okkalı bir tokat patlatsa ya da ağza alınmayacak küfürler etse hakkı değil miydi? Hiçbir şeyi anlayıp dinlemeden eserekli Nazar olup çıkmıştım işte! Cesaretini toplayıp, yan bir bakış atarak gözlerini gözlerime dikti. “Neden o kızın üzerine boya helkesini boşalttın?” Yüzündeki o imalı gülüşü fark etmiştim; gururu elden bırakmaksızın cevap verdim. “Çünkü ondan hoşlanmıyorum.” “Sadece bu yüzden mi?” diyerek hilal kaşlarını kırış kırış olmuş alnına doğru kaldırdı. Severdim küstahlaşmayı ve bu konuda herkesle ölümüne kapışmaktan çekinmezdim. “Tabi ki!” Hıh! deyip küçümseyen gözlerle ona üstten üstten baktım. Kızmasını beklerken aksi gibi dudakları heyecanla aralandı ve dişleri yeniden pırıldamaya başladı. “Yoksa seninle ilgisi olduğuna dair bir fikre mi kapıldın?” İçimdeki son cephaneyi de patlatırcasına meydan okumuştum. “Ben öyle bir şey demedim; bunu sen söyledin!” dedi istifini bozmadan. Benim gibi rol yapmıyordu; her şeyiyle gerçekti o. Tepkileri gerçek, bakışları, duruşu hiç olmadığı kadar duruydu yanımda. Kendini güçlü göstermeye çalışmıyordu. Ya da hırçınlaşarak zayıflığını inkâr etmiyordu benim gibi. Üzülecekse üzülüyordu; gözleri dolacaksa doluyordu. “Yok ben erkeğim ağlamam!” diyerek omurgasız beylik sözlerin arkasına sığınmıyordu mesela. “Sen ve hayallerin… Komiksiniz(!)” dedim aşağılamamın dozajını arttırarak. Küskün küskün bakmıyordu artık. Tam tersine sevimli bir mutluluk dalgası tüm yüzüne yayılmıştı ve tebessümüyle bende küçük ukdeler bırakıyordu. “Senin kadar değil!” diye ekledi. İmalı sözleri canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Neyim oluyordu sanki? Sevgilim, eşim, nişanlım… Hiçbir şeyim değildi. Zorlama bir tabirle de olsa en fazla arkadaşım diyebilirdim ona. Bu sahiplenişe ben de anlam veremiyordum; ama yanında başka bir kızın olması ihtimali bile beni delirtmeye yetiyordu. Sessizlikten sıkılmıştı, yüzüme bakıp yine o şiirin kıtalarından okumaya başladı. “Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa, Henüz dinlemedin benden türküler, Benim aşkım uymaz öyle her saza, En güzel şarkıyı bir kurşun söyler. Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.” Başımı kaldırıp tekrar yüzüne baktım. Biraz önceki ıssızlığının yerini çoktan bir sevinç dalgası almıştı. “Mona Rosa!” diye sayıkladım. Biliyordum bu bir aşk itirafından başka bir şey değildi; ama beni ona yakınlaşmaktan alıkoyan bu karanlık duygulara neden engel olamıyordum? Evet, seviyordum! Peki neden yaklaşamıyordum? Biraz düşününce bunun asıl sebebinin çocukluk travmalarım olduğunu anladım. Onun babamlaşmasından korkuyordum. Baba sevgisi görmemiş, itilmiş, kakılmış kızların en korkunç canavarı babasıdır. Evimizi düşündüm. Akşamları ne kadar da sessiz olurdu bizim ev… Kimse konuşmaz, gülmez, eğlenmez… Sanki hep bir yitiğin acısını yaşardı yüreklerimiz. Babam akşamları bir elinde tespih, bir elinde ince belli çay bardağı o hiç bitmek bilmeyen spor programlarını, futbol maçlarını izlerdi. Karne günü büyük bir hevesle karnemi anneme gösterirdim. Babamsa aynı ilgisiz tavırla karnemi sormayı aklının ucundan dahi geçirmezdi. Babamın o günün karne günü olduğunu bildiğini bile zannetmiyordum doğrusu. Ne zordu sevgisiz ama sevgiye susamış bir insan olarak yaşamak. Tekrar konuşmaya başlayınca tüm düşüncelerimden sıyrılıp yeniden ona odaklandım. Susmalıydı… Susmalıydı işte! Hakkı yoktu beni serkeş, deli bir rüzgâra teslim etmeye. Ve ben asla onu sevmeyecektim yanacağımı bile bile. “Zambaklar en ıssız yerlerde açar. Ve vardır her vahşi çiçekte gurur Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr Işıksız ruhumu sallar da durur. Zambaklar en ıssız yerlerde açar.” Ne kadar da güzel okuyordu şiiri. Duyduğum en güzel sözleri, en güzel gözlere sahip insandan dinliyordum ve utançtan kızaran yüzümü ona çevirmeye bile cesaret edemiyordum. Cesaretimi toplayıp tekrar gözlerine odaklandım ve o gözlerde gördüğüm tek şey aşk ve sadakatti. “Eğer bugün seni okulda görebilseydim; bir şey vermek istiyordum.” “Nedir o?” dedim kayıtsızlığımı korumaya çalışarak. Cebinden bir kutu çıkardı. Kutuyu titreyen ellerine aldırış etmeksizin büyük bir özenle açtı. İçinde birkaç gül yaprağıyla birlikte kalp şeklinde çok özel bir kolye vardı. Bir kenarı küçük taşlarla bezenmiş olan kolyenin içinde bulunan beyaz bir gül tomurcuğu dallarıyla kalbin uç kısmına kadar zarafetle iniyordu. Heyecanla gülümsedi ve kolyeyi beğenip beğenmediğimi sordu. Öyle çok beğenmiştim ki hayatımda aldığım hiçbir hediye bundan daha manidar olamazdı. Hüzünlü bir tebessümle, “Çok güzel!” dedim. “Bunu görünce bir tek sana yakışacağını düşündüm. Benden sana bir hatıra olarak kalmasını istiyorum.” İçimde tarifsiz bir burukluk oluştu. “Üzgünüm…” diye fısıldadım. “Bunu ne yazık ki kabul edemem!” Kırgınlığı her hâlinden okunuyordu. “Lütfen!” dedi. “Lütfen al!” Yeniden kasvetli, asi maskemi yüzüme geçirmiş ve bu anın beni esir almaması için kalbime sık dikişler atmaya başlamıştım. Duyarsız görünmeye çalışıyordum. Duyarsız ve soğuk… “Prensip gereği erkeklerden hediye kabul etmiyorum.” Daha fazla yüzünü görmeye dayanamıyordum. Öyle incinmişti ki dudakları küskün bir çocuk gibi titriyordu. Utana sıkıla arkamı dönüp, kayıtsız görünmeye çalışarak yürümeye başladım. Arkadan duyabileceğim bir ses tonuyla sözlerine devam etti: “Artık inan bana muhacir kızı Dinle ve kabul et itirafımı Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı Alev alev sardı her tarafımı Artık inan bana muhacir kızı!” Bu son dizeler kalbime büyük bir ateş düşürmüştü. Öyle ki duygularımı dizginlemek konusunda tenim ruhumla savaşıyor; bu mücadele ise beni darmadağın etmeye yetiyordu. “Seni seviyorum Nazar!” dedi yüreğinin kilitli kapılarını açarken. “Sensiz bir hayatı düşünmeye dahi tahammül edemiyorum. Bizim birlikte bir şansımız olamaz mı?” Ona söyleyecek tek sözüm dahi yoktu. Kalbime hücum eden binlerce duyguyu kavramaya çalışıyor, kendi içimde kan revan içinde bir savaş veriyordum sanki. Aslında ruhumdan akıp giden binlerce dize vardı; fakat dilim umutsuzluğun zincirlerine pelesenk olmuş çaresizce çırpınıp duruyordu. “Ben yapamam!” diye fısıldadım. “Okumam gerekiyor, hayallerim var.” Yüzümü ona döndüğümde umutsuzluğun esaretine düşen masum yüzü gölgelendi. “Eğitimine engel olmak istediğimi de nerden çıkardın?” “Lise biter bitmez üniversite için başka bir şehre gitmem gerekecek. İş sahibi olduğumda annemi ve kardeşimi de alıp orada yeni bir hayat kuracağım.” “Seninle gelmemi teklif dahi etmediğine göre, benim senin hayatında bir yerim yok; öyle mi?” “Hayat şartlarını biliyorum Mehmet. Sana ihtiyacı olan bir annen ve küçük bir kardeşin var. Hâl böyleyken seni peşimden nasıl sürüklerim. Sen buraya aitsin.” Gözlerinin derinliklerine baktım. İçimdeki o bitmek tükenmek bilmeyen hüznü görmesini istiyordum. “Ben sana aitim. Seninle her yerde ve her koşulda yaşamaya hazırım. Bana güven Nazar, ne ailemi ne de seni bırakmam. Sana söz veriyorum, kimsenin üzülmediği mutlu bir hayatımız olacak.” Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğim bu hayale o kadar çok inanmak istiyordum ki. “Tekrar soruyorum. Benimle bu yolda yürümeye var mısın?” Zihnim kumarhane masalarındaki iskambil kağıtları gibiydi. Darmadağın oluşumu daha ne kadar gizleyebilirdim ki? Gözlerine baktım. Gözleri vereceğim cevabı hasretle bekliyor; tek bir sözümü amansızca dudaklarımda kolaçan ediyordu. “Evet!” dedim. “Sonsuza kadar evet!” Artık mutluluktan havalara uçuyordu. Belimden kavrayıp dakikalarca döndürdü. Bu kadar büyük bir sevinç görmeyi ummuyordum. Olmuştu işte! Bir çırpıda gururumun zincirlerinden kurtulmuş ve ilk defa aklımın değil kalbimin sesini dinlemiştim. Biraz sonra şaşkın ikazlarıma daha fazla direnmeyip beni sakin olmaya çalışarak yere bıraktı. Kolyeyi boynuma özenle taktığında artık aramızda çok özel bir bağ olduğunu umutla kabul ediyordum. Herkese diken olmakta tereddüt etmeyen zorba gururum ona gül bahçeleri vadetmekten geri durmayacaktı. Sözüm sözdü ne de olsa… Başkası mümkün olamazdı. Artık kolye de ben de ait olduğumuz yerdeydik. Benim yanım onun yanıydı. Onun yanıysa içimdeki berrak duyguların soluklandığı ve yorgunluğumun dindiği esaslı bir gölgelikti benim için. Bizim ne kadar da güzel bir hikâyemiz olmuştu. Sıcacık, samimiyetle, umut dolu… Bu bizim masalımızdı! Acaba sonsuza dek mutlu yaşayabilecek miydik? Gelecek kaygılarımı onun varlığıyla biraz olsun dizginleyebilmiştim. Artık yapayalnız değildim, güvenli bir limana demir atmış ufuktaki güzellikleri düşlüyordum. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE