***
Günler su gibi akıp gitmeye başladı. Bu soğuk evde amaçsız bir şekilde dolaşıyor ve çok sıkılıyordum. Ne Raziye Hanım ne de Gülnaz benimle zerre kadar konuşmaz; her fırsatta sözleriyle beni yıpratmaya çalışırdı. Doğrusu ben de onlarla konuşmayı ve yüz yüze gelmeyi hiç istemiyordum. Zihniyetlerimiz o kadar farklıydı ki, en normal konularda bile karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdı. Gülnaz hamileydi ve bu yüzden bebeği evde ilgi odağı olmasına sebep oluyordu. O her ne kadar beni kıskandırmaya çalışsa da bu tavırlarını umursamıyor, bebek doğduktan sonra beni rahat bırakır düşüncesiyle doğumu dört gözle bekliyordum.
Kadir Bey, çok sert bir adamdı ve her hâlinden Mervan üzerinde ciddi bir otorite kurduğu anlaşılıyordu. Mervan, babasının yanında kızı Dicle’ye en ufak bir alaka göstermez, bize karşı da oldukça soğuk ve mesafeli dururdu. Alçak dağları ben yarattım edasıyla yürürdü hep. Başının bir kez bile eğildiğini görmemiştim. Dalgalı saçları hep bakımlıydı ve sakalları ağır duruşunu tamamlayan en önemli detaylardan biriydi. Mağrur tavırlarını yanımdayken bile bırakmaz; emirlerine karşı geldiğimde simsiyah gözleri öfkeyle gözlerime mıhlanır, adeta beni nefessiz koyardı. Ondan çekiniyordum ve çoğu zaman korkuyordum; ama bunu Mervan’a asla hissettirmezdim.
Onu deli edercesine kışkırttığımda bile bana asla vurmamıştı. Çoğu zaman duvarları yumruklamayı, bir şeyleri kaldırıp yere savurarak öfkesini boşaltmayı tercih ederdi. Öyle çok istiyordum ki bana vurmasını! Deli gibi… İşte o zaman gözümdeki canavar imajı pekişecek; içimdeki tükenmek bilmeyen nefret, bu alçak hareketiyle daha da perçinlenecekti. Yapmadı… Yapamadı… Dışarıdan gözümde adeta bir yaratığa benziyordu. Onun herkesten sakladığı farklı yönlerini sadece yalnızken anlayabiliyordum. Bazen duygusallaşıyordu, hatta onun küçük bir çocuk gibi kırgın kırgın baktığına bile şahit oluyordum; ama onu ve duygularını zerre kadar önemsemiyordum.
Bir gün akşam olup el ayak çekilmeye yüz tutunca hissettirmeden Mervan’ın odasına gittim. Kapı açıktı ve bu hiç alışıldık bir durum değildi. Usulca içeri süzüldüm. Merakım burayı keşfetmek konusunda oldukça ısrarcıydı. Odayı dikkatle incelemeye koyuldum. Koyu renk koltuklar ve masa nizamla yerini almıştı. Parkeler oldukça temiz görünüyordu. Duvarları incelemeye başladım. Oda zevkli ve tanınmış tablolarla döşenmişti. Onun sanatla bu kadar ilgili olacağını hiç düşünmezdim. Masanın üzerinde gösterişli bir isimlik bulunuyordu. Çekmecelerini karıştırmaya başladım. Bunu ortalığı dağıtmadan sessizce yapmaya gayret ediyordum; fakat ellerim titredikçe tıkırtılar kaçınılmaz oluyordu.
Duvara monte edilmiş kitaplık dikkatimi çekmişti. Oraya merakla yöneldim ve okuduğu kitapları incelemeye koyuldum. Beklentilerimin aksine oldukça entelektüel tarzda kitaplar bulmuştum. Türk Tarihi ve Coğrafyasına dair kitaplar oldukça geniş yer tutuyordu. Dünya klasikleri ve felsefî kitaplar ise ayrı bir rafta özenle kalınlık incelik uyumuna dikkat ederek yerleştirilmişti. Shakespehare’ e ait önemli eserler daha ilk bakışta fark ediliyordu. Önemli şahsiyetlerin biyografileri bilgiye verdiği önemi ortaya koyar nitelikteydi.
Kitaplığı bir kenara bırakıp, duvardaki çerçeveye merakla göz gezdirmeye başladım. Demek doğruydu! Mervan gerçekten de bir tıp diplomasına sahipti. Doktor… Belinde silah olmadan sofrada bile oturmayan biri nasıl böyle kutsal bir mesleği tercih edip okuyabilirdi aklım almıyordu. Sonra kendi kendime güldüm. Nazi Almanya’sı, görevini kötüye kullanan kasap doktorlarla; ölüm makineleri icat eden mühendislerle doluydu. Ne yazık ki vicdan kitaplardan öğrenilmiyordu. Elimi çabuk tutmalıydım. İşten gelmek üzereydi ve beni burada yakalaması en son istediğim şeylerden biriydi.
Dolabın arkasına saklanmış bir resim dosyasını fark ettim. Onu zarar vermeksizin açıp incelemeye koyuldum. Resimlerin altında imzası vardı. Bir bayan bakışıyla yorumlamak gerekirse oldukça başarılı ve ilgi çekici resimler olduğunu itiraf etmeliydim. “Bunlar harika!” diye sayıklamaktan kendimi alamadım. Müthiştiler! Beyaz bir güvercin demirlere tünediği bir esnada anlık olarak yakalanıp karakalem çalışması olarak resmedilmişti. Resimlerin içinde pek çok insan ve hayvan figürünü görmek mümkündü. Özellikle de renkli doğa resimleri insanı alıp uçsuz bucaksız iklimlere, farklı dünyalara götürüyordu. Böyle bir sanatsal kimliği olacağını hiç ummazdım doğrusu! Oyalanmamak için resimleri şöyle bir inceleyip yeniden çantaya özenle yerleştirdim.
Tam çıkmak üzereyken küçük bir oda dikkatimi çekti. Kitliydi. O zayıf kilidi birkaç itelemeyle kolayca açmakta gecikmedim. Duvara dayanmış bir tuval dikkatimi çekti. Üzeri beyaz bir örtüyle kapatılmıştı ve bu şekilde resim kamufle edilmeye çalışılmıştı. Yavaş yavaş yaklaşıp örtüyü kaldırdım. Gördüğüm resim karşısında adeta şok olmuştum. Bu bordo elbise, sarı saçlar, mavi gözler, o kalp şeklindeki güllü kolye… Bu bendim! Beni resmetmişti. Hem de öyle güzel fırça darbeleriyle işlemişti ki, kendi kendime gıpta etmekten kurtulamamıştım.
Oda karanlıktı. Sadece tuvalin arkasındaki özel, loş bir aydınlatma resmi biraz olsun ortaya koyabiliyordu. Düğmeye basınca tüm oda bir anda aydınlandı. Kendimi daha büyük bir hengamenin ortasında bulmuştum. Okul formalı fotoğraflarımı tuhaf gözlerle süzmekten kurtulamadım. Özellikle ablamın düğününde ve kınasında gizlice çekilmiş pek çok fotoğrafım duvarlarda ve çerçevelerde genişçe yer tutuyordu. Gördüklerim karşısında artık hayretimi gizleyemiyor, adeta hırstan tir tir titriyordum. Demek beni o ilk karşılaşmamızdan bu yana takıntı hâline getirmiş, gizliden gizliye hep takip etmişti.
Bir elin omuzlarıma dokunduğunu hissettim. İstem dışı geri çekildim. Hayretle, “Mervan!” diye sayıkladım. Beni iş üstündeyken gafil avlamıştı. Yüzünden öfkeli olmadığı anlaşılıyordu. Bu davranışım karşısında gerçekten utanmıştım. Hiçbir şey demeden aceleyle odadan çıkmaya çalıştım. Önüme geçip engel oldu.
“Benim gizli dünyama hoş geldin!” diye fısıldadığında yutkunmaktan kurtulamadım. Dik durup keskin keskin bakarak, yaptığım bu saçma davranışı gölgelemeye çalıştım.
“Tüm bunlar da neyin nesi?” Yüzünde heyecanın zerresi bile yoktu. “Sensizken seni yaşayışımdan mı bahsediyorsun?” Sitemle, “Hayır! Bana olan takıntılı hareketlerinden bahsediyorum!” dedim.
“Bu takıntı değil; sevdanın ta kendisi!” Kızgındım. Söyleyeceği hiçbir şey ona olan öfkemi azaltmayacaktı. “Hastasın sen? İznim olmadan bu fotoğrafları nasıl çekersin?” Efkârlı efkârlı solumaya başladı.
“Sensizliğe bunlar da olmasa nasıl dayanırdım?” İnkâr eder gibi başımı salladım. “Bu aşk değil; sadece bir hırs!” Dudakları çocuksu bir kırgınlığı küstahça üzerine geçirdi. “Beni tanımıyorsun!”
Üzerime doğru yürümeye başladı. Gözlerini gözlerime dikmiş, beni bakışlarıyla boğuyordu. Duvara yaslanmıştım, adeta kitlenmişçesine ruhsuz ruhsuz ona bakıyordum. Elleriyle ellerimi kavrayıp, parmaklarımızı birbirine geçirdi. Alnını alnıma dayayıp sıcaklığını hissetmemi sağladı. Gözlerini kapattı, o kadar yakındık ki nerdeyse burunlarımız birbirine değiyordu. Nefes alamıyordum! Bu gaddar adamın şeytanî karizmasına teslim olmaya hiç niyetim yoktu.
Onu ittim. Mervan’ı asla kocam olarak kabul etmeyecektim. Savaşmaya kararlıydım; istese de istemese de er ya da geç asi tavırlarımdan sıkılacak ve beni bırakmaya razı olacaktı. Buna mecburdu! Onu itip, koşarak hızla odadan uzaklaştım. Bana ayrılan odaya geçip, kapıyı hemen arkamdan kilitledim. Kendimi saatlerce koşmuşçasına yorgun hissediyordum. Yavaş yavaş diz çöküp biraz önce gördüklerimi unutmaya çalıştım.
Kapı kolu hızlı bir şekilde hareket ediyordu; belli ki beni bana bırakmamaya kararlıydı. Bir süre uğraştı; fakat açmayacağımı anlayınca gerisin geriye döndü. Ayak seslerinin uzaklaştığını anlamıştım. Yatağıma geçip yemek saatine kadar battaniyenin yumuşak dokusuna sarılarak biraz olsun sakinleşmek istiyordum. Onun yanında olmaya dayanamıyordum. Varlığıyla cehennemleri yanıma çağırıyor gibiydi. Ne zaman bitecekti bu acılar?
***
"Birilerinin gözyaşları üzerine kurulan her mutluluk; günü geldiğinde en dayanılmaz acılarla intikamını alır.’’
Nicanor Parra
Yeni hayatımı özetleyen ne doğru bir sözdü. Mervan benim gözyaşlarımın üzerinden mutlu bir evlilik kurmak istemişti ve bunun için gerektiğinde zorbalıklar yapmaktan hiç çekinmemişti. Ona göre davranışlarının altında iyi bir niyet vardı ve bu niyete ulaşmak için harcamak ve yıkmak mübahtı. O hayatı kazananın ve kaybedenin olduğu bir savaş olarak görürdü. Bu savaşta kaybeden olmamak için gerekirse ezip geçerdi tüm direnenleri. Onun doğruları benim doğrularımla kıyasıya kapışırken bu tuhaf evliliğin neresinde olduğunu sorgulamaya başladım. Hayatımıza dair tüm kararları o veriyordu ve benden şartsız bir şekilde hepsine uyumamı bekliyordu.
Az yerdim. Yaşadığım bu hayata alışamıyor olmam ben de iştahsızlığa sebep olmuştu. Bana yemediğim yemeklerin bile hesabını sorarken, beni düşünmesi ve önemsemesi fikrini zerre kadar umursamıyordum. Bana karşı olan her davranışı batıyor gibiydi. İyi bir niyetle yaptığı şeyler bile bir tokat hüviyetine bürünüp, beni sıktıkça sıkıyordu. Gitgide Mervan’dan uzaklaşıyordum ve bu durum hiçbir zaman değişmeyecekti.
Terasta oturup dinlenmek istediğimde saat gece 2'ydi. Siyah aracın bahçeye girdiğini gördüm. Bu saatte dışarıda olması merak unsuru olmuştu içimde. Hâlindeki tuhaflık, daha ilk bakışta dikkatimi çekmişti. Terastan odaya geçtim ve kulağımı kapıya dayayıp merdivenleri çıkışını dinledim. Telaşlı bir hâli vardı. Merakıma yenik düşüp kapıyı açtığımda yüz yüze geldik. Beni görmeyi beklemiyordu; zira çoktan uyumuş olmam gerekirdi. Sakinliğimi koruyarak, gelişinden habersizmişim gibi davrandım.
"Uyumamışsın; yoksa yollarımı mı gözlüyordun?" İmalı göz kırpışını görmezden gelip, "Uyku tutmadı, seninle alakası yok!" dedim. Manşetlerindeki kan dikkatimi çekmişti. "Bu da ne?" Parmaklarıyla alelacele manşetlerini ceketiyle gizlemeye çalıştı. "Yok bir şey!" Şu an yanımda olmak istemediğine emindim; ama ne olup bittiğini öğrenmeden de yakasını bırakmayı düşünmüyordum. Hızla içeri girerken, peşinden izin almaksızın odasına yöneldim. Bu tavrıma alayla dudaklarını kıvırdı. "Bu gece dizlerimin dibinden ayrılmayacaksın anlaşılan. Beni bu kadar özlediğini bilseydim, daha erken gelirdim."
Kaşımı otoritemi belli eder tarzda kaldırdım. "Seni özlediğim falan yok; sadece ne işler çevirdiğini öğrenmek istiyorum." Elimi ceketinin düğmelerine çevirip hızlı bir şekilde açmaya çalıştım. Başını yaramaz bir çocuğu ayıplar gibi yalancıktan bir esefle salladı. Ceketi çıkardığında beyaz gömleğin kol kısmında içimi bulandıran, yoğun bir kan lekesiyle karşılaştım. "Bu da ne?" Gözlerini kaçırarak, "Yaralandım! Önemli bir şey yok.” diye kestirip attı. Elbette yaralandığını ben de görüyordum; mesele bu yaranın nasıl oluştuğuydu.
"Nasıl oldu?" Sorularıma kısa, baştan savma cevaplar veriyordu ve bu hâlinden hiç hoşlanmamıştım. "Kaza işte! Önemsiz bir şey." Kolunu izin verip vermemesini önemsemeden sıyırdım. Yarasını ben yanındayken açmayacaktı; bunu yaptığında olayı kurcalayacağımı tahmin ettiğini biliyordum. Şimdi kanlı gömleğin hapsinden kurtulmuş olan yara, daha açık bir şekilde gözüme erişiyordu. Manzara, görür görmez midemi bulandırdı ve yüzümü telaşsız görünmeye çalışarak yere indirdim. Gözlerim halının desenleriyle kucaklaşırken, "Gördün işte! Merakın gitmiştir artık." diyerek manşetleriyle üzerini örttü.
Kana dayanamadığımı biliyordu; burada uzun süre kalamayacağımı da. Yarayı pamukla temizleyip sardı. Gözlerimi hâlâ ondan tarafa çeviremiyordum. Kafam binlerce soruyla paslaşıyordu ve ben bu gece onun karanlık dünyasındaki siyah tülü kaldırmaya kararlıydım. Bezi koluna dikkatle sararken, "Ne iş yapıyorsun sen? "diyerek onu hiç hesapta olmayan bir soruya muhatap kıldım. Şüphelerimi anlamıştı ve elbette öğrenmeden uslu durmayacağımı da.
“İş adamıyım, bilmiyor musun?” Cevabı beni hiç tatmin etmemişti. Evet, görünürde bir holdingleri vardı; fakat bu serveti perçinleyecek kadar büyük projeler yaptıklarına inanmıyordum. "Neden bu kadar koruman var ve neden hepsi silahlı? "
"Çünkü düşmanlarım var. Her sorumluluk sahibi adam gibi ailemi korumak zorundayım." Onu köşeye sıkıştıracak yeni bir soru yönelttim. "Neden bu kadar düşmanın var? Bu kadar düşman edinecek ne yapıyorsun?" Suratında bıkkınlık mimikleri oluşmuştu. "Çok soru soruyorsun!" diyerek ters bir bakış attı. Ardından çekmeceye yönelip, temiz bir tişört çıkarttı. Bense bu boşluğundan faydalanıp masanın üzerindeki dosyalara yöneldim. İşine dair bir ipucu bulmak istiyordum.
Gömleğini atik bir şekilde çıkarttığında parmaklarım dosyanın üzerinde gezinmeye başladı. Dikkat çekmemek için sayfaları yavaşça çevirip hızla göz gezdirmeye koyuldum. Saniyeler sonra bir el kolumdan tutup sert bir şekilde beni duvara sıkıştırdı. Davranışım onu öfkelendirmişti ve endişelendiğini alın çizgileri gocunmaksızın ele veriyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun?" Üzerime yaptığı baskı beni oldukça rahatsız etti. Verdiği tepki beni daha da meraklandırmıştı ve elbette doğru iz üstünde olduğumun bir kanıtı niteliğindeydi. "Neden bu kadar telaşlandın?" Kollarımı bıraktı. "Özel eşyalarıma dokunmanı istemiyorum, orada seni ilgilendiren bir şey yok!"
"Ne işler çeviriyorsun? Kolundaki yaranın alelade bir sıyrık olmadığı ortada; bıçak yarası almışsın!" Olabildiğince doğal ve umursamaz görünmeye çalışıyordu.
"Önemli bir şey yok!" Onu köşeye sıkıştıran cümlelerime devam ettim. "Tüm bu arabalar, adamlar, oturduğun ev, giydiği kıyafetler, ayakkabılar... Hepsi servet değerinde. Orta hâlli, fazla proje üretmeyen bir holding için fazla lüks değil mi hayatın?" Kuşkularım onu oldukça şaşırtmıştı. Karanlık bir yüzü olduğunu zaten biliyordum; zira bana ve aileme yaptığı her davranış bunu en çıplak hâliyle ortaya koyuyordu. Beni meraka sürükleyen asıl mesele paranın kaynağıydı.
Her gün evden çıktığında nereye gittiği; kimlerle görüştüğü zihnimi kurcalayan kara bir böcek gibiydi ve ben doğrulara ulaşmadan o böcek asla rahat durmayacaktı. "Tüm bunlar neden seni meraklandırdı?" Sorularıma soruyla karşılık vererek konuyu dağıtmaya çalıştığını fark etmiştim; elbette buna asla izin vermeyecektim. "O dosyada görmemi istemediğin ne var?" Bakışlarını üzerimde gezdirdi.
"Neyin peşindesin bilmiyorum; ama didiklediğin hiçbir şeyden bir sonuç çıkmayacak. Ben sadece bir iş adamıyım. Silahı kendimi korumak için kullanıyorum, korumaları da. Sen sadece kendine odaklan; benim işlerime aklın ermez."
Bana daha fazla bilgi vermeyeceğini anlamıştım. Arkamı dönüp gitmek istedim; artık odasında daha fazla durmamın bir manası yoktu. Bu saatte onun yanında olmak benim için de oldukça zordu. Hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldiğimde sol eli belimi kavradı ve beni kendine çekip sırtımı göğsüne hapsetti. "Gitmeni istediğimi söylemedim." Uzaklaşmak için adım atmaya çalıştım; ama beni bırakacak gibi durmuyordu.
"Ne yaptığını sanıyorsun?" Yüzünü saçlarıma gömdü ve derin bir nefes çekti. "Karımı özledim; günlerdir iş yoğunluğundan görüşemedik." Ellerimi güç bela çözerken, "Ben seni hiç özlemedim!" diye söylendim. Omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi. "Öyle görünmüyor ama; yollarımı gözlüyorsun." Aşağılar tarzda dudaklarımı bükerek yüzündeki tebessümü görmezden geldim. "Ne kadar da çok hayal kuruyorsun! Seni özlediğimi düşünerek mutlu olmaya çalışmaktan vazgeç, bu hâlini görüp sana daha fazla acımak istemiyorum. Yeterince zavallısın zaten!"
Ellerini yüzüme uzatmaya çalıştığında kendimi hızla geri çektim. "Saçmalıyorsun!" Nefret dolu söylemlerime aldırmadan beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. Birkaç kez kurtulmak için çabaladım, bırakmıyordu. Nefesini boynumda hissettiğimde dudakları saçlarıma dolu dolu bir öpücük kondurdu. "Seni çok seviyorum; sende kaybolmak, yok olmak istiyorum.” Bu yakınlığa tahammül edemeyen hırıltılı bir sesle, “Bırak beni!" diyerek dişlerimi sıktım.
Ellerim boşlukta bana tutunuşuna nefretle teslim olmuştu. "Sus!" dedim. "Sus, aşk deme bana. O kelime dilinde kirlenmeyi hak edemeyecek kadar özel ve değerli. Senin yüreğin yetmez o sözün ağırlığını taşımaya!" Saç tellerimi avcuna hapsedip yüzümde usulca gezdirdi. Kokumu ciğerlerine çekip, "Güneşe payidar olmuş aşkımı sokak lambalarına çeviriyorsun; yapma!" diye fısıldadı. Yine sözleriyle küllere boğdu; çok severdi beni öldürmeyi. "Sen yüreğimde kendimi bile sevecek takat bırakmadın! "
Elleri saçlarından belime kaydığında, gözlerini yorgun gözlerimde gezdirdi. "Öğreneceksin beni sevmeyi!" Alayla acıklı acıklı gülümsedim. "Nasıl? Söyle, durma! Silahla mı öğreteceksin; yoksa dayakla mı?" Aynı acıklı gülümseme yüzünde hazan rüzgarları gibi esip geçti. "Aşkla... Benimle yanarak, kül olarak öğreneceksin! " Başımı umutsuz umutsuz salladım.
"Ben senden gelen acılarla yana yana kül oldum zaten!"
Belime kenetlenmiş ellerini çözdüm. Enkaza dönmüş bedenimi, hasretin alevlerinde kavrulan tutsak bedeninden kurtardım ve arkamı dönüp gitmek istedim. Bana tekrar dokunmadı, dokunamazdı. Aynadan ona son kez baktığımda yorgun ve tutuk bir şekilde öylece dikildiğini gördüm. İşte tuhaf hikâyemiz böyleydi. Birbirimize her fırsatta cebimizde hazır bulundurduğumuz bıçakları saplar, öylece kan revan içinde terk edip giderdik. Evliliğimizin anayasası gibiydi zorbalık; kanunlarıysa kaçma kovalamacadan geriye kalan her şeydi. Tabii bir şeyler kalabildiyse… Alışmak zorundaydım bu hayata; hayat beni kendi asit çukurunda öğütmeden önce.
***