Düello Teklifi

1708 Kelimeler
Ortamdaki şok dalgası yavaş yavaş dağılırken Albay Onur konuşmaya başladı. "Aramızda olmanız büyük bir onur yüzbaşım. Dosyanızı merak ediyorum doğrusu. Gerekli izinleri hâlâ alamadığım için mührü açamadım." "Mühür mü?" Diyen Ilgaz'a kaydı bakışlarım. Gerçekten de şaşırmıştı. Kaşları havaya kalkmış bir bana bir komutana bakıyordu. Sonunda "Dosyan gizli mi?" Diye sordu. "Saha ajanıyım ben binbaşım" dedim herkes beni dinlerken. "15 yaşında seçildim göreve. 16 yaşında kuryelik yaparak aktif ajan olarak görevime başladım." Ilgaz'ın yüzünde bir şok dalgası daha oluşurken masada yeniden çıt çıkmıyordu. Herkes birbirine bakarken bazı gözlerde hüzün de görmüştüm. O yaşta bir kız çocuğunun göreve nasıl başladığını düşünüyor olmalıydılar. Görevlerim hakkında kimseye asla açıklama yapamazdım ama mesleğe başlama yaşımı gizlememi gerektirecek bir durum yoktu. Hatta daha önce bir yüzbaşı bana kafayı takıp hakkımda torpilli iftirasını çıkarttığında eski komutanım kendisi bunu söylememi istemişti benden. Yaşım yüzünden normal şartlarda şu an en fazla üsteğmen rütbesine yükselebilirdim. Bu yüzden her ortamda dikkat çekiyordum. Avcı gibi efsanevi bir timi kendim oluşturmuş, bu zamana kadar sayısız başarılı operasyon gerçekleştirmiştim. En baştan buradakilere bunu söyleyerek, canımın ileride, bir de bu mesele yüzünden sıkılmamasını istemiştim şu an. Handan Hanım, yüzündeki gergin ve hüzünlü ifadeyi zorlukla saklamaya çalışarak, "Gerçekten mi?" diye mırıldandı. Sesindeki şaşkınlık ve bir parça merak açıkça belli oluyordu. "Çok küçükmüşsünüz bunun için." Ilgaz hâlâ öylece bana bakıyordu. Alçak ama net bir sesle, "Liyakat meselesi demek," diye mırıldandı. Ardından arkasına yaslandı. Göz ucuyla baktığımda çatalıyla tabağındaki eti didiklerken beni izlemeye devam ettiğini gördüm. Evet, o da torpille yükseldiğimi düşünmüştü demek ki ben açıklayana kadar. Bu nedense kalbimde bir kırıklık hissi gibi bir şey oluşturmuştu ama hemen kendimi toparladım. "Ailen ne dedi peki bu duruma? Nasıl izin verdiler?" Diyen Ilgaz'ın annesi olduğunu tahmin ettiğim kadındı. Ses tonu aşırı derecede şefkatli çıkıyordu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde istemsizce dudaklarım hafifçe iki yana kıvrıldı. Herkesin böyle beni dinlemesi rahatsız etse de tanımaya çalışmalarını normal karşılıyordum. Uzun yıllar birlikte mesai bitirecektik buradaki askerlerle. "Bir ailem yok benim" dedim bakışlarım Handan hanıma hafif kayarak yeniden kadına baktım. İsminin "Zeynep" olduğunu söylemişti. "Yetimhanede büyüdüm o yaşa kadar." Masada hafif bir hüzün dalgası esti. Askerlerden biri "Allah kimsesiz bırakmasın komutanım," diye mırıldandı. Diğerleri de onaylar şekilde başlarını salladılar. Handan Hanım, gözleri hafifçe dolmuş bir şekilde bana baktı. "Yaşın kaç kızım?" "25" dedim hiç beklemeden. Handan hanımın gözleri hafifçe irileşip albaya baktı. Albay sanki müdahale etmesi gerektiğini fark etmiş gibi söze karıştı. Askerler arasında çok hafif bir uğultu vardı artık ama çoğunluk yemeklerini yerken bizi dinliyorlardı. "Hangi yetimhane büyüdün yüzbaşım?" Diye sordu albay. "Birçok yetimhanenin müdürlerini tanırım. Ankara'da neredeyse hepsini." Onun da sesinde merak vardı. İlgilerini çekmiştim ama kimseye boşuna umut vermek istemezdim. Onların kızı olmam çok düşük bir ihtimaldi. Zaten onların kızı çıksam bile hesap sorduktan sonra hayatlarından çekip gitmeyi planlıyordum. Belki tayinime itiraz bile edip bu şehirde başlamadan giderdim. Sadece aklımı karıştıran şey, az önce albayın "kızımız vefat etti" açıklamasıydı. Kızlarının vefat ettiğine çok emin gibilerdi. Bu bile ihtimali aşırı derecede düşürüyordu. Belli ki benim aradığım aile onlar değildi. Onların da kızları gerçekten vefat etmişti. "Ankara değil..." Dediğimde bir ses cümlemi kesti. Ceylin aniden elini başına götürdü ve yüzünü buruşturarak "Off annee" diye bağırdı. Herkes anında konuşmayı bırakıp ona döndü. "Yine başım ağrımaya başladı," diye sızlandı eliyle alnını avuçlarken. "Şu ilacımdan alsam olur mu?" Handan Hanım hemen dikkatini benden çekip kızına çevirdi. "Tabii canım," dedi endişeli bir şekilde ayaklanırken. Albay da kaşlarını çatmış kızına bakıyordu. "Hemen getireyim ben" diyerek masadan uzaklaştı Handan hanım. Ceylin başını tutarken yanındaki kız -Sibel- de ona doğru dönmüş "iyi misin?" Diye soruyordu. Albayın da ayağa kalkıp kızına yürüdüğünü gördüm. Kızının yanına giderken donmuş bir şekilde onları izliyordum. Albay kızının sandalyesinin yanına eğilip ellerini şakaklarına doğru koyarak yüzünü kendisine çevirdi. "Annen sana şu bitki çayından yapsın kızım. Biliyorsun onsuz geçmiyor başın. İçme o ilaçları." "Olur babacım" diyen Ceylin'in buruk ve nazlı sesiyle neden bilmiyorum ama gözlerim doldu. Kendime inanamayarak gözlerimi kırpıştırıp önümdeki tabağa baktım. İçimde kendime kızmaya başladım. Nasıl benim gözlerim dolardı? Sanki böyle bir manzarayı hayatım boyunca ilk defa mı görüyordum? İlk defa mı bir babanın kızını sevmesini, onu salıncakta sallamasını, saçını okşamasını ya da öpmesini görüyordum? Nasıl böyle bir tepki gösterirdim? Hemen kendimi toparladım. Derin bir nefes alarak yumru oturan boğazıma tabağımdaki bir köfte parçasını attım. Usul usul çiğnerken albayın Ceylin'le beraber içeriye gittiklerini gördüm. Ilgaz'ın annesi ve diğer büyük kadın da peşlerinden gitmişti. Tam da tahmin ettiğim gibi Ilgaz albayın ailesiyle epey yakındı. Ilgaz tüm bu olay boyunca yalnızca bana bakmıştı. Her hareketimi analiz ettiğini anladım. O da benim gibiydi aslında. Gözlemleyerek bir şeyleri anlamaya çalışan biriydi. Bakışlarımı ona değdirmeden suyumdan da bir yudum aldığımda Mert'in yanında oturan ismini bilmediğim asker seslendi. "Merhaba komutanım Kudret ben" dedi. Araya reklam girer gibi konuşarak aklımı dağıttığı için içten içe ona teşekkür ettim. "Karargahımızı beğendiniz mi?" diye sordu. Ilgaz'ın timindendi. "Ankara'dakilerle kıyasla küçük kalır ama personelimiz son derece yeteneklidir." "Gayet yeterli," diye kısa cevap verdim. "Personel yetkinliğini de zaman gösterecek. İlk izlenimim pek olumlu değil." "Komutanım kusura bakmayın ben kendi adıma özür dilerim sizden" diyen Ali'ye döndüm. Suyumu yeniden içerken devam etti ama kaçamak gözlerle Ilgaz'a da bakıyordu. Hem korkuyordu hem damarına basıyordu komutanının. "Kimliğinizi bulabildiniz mi? İsterseniz yarın ben Molla köyüne gidip arayayım? Belki bir yere düşmüştür?" "Yalakalık yapma lan" diye fısıldadı Mert ona eğilip . Duymadım ama dudağını okudum. Ali de omzuyla Mert'i itip bana baktı yeniden. "İsterseniz beraber de gideriz komutanım." "Gerek yok kayıp dilekçesini verdim çoktan" dedim. "Ardından ekledim. “Büyük ihtimalle kaldığımız evde düşmüş olmalı!” dedim, bakışlarımı Ilgaz’a çevirerek. O da zaten bana bakıyordu. Hep bana bakıyordu bu adam! Bu bakışları beni geriyor, hatta hafif hafif heyecanlandırıyordu. Ama milletin içinde onunla uğraşmak istemiyordum. Zaten Sibel denen kızın kötü bakışları sürekli üzerimdeydi. “Evde aklın dağıldıysa düşürmüş olabilirsin,” dedi Ilgaz, kısık bir sesle. Yutkundum. Kafamı çevirdiğimde göz göze geldik. Arkamda kalan sarı lambanın ışığı direkt gözlerine vuruyordu; kahve tonlarında altın parıltılar varmış gibi görünüyordu. Görevden döndüğünden beri sakallarını kesmemişti, hafif uzamış sakallarıyla inanılmaz derecede yakışıklı görünüyordu. “Aklımı dağıtacak dikkat çekici bir şey yoktu evde,” dedim, meydan okurcasına çıkartmaya çalıştığım bir sesle. “Ayrıca birisi çantamdan almadığı sürece o kimlik düşmezdi. İçten zımba vardı.” Ilgaz’ın kaşları minik bir hareketle çatıldı ama gözlerime uzun uzun bakmaya devam etti. “Bana pek öyle gelmedi,” dediğinde sesindeki tını anında karnıma bir darbe gibi indi. Hem bana ne oluyordu? Niye böyle heyecanlanıyordum onunla konuşurken? Yutkunmamak için kendimi zor tuttum. "Dün sabah pansuman sırasında yaramla epey ilgileniyordun!" Bu cümleyi o kadar kısık söylemişti ki ben bile zor duymuştum. Bu defa kendimi durduramadan üst üste yutkundum. Pansuman sırasında onun çıplak gövdesini süzerken yakalanmıştım. Laf sokuyordu aklınca bana. "Yaranla ilgilenmem hoşuna mı gitti?" dedim onunla aynı tonla alayla dudağımı kıvırırken. Aynı zamanda kimsenin bizi duymadığına emin olmak için etrafa göz attım. "Söylesene..." Dedim aynı fısıltıyla, bedenimi sandalyemden öne çekip ona biraz daha yaklaşırken. Bakışlarım istemsizce gözlerinden dudaklarına kaydığında kendimi hemen toparlayarak yeniden gözlerine baktım. "... Yoksa sen, pansuman sırasında benim sana baktığımı mı sandın? Belki de sadece yaranın derinliğini ölçüyordum, Binbaşım. Profesyonel bir ilgiydi." Ilgaz’ın dudaklarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. Gözleri üzerimde gezinirken tenimi yakıyordu adeta. “Profesyonel ilgi mi?” diye alay etti hafifçe. “O bakışların hiç de profesyonel değildi, Yüzbaşım. Daha çok... kişisel bir ilgiye benziyordu.” Dalga geçercesine kıkırdadım. Tek kaşımı havaya kaldırırken dirseğimi masaya yasladım. Onun da dudaklarında muzip bir tebessüm vardı. Bana bakan bu yoğun ifadesi nefesimi keser gibi oldu ama belli etmemeye çalıştım. "Belki de sadece nasıl bu kadar beceriksizce yaralandığını anlamaya çalışıyordum," diye karşılık verdim. Artık fısıldamadan herkesin duyabileceği şekilde konuşuyordum. "Görünüşe göre sadece fiziksel değil, zihinsel refleksleriniz de yavaşmış." Ilgaz öne doğru eğildi ama sırıtmasını bozmadı. Sıcak nefesi tenimi yakıyordu bu soğuk havada. "Çok küstah bir kadınsın" dediğinde kendimi hafifçe geriye çektim. O devam etti. "Yavaş olduğumu düşünüyorsan, Yüzbaşım, bir gün sana tam hızımı göstermek isterim," diye ekledi. "Ama sanırım benim tempoma yetişemezsin. Rezil olduğunla kalırsın. " Gözlerimi kısarak ona baktım. "Benim tempo konusunda şikayet edeceğim son kişi olursunuz, Binbaşım. Bu meydan okumanızı kabul etmemi istemezsiniz emin olun!" O anda masadan bir çatal düşme sesi geldi. Sibel bize öfkeyle bakıyordu. "Ilgaz, sana bir şey soracaktım," diye seslendi, sesi gergin ve kıskançlıkla doluydu. Ilgaz gözlerini benden ayırmadan, "Sonra konuşuruz Sibel," diye kısa kesip attı. Bana bakmaya devam ederken, "O zaman yarın sabah erkenden göstermeye ne dersiniz yüzbaşım?" Diye sordu. "Yaralısınız binbaşım. Hem ben de resmi görevime haftaya başlayacağım. Bu teklifinizi o zamana saklasak nasıl olur?" diye sordum, başımı hafifçe yana eğerek. Sesimiz az önceye göre çok daha yükselmişti ve askerler de ilgilerini tamamen bize çevirmişti yeniden. Bazıları kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Ilgaz’ın dudaklarında hâlâ o tehlikeli gülümseme vardı. “Ama kaybedersen, bir bedel ödersin,” dediğinde sinsice sırıttım. “Madem öyle, o zaman bir bahse girelim, Binbaşım. Kaybeden, kazananın istediği bir şeyi yapacak.” Ilgaz’ın gözleri parladı. “Kabul,” dedi anında. Masadan birkaç askerin “eyvah” sözleri duyuldu. “Yüzbaşım, yapmayın,” diye beni uyarmaya çalışan Ali’ydi. “Ilgaz komutan yakın dövüş uzmanıdır.” Ilgaz sinirle gözlerini benden çekip Ali’ye çevirdi. Ali aynı anda masadan kalkıp eve doğru koştu. Bu hareketine gülesim gelse de kendimi tuttum. Ali’nin bazı tepkileri Kaya’yı andırıyordu. O yüzden en çok ona sıcaklık hissetmiştim. Demek Ilgaz Bey yakın dövüş uzmanıydı, öyle mi? Bu beni daha da neşelendirdi. Çünkü o benim yetkinliğimi hiç bilmiyordu. “Sizi yenersem Binbaşım,” dedim, masaya göz gezdirerek. “Bana haksızlık yaptığınız için şahsi olarak dilemediğiniz özrü tüm karargâhın önünde dileyeceksiniz.” Ilgaz şeytani bir şekilde sırıttı. Gözleri yıldızlar gibi parlıyordu. “Timinizle birlikte göreve başladığınız gün size meydan okuyacağım, Yüzbaşım,” dedi. “Ama ben kazandığımda bir ay boyunca benim ofisimi temizleyecek, aynı zamanda bir ay boyunca tüm kahve ve çay servislerimi siz yapacaksınız!” Herkesin yüzü kireç gibi olmuştu ama ben kıkırdadım. “Kabul,” diyerek arkama yaslandım. Herkes bana acıyan bakışlar atarken, Ali ağır ağır masaya geri dönüyordu. Bir yandan da korkuyla Ilgaz’a bakıyordu. “Ali!” diye kükredi Ilgaz. Ali anında irkilip olduğu yerde dondu. Sanki görünmez olmuş gibi kıpırdamıyordu. “Git, benim arabamı yıka Ali!” Ters ters Ilgaz’a baktım. Ali kafasını eğip, “Emredersiniz komutanım!” diye bağırarak saniyesinde dış kapıya fırladı. Arkasından birkaç kişi gülerken, ben hâlâ ters ters Ilgaz’a bakıyordum. O da bakışlarını bana çevirmişti. Sen göreceksin Ilgaz... Tam o sırada bahçeye doğru adımların sesi duyuldu. Kendi aralarında makara yapan ya da bizim dövüş meydan okumamız hakkında fısıldaşan askerler bir anda ciddiyete büründü. Albay ve ailesinin bahçeye gelişiyle bakışlarımızı ayırdık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE