Handan hanımlar geldikten sonra Ceylin'le ilgilenmeye devam ettiler. Herkes bir sohbet havasında yemeklerini yedikten sonra çay servisi başladı. Benimle tek ilgilenen Ilgaz'ın annesi Zeynep Hanım'la, albayın yanında oturan yaşlı adamdı görünüşe göre. İkisi de sürekli bana bakıp duruyorlardı. Ali hariç diğer askerlerin ise benden çekindiklerini anlamıştım.
"Evli misin kızım?" diye gelen soruyla bakışlarımı çay bardağımdan çekip sese döndüm. Zeynep Hanım, yani Ilgaz'ın annesinin bu sorusuyla, Ilgaz'ın Mert ile sohbeti esnasında hafif duraksayarak yan gözle bana baktığını yakaladım.
"Hayır değilim" dedim hafifçe gülümseyerek. Sesimle Handan Hanım'ın dikkatini çeksem de Ceylin'in "Anne..." diyerek bir şeyler sormasıyla yeniden kızına döndü. Zeynep Hanım devam etti: "Maşallah, pek de güzel kızsın." Bakışları tıpkı oğlu gibi beni süzüyordu. Kadında hiç art niyet sezmemiştim, sadece samimi bir ilgi vardı.
Sadece tebessümle cevap verip yeniden önüme döndüm. O esnada yaşlı adamın sesini duydum: "Onur yav, sen bizi yeni yüzbaşıyla tanıştırmadın?"
Albayın ilgisi kızından adama kaydı. "Ya, akıl mı kaldı kızın başı ağrıyınca? Kusura bakmayın," dedi ve ardından bana döndü. "Feza Yüzbaşım, bu beyefendi gazi teğmen Cemal. Çok eski ve değerli bir dostum olur."
Cemal Bey ayağa kalkmaya davranınca ben hızlıca, "Lütfen oturunuz," dedim. Yaşı 60'larında rahat vardı. Sağ eli yoktu. Albay'dan daha yaşlı olduğu belliydi. Saçlarında griler çok daha fazlaydı. Gözleri ise son derece sakin ve analitikti.
"Memnun oldum Yüzbaşım. Hoş geldiniz, hayırlı olsun inşallah. Bu şehrin soğuk olduğuna bakmayın, insanları çok sıcaktır. Kısa sürede alışırsınız," dedi sıcak bir ses tonuyla.
"Ben de memnun oldum Cemal Bey. Umarım," diye karşılık verdim.
Albay Onur koltuğuna yaslanıp derin bir iç çekti. "Cemal, ben ve Mehmet... Yani Ilgaz'ın babası... Üçümüz gençlik yıllarımızdan beri kardeş gibiyizdir. Üçümüz de aynı bölükte görev yaptık, aynı zorlukları paylaştık. Ondan sonra hiç kopmadık," dedi. Ses tonundaki hüzün herkesi etkilemişti bir anda. Albayın gözleri uzaklara daldı.
'Mehmet' ismi ortamdaki havayı anında değiştirdi sanki. Ilgaz'ın yüzündeki ifade de sertleşti, gözlerini hemen tabağına indirdi. Handan Hanım, yanında oturan Zeynep Hanım'ın elini sıkıca tuttu. Zeynep Hanım'ın yüzü buruk bir ifadeye bürünürken gözleri doldu.
Ortamda çıt çıkmıyordu. Anlamıştım. Mehmet, Ilgaz'ın babası, şehit olmuştu.
İçimde aniden burkulma hissettim. "Vatan sağ olsun," dedim sessizliği bozarak. Albay dalgınca yere bakarken kafasını sallayarak, "Vatan sağ olsun," diye mırıldandı.
Ilgaz kafasını kaldırıp ayağa fırladı. "Ben bir hava alayım." Ardından kimseyi beklemeden bahçe kapısından dışarı çıkıp gitti. O giderken arkasından uzun uzun baktım. Omuzlarındaki ağırlığı hissedebiliyordum.
Cemal Bey ağır başlı bir şekilde başını salladı. "Mehmet hepimizin yüreğinde bir yara." Birkaç asker de Ilgaz'ın peşinden çıkınca ortamdaki kalabalık azaldı. "Ama onunla ilgili anılar bizim en değerli hazinemiz," diye devam etti hafifçe gülümseyerek. Bakışları bana döndüğünde gözlerinin içi parlıyordu. "Bir keresinde... 90'larda, Doğu'da bir karakoldaydık. Kışın ortası, her yer buz kesmişti. Mehmet bir köylünün donmak üzere olan kuzusunu kurtarmak için kendi parkasını sarmıştı hayvana. Biz onunla dalga geçiyorduk, 'Binbaşı olacak adam kuzu bakıcılığı yapıyor' diye. O ise hiç bozulmadan, 'Vatan toprağında canlı cansız her şey kıymetlidir' demişti. Sonra o kuzu büyüdü, karakulak oldu, neredeyse karakolun maskotu gibiydi. Mehmet nereye gitse peşinden gelirdi."
Anlatılan anı ortamdaki hüznü hafifletti. İnsanlar gülümsemeye başladı. Albay Onur'un gözleri dolu dolu gülüyordu. "Ah be Cemal, hiç unutamam. O karakulak Mehmet nereye gitse peşinden gelirdi. Sana aşık oldu diye takılırdık."
"Çaylar soğudu," diye araya girdi Handan Hanım, ortamın havasını düzeltmeye çalışarak. Albaya da gözleriyle Zeynep hanımı işaret ediyordu. Albay boğazını temizleyince Handan hanım, "Ben taze çay koyayım da, içimiz ısınsın" dedi.
Ayağa kalkmadan yanındaki kızı Ceylin'in saçını okşadı. Zeynep Hanım da, "Ben de sana yardım edeyim Handan'cığım," deyip ayağa kalktı. İki kadın mutfağa doğru ilerledi.
Gözlerimi onlardan çektiğim an Ceylin ile göz göze geldik. Bana apaçık bir düşmanlıkla bakıyordu. Kıskançlıkla yüzümü tararken baş ve yüzük parmağını birbirine sürtüyordu. Ailesinden beni kıskanmış olamazdı, değil mi? Buraya gelme amacımı asla bilemezdi ki. Ya ismim Feza diye böyle kıskanmıştı, ya da başka bir şey vardı. Ailemin onlar olma olasılığını asla bilemezdi...
Dış kapının gıcırdayan sesiyle Ilgaz içeri girdi. Peşinden diğer askerler de girerken Ali en arkadan sıyrılıp koşarak masaya geldi. Sandalyesine oturduğu an soğuyan yemeğini yemeye başladığında içten içe ona üzüldüm. Ilgaz uyuzu gerçekten de arabasını mı yıkatmıştı bu akşam? Ters bakışlarımı Ilgaz'a yönelttiğimde onun zaten bana bakarak yanıma yürüdüğünü gördüm.
Sesli bir şekilde yanımdaki sandalyeye oturduğu an hafif sandal ağacıyla karışık barut ve sigara kokusu burnuma doldu. Önündeki çayı hemen eline alıp içmeye başladığında ben de son yudumu içip kalkmayı planlıyordum ki telefonumun sesi yankılandı.
Masada ters duran telefonumu elime aldığımda gördüğüm isimle göz devirdim. İsmini yine değiştirmişti telefonumdan. Bizim Kaya'yla sessiz inadımızdı bu. Sürekli benden gizli telefonumu ele geçirip kendi ismini değiştiriyor, abuk subuk şeyler yazıyordu. Hatta abartıp zil sesimi de saçma sapan şeyler yapıyordu. Ben de her fark ettiğimde onu kızdıracak kelimelerle değiştiriyordum ismini. En son "zırtapoz" yapmıştım ama şu an ekranımda başka bir isim vardı.
"Birtanem" yazıyordu, yanında kırmızı ve beyaz kalpler vardı.
Ilgaz benden önce ekrana baktığı an nefesini tuttuğunu fark ettim. Ardından sesli bir nefes vererek arkasına yaslandı. Telefonu açıp kulağıma koyduğum an Ilgaz kafasını diğer tarafa çevirip bir daha bana bakmadı.
"Efendim Kaya," dedim. Sibel, Ceylin ve Ali beni dinliyordu. Diğerleri kendi aralarında sohbet ediyorlardı.
"Geleceğim şimdi, sen geldin mi eve?" diye sordum, onun nerede kaldın sorularına cevap olarak.
"Nuriye'ye parça buldum. Aklım sende kaldı, ben kapıdayım. Seni almaya geldim."
Bakışlarımı evin kapalı dış kapısına çevirdim, sanki Kaya'yı görebilecekmişim gibi. Hafiften yerimde toparlanarak, "Tamam, bekle geliyorum," diyerek telefonu kapattım.
Ayaklanıp telefonumu arka cebime sıkıştırdım. Albay'ın ve Cemal Bey'in ilgisi anında bana döndü. "Yüzbaşım, neden kalktın?" diye sordu Albay. Sandalyemden çıkıp onun yanına kadar yürüdüm.
"Ben kalkayım artık, geç oldu," dedim. O da ayaklandı anında. "Ağırladığınız için çok teşekkür ederim Albayım."
"Ne demek, yine bekleriz. Handan'ı da gör gitmeden kızım. Çok ilgilenemedik seninle, kusura bakma. Bu olmadı böyle, yine beklerim bak."
"Emredersiniz komutanım," dedim hafif sırıtarak. Albay'a çok kanım kaynamıştı. Bu aile meselesi yüzünden kendimi tutmaya çalışsam da çok iyi bir insandı belli ki. Onun sıcaklığına çekilmeden durmak mümkün değildi.
Başımı Albay'dan masaya çevirdim. Ilgaz bana hâlâ bakmıyordu. "Haftaya görüşürüz. İyi akşamlar," dedim ortaya. Askerlerden aynı anda "İyi akşamlar komutanım" sesleri duyduğumda Handan Hanım'ları bekleyip beklememe kararsızlığına düştüm.
"Handan ve Zeynep iki saatte gelemezler mutfaktan Yüzbaşım," dedi Albay. "Görmeden gitme, içerler o zaten ilgilenemedim diye. Gel birlikte girelim içeri."
Bakışlarımı eve çevirip kafamı salladım. Albay önde, ben arkasında bahçeden geçip evin giriş kapısından girdik. İçeri girdiğim an geniş bir hole çıktık. Kapının önünde ayakkabılarımı çıkararak duvarlara baka baka Albay'ı takip ettim.
Mutfağa yönelen Albay'ın peşinden girdiğimde mis gibi kokular karşıladı beni. Galiba kek, börek falan yapmışlardı. İki kadın da mutfaktaki sandalyelere oturmuş konuşuyorlardı. Bizim içeri girdiğimizi görünce susup ayaklandılar.
"Aaa, hoş geldiniz," dedi Handan Hanım kocaman gülümseyerek. "Bir şey mi alacaktınız Onur?"
"Yok hanım," dedi Albay bana bakarak. Hemen araya girdim.
"Her şey için teşekkür ederim Handan Hanım. Benim artık kalkmam lazım. Size veda etmek için mutfağa uğradık."
"Aaa, olur mu? Daha çok erken," dedi Handan Hanım. "Doğru düzgün sohbet bile edemedik kızım."
"Olduğu kadar artık," dedim hafifçe tebessüm ederek. "Başka bir karşılaşmamızda sohbet ederiz inşallah."
"Sen bize tekrar gel en iyisi. Timin gelsin, timinle de birlikte gelirsiniz, değil mi Onur?" diyerek Albay'a döndü. Albay kafasını sallarken, "Tabi hayatım. Zaten aile gibiyizdir biz karargahta. Timinizle de kaynaşırız," dedi.
Kafamı usul usul sallarken bakışlarım Zeynep Hanım'a kaydı. Sıcak bir ifadeyle bakıyordu bana. Bu insanlar çok iyiydi. İçten içe onlarla biyolojik bağım olmasını isterken buldum kendimi ama bu duyguyu anında öteledim.
"Kızım, sen lojmanda kalıyorsun değil mi?" Zeynep Hanım'ın sorusuyla kafamı salladım.
"Evet, dün yerleştim." Kadının bana bakışlarında sıcaklığın yanı sıra tatlı bir muzurluk da vardı ama sebebini anlayamadım.
"O zaman iyi akşamlar size," diyerek kafamı çevirdiğim an gözüm buzdolabının üzerindeki resimlere kaydı. Bir an duraksadım. Resimlerin hepsi eskiydi. Handan Hanım'ın ve Onur Albay'ın gençliği, çocukların küçüklüğü... Hiç yeni resim yoktu. Sanki bilerek tüm resimleri eski seçmişler gibiydi.
"Bizim hergelelerin küçüklükleri. Gökmen'in fikriydi, nostalji olsun istedi buzdolabının üstünü," diyen Albay'ın sesini duydum ama fotoğraflara bakmaya devam ettim. Bir tanesinde hepsi toplanmış, bir masanın üzerinde büyük bir pasta vardı. Ceylin olduğunu anladığım 6 yaşlarında kız ise gülümseyerek poz vermişti. Üzerindeki her şey pembe renkti. Tam yanında ise 15 yaşlarında Ceylin, bisiklete binerken olan fotoğraftı. Albay yanında onu bisiklete bindiriyordu. Albay daha genç, kaslı ve gerçekten de çok yakışıklı görünüyordu.
Handan Hanım gülümseyerek buzdolabına doğru yürüdü. "Yaşlandık işte, bunlara baktıkça gençliğimizi hatırlıyoruz," dediğinde Albay gülümseyerek, "Sen hâlâ gençsin hayatım," dedi. Onların bu diyaloğuna ben de gülümserken buldum kendimi.
"Başladılar yine bunlar," diye söylenen Zeynep Hanım oldu. Ayağa kalkıp yanıma geldi ve elini belime koydu. Temasıyla irkilsem de Zeynep Hanım'ın sıcakkanlılığı yüzünden tepki vermedim.
"Bak bu da benim gençliğim kızım. Yanımdaki rahmetli kocam," diyerek büyük bir aile fotoğrafını işaret etti. Handan Hanım'ların ve Zeynep Hanım'ların ailesi vardı. Hepsi ayaktaydı. Fotoğrafta Cemal Bey de vardı ve sağ eli sağlamdı. Kışın çekilmişti, etrafta kar yağıyordu. Fotoğrafların hepsi minik boydu, resimlere detaylıca bakmak gerekiyordu bu yüzden.
"Bak bu da Ilgaz," diyerek üç genç erkek çocuğundan en uzun boylusunu işaret etti Zeynep hanım. Neden özellikle Ilgaz'ı işaret etmişti ki? Baktığımda oldukça zayıf bir genç olduğunu gördüm. Bakışlarımı ondan çekip yanındaki erkeklere çevirdim. Alparslan ve Gökmen olmalıydılar. Gökmen'in hemen yanında ise pembe montlu 8-9 yaşlarında Ceylin vardı.
"Fotoğrafların hepsi çok güzelmiş," dedim kafamı onlara çevirerek. Zeynep Hanım'ın eli hâlâ belimdeydi, sıcaklığı içimi ısıtıyordu. "Güzel bir ailesiniz" diye ekledim, içimdeki buruklukla.
Handan Hanım'ın gözleri doldu. "Evet, aile her şeyden önemli. Kaybettiklerimiz de, kalanlar da..." Sesini biraz daha toparlayarak devam etti: "Bizim için her asker çok kıymetlidir Yüzbaşı kızım. Hepinizi ailem olarak görüyorum. Umarım kendini yabancı hissetmezsiniz burada."
"Umarım..." Dedim sadece.
O sırada dışarıdan bir korna sesi duyuldu. Kaya beni bekliyordu. "Kusura bakmayın, benim gitmem lazım," dedim. "Tekrar teşekkür ederim her şey için."
Handan Hanım heyecanla tezgahın üzerindeki tepsiye yürüdü. Bir saklama kabına baklava doldurmaya başlarken "Bir dakika bekle kızım. Kendi yapımım. Sonra yersin" dedi. Kadın bana 'kızım' dedikçe bunun laf icabı olduğunu bilmeme rağmen yüreğim burkuluyordu.
Zeynep Hanım da o esnada bir anda sarıldı bana. Resmen şok geçirdi temasa alışık olmayan bedenim. "Dikkatli ol canım, ara sıra uğra. Bize de gel muhakkak beklerim."
İçimden gelen bir tebessümle dudaklarımı kıvırırken albayın yüzüme kaşları çatık baktığını yakaladım. Ne zaman ben ona bakmasam bana bu ifadeyle bakıyordu ama ben yakalayınca kendini toparlıyordu. Hani bir insan tanıdık gelir de çıkarmaya çalışırsınız ya, işte tam da öyle bakıyordu bana. Zaten 'tanışıyor muyuz?' diye sormuştu ilk karşılaştığımızda. Aklımı en çok kurcalayan da buydu. Belki de ben her şeyden bir mana arıyordum.
Zeynep Hanım’dan ayrılırken Handan Hanım, elime saklama kabını tutuşturdu. Yeniden teşekkür etmenin gereksiz olacağını düşünüp sadece hafifçe gülümsedim. Ardından arkamı dönüp mutfaktan çıkmaya yöneldim. Onlar da arkamdan geliyordu.
Holü geçip evin dış kapısının önünde durdum. Saklama kabını koltuk altıma sıkıştırarak hızlıca postallarımı giydim. Tam doğrulmuştum ki kapı aniden açıldı. Çatık kaşlarıyla Ceylin içeri girdi. Gözleri önce bana, sonra elimdeki saklama kabına kaydı. Ardından annesine kısa bir bakış atıp ifadesini yumuşattı.
"Gidiyor musun?" diye sordu.
"Evet. İyi akşamlar," dedim.
Kıza tebessüm etmek içimden gelmedi. Sesim soğuk, yüzüm ifadesizdi. Arkamı dönüp Albay’a başımla selam verdim, ardından hızlı adımlarla bahçeye çıktım.
Masanın yanından geçerken Cemal Bey’e de başımı salladım. Ama gözlerim farkında olmadan başka birini aradı: Ilgaz’ı. Masada yoktu. Kalbim istemsizce daha hızlı atmaya başlamıştı. Neden ilk onu aradığımı bilmiyordum, bilmek de istemiyordum. O duyguyu içimde bastırıp dış kapıya yöneldim. Bahçe kapısını açıp kendimi loş sokağa attım.
Soğuk havayı içime çekerken gözlerim karşı taraftaki duvara takıldı. Orada, duvara yaslanmış bir silüet vardı. Elleri ceplerinde, sigarasından derin bir nefes çekiyordu. Dumanın arasından yüzünü seçer seçmez kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu: Ilgaz’dı.
Loş sokak lambasının altında yüzünün sert hatları gölgelerle daha keskinleşmişti. Sigarasından çektiği nefesi ağır ağır bıraktığında, duman bulutu yüzünün etrafında dolaştı. Hafif uzamış sakalları, keskin bakışları ve o başıboş görünen hali… Hepsi birleşince ortaya hem tehlikeli hem de dayanılmaz bir çekicilik çıkıyordu. Siyah pantolonunun içinde kaslı bacakları, siyah montunun altından bile belli olan geniş omuzlarıyla duvarın bir parçası gibi durmuştu.
Fakat bakışları… O gözleri üzerime saplanmıştı.
Kısık ve dikkatli bir şekilde bana bakıyordu. Sanki her hareketimi, her nefes alışımı analiz ediyordu. Tenimin üzerinde görünmez bir ateş bırakıyordu o bakışlar.
O sırada sağımdaki arabanın kornası çaldı. Yankısı sokağı doldurdu. Başımı çevirdiğimde Nuriye’yi gördüm. Kaya direksiyon başındaydı, camı yarıya kadar açılmıştı.
Ilgaz'ın gözleri de araca kayıp hafifçe daraldı. Ardındna bana döndü. Sigarasından bir fırt daha aldı, dumanı yavaşça bırakırken bakışlarını benden ayırmadı. O delici, kahverengi gözler adeta beni çengelleriyle yakalamıştı.
Ben de bakışlarını karşılıksız bırakmadım. Adımlarımı arabaya doğru atarken bile gözlerim ondaydı. Her adımımda, bakışlarının sırtımda nasıl yandığını hissediyordum. Kapıyı açtım, tam binecekken bir an duraksadım. Başımı çevirip ona son kez baktım.
Hâlâ aynı pozisyondaydı, sigarası elinde, gözleri bana dikilmişti. Arabaya binip kapıyı kapattım.
Kaya, “Neler oldu, hemen anlat!” dedi. Sesinde hem endişe hem de merak vardı.
“Anlatacağım,” dedim, son bir kez Ilgaz’a bakarken.
“Bu o mu?” diyerek kafasını hafifçe Ilgaz’a doğru eğdi.
“Hmm… sür şu arabayı,” dedim soğukkanlı görünmeye çalışarak. Ardından aramızdaki o görünmez zinciri kırıp önüme döndüm.
Araba hareket ederek sokaktan uzaklaştı.
“Sıfata bak,” dedi Kaya. “Beş dakikadır orada bekliyor. Bu adam bizim hakkımızda ne biliyor sence?”
“Anlattığım kadarını Kaya,” dedim iç çekerek. “Kimse onların kızı olabilme ihtimalimden şüphelenmedi. Hoş… artık ben de öyle düşünmüyorum.”
“Ciddi misin?” dedi, arabayı sola çevirirken kaşlarını kaldırarak. “Ne oldu da bu kanaate vardın peki?”
“Kızımız kayıp demedi Kaya,” dedim, sesimdeki hüznü saklayamadan. “Kızımız vefat etti dedi. Demek ki cesedini gördüler de eminler. Daha da araştırmaya gerek kalmadı. Sen, Ceylin meselesini sordurduğun arkadaşını arayıp iptal ettir. Yaşımız uyuyor diye şüphelenmiştik. Ya ikiz kardeşlerdi ya da evlat edindiler Ceylin’i. Her iki durumda da araştırmaya gerek yok bence.”
Bu sözden sonra sessizce ilerledik. Sonunda Kaya evin önüne yanaşırken kafasını çevirip bana baktı. Gözüm torpidoya dalıp gitmişti. Derin bir nefes alarak eliyle saçımı karıştırdı.
“Olsun be kızım. Pes etmek yok,” dedi kararlı bir sesle. “Bir gün ikimiz de bulacağız o pislikleri.” Sonra kısa bir duraksamanın ardından ekledi: “Ama acaba diyorum, yangınla kaybolan bebekleri araştırmayı bıraksan mı? Trabzon’da yangın mı vardı be yavrum? Belli ki o olay tesadüftü. Biz yanlış yerde arıyoruz gibi geliyor bana.”
“Seninkini de bulamadık Kaya!” dedim ona dönerek, dudaklarımı ısırarak.
“Kızım, beni kundakta bırakmışlar,” dedi, acı acı gülümseyerek. “Ben hayatta bulamam ama senin hâlâ bir ihtimalin var. Dört yaşında getirilmişsin sen. Bu aile olmasını içten içe çok istedin, biliyorum. Ama moralini bozma. Senin ne olursa olsun tek ailen ben olacağım. Abin olarak şu yüzünü toparlamanı emrediyorum sana.”
Kaya’nın sözleri beni hem hüzünlendirdi hem de gülümsetti. Kahkaha atarak başımı geriye yasladım. O sırada elimdeki saklama kabını hatırladım. Havaya kaldırıp salladım.
“Bak, elimde ne var?”
“Ne o?” dedi gözlerini kısarak, elini uzatıp kaba bir anda saldırdı. Kahkahalarım arasında kapağı açtı. Baklavalara bakakaldığında gözleri parladı. Eğilip kokladı.
“Ev baklavası,” dedim gülüşümü bastırmaya çalışarak.
Çoktan bir tanesini ağzına atmıştı bile. Ağzı doluyken mırıldandı:
“Off… işte bu! Bunun tadı en kral baklavacıda yok bee.”
Onun bu hâline daha çok güldüm. Yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
“Sen benim gerçekten de abimsin, Kaya” dedim uzanıp yanağından tekrar öperken. Kaya benden iki yaş büyüktü zaten. Beni eğitim için seçtiklerinde ve götürdüklerinde ortalığı birbirine katmıştı. İki sene boyunca kan ağlatmıştı müdüre anneye. Beni alan komutanım en sonunda pes ederek onu da yanıma aldırmıştı ve eğitime sokmuştu çünkü ben de onsuz duramıyordum. Ama ben daha erken rütbe almaya başlamıştım.
İkimiz de bir süre sessizce baklavanın tadını çıkarırken, arabanın içinde sıcacık bir huzur yayıldı. Dışarıda karanlık, bilinmezlikler, sorular vardı ama içeride… içeride sadece biz vardık. Her zaman olduğu gibi...