Ama yapmadım.
Onun duvarlarına çarpmaktan yorulmuştum.
Gece, nöbet çizelgeleri geldiğinde bir şey daha dikkatimi çekti.
Bir sonraki arazi görevi… onunla aynı ekipteydim.
İkimiz. Tek araç. Sınır hattı. Riskli bir bölgede tıbbi kontrol.
Yani bu kez çadırda değil… bir dağ yolunda, yüz yüze kalacaktık.
Ve bu sefer, bir bakış yetmeyebilirdi.
Sabah Araç yola çıktığımız da hava kapalıydı. Dağların ardında gri bir gökyüzü uzanıyordu. Sınır hattına gitmek için birliğin en kuzey noktasına doğru ilerliyorduk. Yol uzun değildi ama sessizlik, mesafeyi uzatıyordu.
Yan koltukta Turgay vardı. Direksiyonu sıkı tutuyordu. Gözlerini yoldan hiç ayırmıyordu. Telsizi zaman zaman kulağına götürüyor, kısa ve net cevaplar veriyordu.
Ben arada ön cama bakıyor, sonra pencereden dağları izliyordum.
İçimde bir yerde, onunla aynı araçta olmanın geçmişteki hatırasını arıyordum. Ama bu araçta geçmişe dair hiçbir şey yoktu.
“Lastik basıncı biraz düşük olabilir,” dedim usulca.
“Yedek lastik var. Gerekirse değiştiririz,” dedi. Tonlaması aynıydı. Soğuk ve ölçülü.
Ne teşekkür etti, ne göz göze geldi.
Beni yine tanımıyordu.
Beni… gerçekten tanımıyor gibiydi.
Araç bir virajı döndüğünde aniden hafif bir sarsıntı oldu. Motor biraz zorlandı. Yokuş yukarı çıkarken bir taş parçası arabanın altına takıldı. Aracı kenara çekti.
İndi. Kontrol etti. Ben de kapıyı açıp sessizce yanına yaklaştım.
“Bir şey var mı?” diye sordum.
Başını eğip tekerin oradaki parçaya baktı. Elindeki çakıyla taşı çıkardı.
“Devam eder,” dedi.
Araca binip hareket etti. Yine aynı sessizlik.
Telsizden bir anons geldi. O bölgedeki birliklerden biriyle bağlantı kurulmuştu. Turgay konuştu, rapor aldı. Her şeyi tek kelimeyle geçiştiriyordu. Ben sadece dinledim.
Sonra bana döndü. İlk kez göz göze geldik.
“Oraya vardığımızda araçtan inip kontrol alanını seninle birlikte gezeceğiz. Gerekli tıbbi gözlemi yap. İki saat içinde döneceğiz,” dedi.
Sesi hâlâ aynıydı.
Ben sadece başımı salladım.
Bu konuşma, bir zamanlar aynı sokakta yürüyen iki insanın değil; iki yabancının konuşması gibiydi.
Ve ben, hâlâ onun gözlerine baktığımda eski Turgay’ı arıyordum.
Ama yoktu.
Yokmuş gibi yapıyordu. Ya da gerçekten yoktu.
Dönüş yolunda, gökyüzü ağırlaşmıştı. Bulutlar alçalmıştı sanki. Sessizlik, içerideki havayı daha da bastırıyordu.
Turgay hâlâ tek kelime etmiyordu. Direksiyona baktıkça onun omuzlarına, ellerine takılıyordum. Bu sessizliğin içinde sesimi bile duymak istemiyordum.
“Su ister misiniz?” diye sordum.
Yanıt vermedi. Birkaç saniye sonra sadece, “Hayır,” dedi.
Tek kelime.
Yine keskin, yine soğuk.
Gözlerim çantamın içindeki o fotoğrafa kaydı. Sabaha kadar taşımıştım onu. Sınır hattına bile götürmüştüm. Sadece bir fırsat bulup çıkarabilmek için. Ama bu havada, o kare sadece bir kâğıt parçası gibiydi.
Üsse yaklaştıklarında telsizden haber verildi.
“Rüzgâr şiddetleniyor. Kuzey alanı kararma ihtimali var. Turgay, hızlı dönün.”
O cevap verdi.
“Beş dakika içinde giriş yapıyoruz.”
Sesi hâlâ hiç değişmiyordu.
Araç kamp kapısından içeri girerken, ben yorgun hissediyordum ama bu yorgunluk bedenimde değil, kalbimdeydi.
Araç durdu. O inmeden önce, bana döndü.
“Raporunu akşam saatine kadar ilet,” dedi.
Gözümün içine bile bakmadan.
“Anlaşıldı,” dedim.
Kapıyı açtı. İndi. Arkasından baktım.
Gidiyordu.
Sanki bütün o yolculuk boyunca yanımda değilmiş gibi. Sanki o araçta yalnızmışım gibi.
Ama yalnız olmadığımı biliyordum.
Asıl yalnızlık, bir zamanlar sevdiğin insanın sana bu kadar uzak olmasındaydı.
Elimle çantamı sıktım.
Fotoğraf hâlâ oradaydı. Ama artık onu göstermek istemiyordum.
Çünkü o… baksa da görmüyordu.
Üste geri döndüğümüzde, hayat her zamanki gibi devam ediyordu. Askerler görevlerini yapıyor, makineler çalışıyor, uzaklarda rüzgâr hafifçe esiyordu.
Yemekhane kapısından içeri adım attım. Ortalık sakindi. Tek başıma bir masaya oturdum. Sessizliğin içinde, günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü.
Telefonum hafifçe titredi. Yeni bir görev emri gelmişti. Ekrana baktım, derin bir nefes aldım ve kalktım. Hazırlanmak üzereydim.
Yemekhane kapısından çıktıktan sonra, görev merkezine doğru yürüdüm. Etraf hâlâ hareketliydi. Herkes görevlerinin farkındaydı; her adımda disiplin hissediliyordu.
Görev emrini aldım. Sınır hattında keşif ve sağlık kontrolü yapılacak, olası risklere karşı hazırlıklı olmamız gerekiyordu. Bu tür rutin işler bazen beklenmedik durumlara dönüşüyordu.
Hazırlanmak için çadırıma döndüm. Ekipmanlarımı gözden geçirirken, düşüncelerim yine o buz gibi bakışlarda dolaşıyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. Görev, her şeyden önce geliyordu.
Çadırın içine girip ekipmanlarımı düzenlerken telsizden bir ses yankılandı:
“Dikkat, sınır hattında hareketlilik var. Tüm birimler hazır olsun.”
Nabzım hızlandı ama dışa vurmadım. Bu tür uyarılar sık olurdu. Yine de her zaman tetikte olmak lazımdı.
Çantamı omzuma aldım, kapıya yöneldim. Koridor boyunca adımlarım sertti, ama içinde hissettiğim soğukluk aynen devam ediyordu.
Görev arkadaşlarımı toplayıp, sınır hattına doğru yola çıktık. Turgay yine direksiyonun başındaydı. Yanındaki buz gibi sessizlik yerini koruyordu.
Yol boyunca aramızda tek kelime geçmedi. Sadece motorun ve doğanın sesleri vardı.
Ama içinde, ne olduğunu bilmiyordum, bir kıvılcım vardı.
Henüz söndürülmemiş, ama gizlenmiş.
Sınır hattına yaklaştıkça çevre daha da gerginleşiyordu. Ağaçların arasından gelen hafif bir çıtırtı bile dikkatimizi çekiyordu. Turgay, soğuk duruşunu koruyordu ama ben onun gözlerinde o gizli kıvılcımı arıyordum.
Araç durduğunda hızla dışarı çıktık. Görev komutları verilmiş, herkes pozisyonuna geçmişti. Sessizlik içinde hareket ediyorduk, herkes işine odaklanmıştı.
“Turgay, bölgeyi birlikte kontrol edeceğiz,” dedi biri. Ama o, yine sadece başını salladı, tek kelime etmedi.
Bir adım öne çıktım. “Yaralı ya da olağan dışı bir durum olursa hemen bildir,” dedim.
“Anlaşıldı,” dedi Turgay, sesi hala sert ve mesafeliydi.
İlerlerken gözlerimi etrafın her köşesine dikiyordum. Sessizliği bozan tek şey adımlarımız ve rüzgarın hışırtısıydı.
Birden, telsizden acil çağrı geldi: “Patlama meydana geldi, yaralılar var!”
Adrenalin aniden yükseldi. Göz göze geldik. O donuk bakışının içinde ilk kez birazcık acele ve endişe belirdi.
“Hazırlanın, hemen oraya,” dedi Turgay.
Patlamanın olduğu bölgeye vardığımızda, toz ve duman hâlâ havada asılıydı. Yanık kokusu burun deliklerime doluyor, kalbim hızla çarpıyordu. Havanın sıcaklığı, patlamanın ardından yayılan ateşin kavurucu sıcaklığıyla birleşmişti. Gözlerim hemen yaralılara kaydı. Bazıları kanlar içinde yerde yatıyor, bazıları acıyla bağırıyordu. Herkesin yüzünde korku, panik ve çaresizlik vardı.
Turgay, komuta ettiği ekibe sert ve net talimatlar veriyordu. Sesindeki o keskinlik, içinde bulunduğumuz kaos ortamında tek güvence gibiydi:
“Ekip, güvenliği sağlayın! Başak, yaralıları getir. Hızlı ol!”
Sözünü kesmeden harekete geçtim. Çevrede koşuşturan askerler arasında kan ve toprak içinde kalan yaralıları hızlıca tespit edip sedyelere taşıyordum. Ellerin titremiyordu; aksine soğukkanlılık ve profesyonellik içinde hareket ediyordum. Yaralıların acısı içimi dağlasa da buna yer yoktu; hayat kurtarmak zorundaydım.
Turgay yanımda ilerliyordu ama hâlâ buz gibi soğuktu. Yüzünde hiçbir duyguya yer yoktu, sadece görev bilinciyle donanmış bir asker gibi. Telsizle kesintisiz iletişim kuruyor, komutları koordine ediyordu. Onun mesafeli duruşu, içinde bulunduğumuz tehlikeye rağmen sarsılmamış görünüyordu.
Bir yaralının nabzı zayıf ve düzensizdi. Ağır yaralıydı. Dizlerimin titremesine izin vermeden, derin bir nefes alıp kendime seslendim: “Onun için elimden geleni yapacağım.” Hızla müdahale ettim, oksijen maskesini taktım, kanamayı kontrol altına almaya çalıştım.
Turgay arkamda dimdik duruyordu. Sesi alçalmış, ama hâlâ keskin ve netti:
“Taşıyın onu, hızlı.”
Sedyeyle yaralıyı ambulansa doğru koşarken göz göze geldik. O an, belki sadece bir saniyeliğine, aramızdaki buz biraz çatladı. Gözlerinde kısa bir tereddüt, belki de insanlık kırıntısı belirmişti. Ancak bu kırılma anı hemen kapandı, yerini donuk ve mesafeli bakış aldı.
Ambulansın kapıları açıldı, yaralıyı hızla içeri taşıdık. Motor çalıştı, sirenler yükseldi. Araç hızla üsse doğru ilerliyordu.
Görev hâlâ devam ediyordu. Yeni patlama haberleri geliyordu, risk ve tehlike artıyordu. Ama o an içimde hissettiğim tek şey görev bilinciydi. Korku, kırgınlık ya da umut değil.
Sadece görev.
Patlamanın etkileri hâlâ bölgede hissediliyordu. Kıyafetlerimiz toz ve külle kaplanmış, yüzümüz kara ve ter içindeydi. Turgay hızlı adımlarla telsiz başına geçti, yeni komutlar veriyordu. Etraf hâlâ tehlikeliydi, dikkat kesilmemiz gerekiyordu.
Kısa bir süre sonra telsizden acil bir çağrı daha geldi:
“İkinci patlama! Yaralılar çoğalıyor. Takviye ekibi ve medikal destek hemen bölgeye yönlendirilsin!”
Turgay derhal harekete geçti:
“Herkes hazır olsun! İkinci patlama bölgesine hızla hareket!”
Bu kez daha hızlı, daha kararlı hareket ettik. Adımlarımızda bir aciliyet vardı. Dumanın içinden gelen tehlikeye rağmen vazgeçmek yoktu.
Yaralıları taşıdığımız, dumanın arasından ilerlediğimiz o anlarda, ara sıra duyulan patlama sesleri tüylerimi diken diken ediyordu. Gözlerimi dört açarak ilerliyordum. Her an bir tehlike daha gelebilirdi.
Birden, yüksek bir patlama sesiyle birlikte yere sert bir toprak parçacığı düştü. Arkama baktım; toz bulutunun içinden bir asker aniden yere yattı. Turgay hemen komut verdi:
“Siper alın! Ateş altında kalıyoruz!”
Kurşun sesleri arasından hızlıca hareket etmeye başladık. Siperler bulduk, yerlerde sürünerek ilerledik. Turgay bir yandan telsizle bilgi verirken, diğer yandan ekibin güvenliğini sağlıyordu.
Bir askerin ağır yaralandığını fark ettim. Hemen yanına gittim, nabzını kontrol ettim. Gözlerimi hastaya diktim, nefesimi tuttum. O an sadece hayat vardı, başka hiçbir şey.
Turgay soğuk ve kararlı sesiyle:
“Taşıyın onu hemen, daha fazla kayıp vermeyiz.”
Hızla yaralıyı sedyeye aldım. Kalbim sert atıyordu, ama dışarıya yansıtmadım. Bu savaştaki tek kural vardı: Hayatta kalmak.
Yaralıyı ambulansa taşırken Turgay tekrar yanımdaydı. Kısa bir an için göz göze geldik. O donuk bakışında belki hafif bir sıcaklık vardı, ama yine de söz söylemedi.
Araç hızla üsse dönerken siren sesi geceyi yırttı. Görev devam ediyordu. Her saniye yeni bir mücadele, yeni bir hayatta kalma savaşıydı
Çatışma sonrası bölge kontrol altına alınmış, birliklere kısa süreli dinlenme izni verilmişti. Tıbbi müdahaleler tamamlanmış, ağır yaralılar tahliye edilmişti. Yoğunluk yerini yorgun bir sessizliğe bırakmıştı.
Benim de geçici olarak kaldığım sahra çadırı, kalabalıkla dolup taşmıştı artık. Ortam havasız ve gürültülüydü. Biraz yalnız kalmak, kafamı toparlamak istiyordum. Komutanlar, bazı personele kısa süreli yer değişikliği hakkı tanımıştı. Birliğe yakın. Lojman da bir daire vermişlerdi. Üsse ulaşımı kolaydı.
Kabul ettim. Sorgulamadım.
Anahtarı teslim alıp binaya vardığımda sade bir yapı karşıladı beni. Asansörsüz, 4. katlı bir apartman. Dairem üçüncü kattaydı. Merdivenleri çıkarken içimde bir huzur vardı ama aynı zamanda boğuk bir his de dolanıyordu içimde. Ne olduğunu anlayamıyordum ama içgüdüsel bir şeyler bana bu taşınmanın tam bir tesadüf olmadığını fısıldıyordu.
Kapıyı açtım. Daire sade, temiz ve sessizdi. Az eşya vardı ama bana yetecek kadar. Çantamı bir köşeye bıraktım. Pencerelere göz gezdirdim. Karşıdaki dairenin perdeleri kapalıydı. Hafifçe aralanmış bir aralık vardı ama içerisi görünmüyordu. Birkaç karton kutuyu içeri taşıdım. Yorgundum ama aynı zamanda rahatlamıştım.
Akşam çabuk indi. Küçük masada basit bir yemek yedim. Sonra kahvemi aldım, pencerenin kenarına geçtim. Camdan dışarıyı izlerken yine o karşı pencereye gözüm kaydı. Hâlâ perde aralığı sabitti. İçeride biri var mıydı bilmiyordum ama nedense o daire, gözümün ucuna takılı kalmıştı.
Sabah erken uyandım. Henüz çay bile demlememiştim. Üzerime sade bir mont geçirmiştim. Elimde çöp poşeti, kapıyı açtım.
Ve o an…
Karşımda Turgay’ı gördüm.
Aynı katta. Aynı koridor. Kapısını yeni kapatıyordu. Cebine anahtarını koymuş, tam arkasını dönmek üzereydi.
Donup kaldım.
O ise… hiçbir tepki vermedi. Gözlerime bir saniyeliğine bakıp başını hafifçe eğdi.
“Günaydın,” dedi. Tonlaması her zamanki gibi düz, mesafeli, neredeyse mekanikti.
Ben de istemsizce cevap verdim.
“Günaydın.”
Ne bir tebessüm, ne şaşkınlık. Sanki beni ilk defa görüyormuş gibi. Sanki aynı hastayı birlikte taşımamışız, aynı çadırda hayat kurtarmamışız gibi. Gözlerinde en ufak bir kıvılcım yoktu.
Yanımdan yürüyüp geçti. Merdivenlere yöneldi. Ayak sesleri, merdivenlere vurdukça kalbimde yankılandı. Gitmesini izledim.
Ben hâlâ kapının eşiğindeydim. Elimde çöp poşetiyle.
Yeni bir hayata taşınmıştım belki ama karşı dairede… geçmişin duvar gibi duran hâli vardı.
İçeri girdim.
Pencereye yöneldim. Perdeyi araladım. Karşı dairenin camı hâlâ aynıydı.
Ama bu kez içeride biri yürüdü. Siluet netti.
O da beni görmüş müydü acaba?
Bilmiyorum.
Ama tek bildiğim, bir zamanlar en çok güvendiğim adamla şimdi karşı dairede yaşıyor olmamdı.
Ve o hâlâ…
Beni tanımıyordu.
Yeni daireye taşındığım günden beri sabahlar daha sessiz geçiyordu. Üstte çatışma yoktu, patlamaların sesi uzaktaydı. Ama içimdeki uğultu azalmıyordu. Turgay’ın tam karşı dairede oturduğunu öğrendiğim o sabah hâlâ aklımdaydı. Onu görmek, her gün aynı merdiveni kullanmak… normalleşmeye çalışan bir acının üstüne buz gibi su dökmek gibiydi.
Bugün hava bulutluydu. Görev listesinde ismim yoktu, ama yine de üsse geçmeden önce eczaneye uğramam gerekiyordu. Yavaşça montumu giydim. Anahtarımı cebime attım. Ayakkabımı giyerken kapının aralığından bir gölge geçti.
Kapıyı açtım.
O.
Turgay.
Elinde kahverengi dosyalar vardı, üzerinde üniforması. Sakin ve her zamanki gibi net adımlarla kapısını kilitliyordu.
Göz ucuyla baktı bana.
“Günaydın.”
Yine aynı ton. Yine düz, yine katı.
“Günaydın,” dedim. Göz göze gelmedik.
Yan yana yürümeye başladık. Merdivenleri birlikte indik. Sanki aynı binada yaşamıyorduk da aynı devriye nöbetine çıkıyorduk.
Ben sessizdim, o da öyle.
Alt kata vardığımızda dış kapıya yöneldi. Anahtarı benden önce takıp kapıyı açtı. Sonra kapıyı hafifçe aralayarak bir adım geri çekildi.
Geçmem için.
O an birkaç saniyeliğine göz göze geldik.
Ne gülümsedi.
Ne başını çevirdi.
Sadece işlevsel bir hareketti bu. Ama nedense, o kapı aralanırken içimde bir şey kıpırdadı.
Teşekkür ettim.
“Sağ olun.”
Yanıt vermedi. Sadece başını azıcık eğdi.
Sonra yürüdü. Ben de peşinden ama ayrı yönlere ayrıldık.
Sanki hiç karşılaşmamıştık.
Sanki sadece sabahın erken saatinde aynı sokakta yürüyen iki yabancıydık.
Belki o gerçekten beni tanımıyordu.
Belki tanıyordu ama hatırlamayı seçmiyordu.
Ya da… bu onun unutuş biçimiydi.
Sokak köşesinde gözden kaybolduğunda ben hâlâ kapının önündeydim.
Ve o sabah, içimde tarifsiz bir şey vardı.
Hava akşama dönmüştü. Marketten dönüyordum. Elimde birkaç poşet, bir yandan gün boyu düşündüğüm raporu aklımdan geçiriyordum. Binaya girdiğimde ışıklar hâlâ açıktı. Ama kapıyı kapattığım anda—birden her şey karardı.
Bir “tık” sesi. Ardından sessizlik.
Elektrik gitmişti.
Gözüm aniden karanlığa alışmaya çalıştı. Merdiven sahanlığındaki camdan gelen loş ışık dışında hiçbir şey görünmüyordu. Çantamın fermuarını yokladım ama telefonum altta kalmıştı, elim doluydu.
Derin bir nefes aldım. “Sakin ol,” dedim kendi kendime.
Adımlarımı yavaşlattım, merdivene yöneldim. Her basamakta demir korkulukları yokluyordum. Gözüm loşluğa alışsa da kalbim hızlanmıştı. Sessizliğin ortasında yankılanan sadece ayak seslerimdi.
İkinci kata yaklaştığımda, üstten bir kapı sesi duyuldu. Ayak sesleri merdiven başına yaklaştı. O an içimi tuhaf bir his sardı.
Adımlar tanıdıktı.
Turgay.
El feneri kullanmamıştı. Adımları net, yönü belliydi. Beni gördüğünde durmadı. Birkaç basamak kala sadece sesi duyuldu:
“Elektrikler gitmiş.”
Yine o düz, askeri ton.
Başımı yukarı kaldırdım.
“Fark ettim,” dedim. Hafif bir tebessümle ama nafileydi. Karanlık bile onun buzunu eritmeye yetmiyordu.
Elinde siyah bir dosya vardı. Işıkta belli belirsiz parlıyordu. Basamakları inerken beni geçerken durmadı.
Sadece bir an, yanımdan geçerken fısıltı gibi bir şey söyledi.
“Zemin kata in, jeneratör kutusu sol köşede.”
Yani bir nevi yol gösterdi. Yine yardım ediyordu, ama yine insani hiçbir ton yoktu sesinde.
Teşekkür ettim.
“Sağ olun.”
O cevap vermedi.